30 yılını hapishanelerde geçiren tek kadın mahpus GÜNEŞ ARDUÇ ELİUYGUN ile Söyleşi

GÜNEŞ ARDUÇ ELİUYGUN: KOĞUŞTAN KOĞUŞA BİRBİRİMİZE TÜRKÜ SÖYLERDİK

Güneş Arduç Eliuygun, Türkiye’de ve -belki de dünyada- ömrünün 30 yılını hapishanelerde geçiren tek kadın mahpus. 80’li yıllarda hapishanelerde geçen 4 yılın ardından aralıksız devam eden 26 yıllık son tutsaklık hayatını bitirerek 2018 yılının Temmuz ayında Şakran Hapishanesi’nden tahliye oldu.

Yayınını Türkiye’de sürdüren 'Komün Dergi'de, çeşitli hapishanelerinde 30 yılını mücadele ederek geçirmiş olan Güneş Ardunç Eliuygun ile hapishaneler üzerine, kadın mahpusluk üzerine, kadın mücadelesi üzerine ve daha birçok konu üzerine yapılmış, ilgiyle okunacak bir röportaja yer veriyoruz.

– Öncelikle kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?

1953 yılında Eskişehir’de doğdum. Emekçi bir ailenin çocuğuyum. İlkokula giderken ailemin yaşadığı maddi sıkıntılar nedeniyle İstanbul’a göç ettik. Eğitimime İstanbul’da devam ettim. Üniversiteye başladığımda devrimcilere sempati duyan biriydim. Üniversite yıllarımda devrimci mücadaleyle tanıştım.
Bizim kuşakta, –78 kuşağı- özelde 68 kuşağının yani Mahirlerin, Denizlerin etkisi vardır ve genelde de dünyada Che rüzgarının, Sosyalizm rüzgarının, 68 olaylarının etkili olduğu yıllardı dolayısıyla bunların da etkisi oldu. O dönemde devrimcilere sempati toplumda yaygındı ve canlıydı. Ben de o yıllarda DEV-GENÇ saflarında yer aldım ve mücadeleye bu şekilde başladım.

– Çeşitli hapishanelerde 30 yıl geçirmiş birisi olarak bu süreç içerisinde sizi dinç tutan, güçlendiren şey(ler) ne oldu?

İnsanı dört duvar arasında dinç tutan pekçok öge var. En başta yoldaşlık ilişkileri diyebilirim. İçeride kurulan arkadaşlıklar, dostluklar, paylaşımlar, ayrıca içerideki yaşam dinamiği; –dışarıdan bakıldığı gibi değildir, içeride çok canlı bir yaşam vardır- insanı dinç tutan şeyler olarak en başta bunları söyleyebilirim. Diğer yandan içeride arkadaşlarla beraber dünyada yaşanan şeylerle –sosyal, kültürel, siyasal, sanatsal ve daha birçok şeyle- bağımızı kopartmamaya çalıştık. Bunun insanı dinamik kılan, insan zihnini dinamik tutan bir yönü olduğunu düşünüyorum. Eğitimler, tartışmalar…
İnsanı beden ve ruh bütünlüğüyle düşünecek olursak, zihnimiz sürekli canlı kaldığında doğal olarak bedenimiz de canlı kalıyor. Kısaca, içerideki paylaşımlar, yaşam tarzı diyebilirim. Tabi dışarıya dair merak ve bunun yanında ben kişi olarak da yıllar içerisinde yaşama pozitif bakan yönümü hiç yitirmemeye çalıştım. İçeride her şeye rağmen yaşama pozitif bakan biriydim.

– Umut…

Evet buna umudu yitirmemek diyelim. Hem bireysel anlamda hem de genel mücadele anlamında otuz yılda çok acı deneyimler de yaşandı. Hem içeride hem dışarıda. Bunların tabi üzen ve yaralayan yanları da oldu ama sonuç olarak; insan kendini yenileyebilen bir canlı, varlık. Her koşulda kendimizi yenilebilmenin yollarını öğrenmeye çalıştık ve bir şekilde öğrendik. Bütün bunlar da insanı canlı tutan yanlar.

– Tutsaklığınız süresince sizi en çok etkileyen olay neydi? İlk aklınıza gelen anınız ne?

Otuz yıl içinde birçok şey var tabi ki. İçeride olduğum yıllarda sevdiğim birçok insanı; yoldaşlarımı, eşimi, sevdiğim arkadaşlarımı kaybettim. Bu kayıplar mutlaka yaralayan, iz bırakan şeyler. Bireysel olarak düşünecek olursam en başta unutamadığım anı olarak bunlar aklıma geliyor. Ayrıca mesala; Roboski katliamı, 10 Ekim Ankara katliamı; hepimizi çok yaralayan olaylardı ve içeride bunları direkt yaşamadık belki ama unutamadığımız anlardandır. Bunları duymak ve içeride yaşamak zordu.
Ben 80’li yıllarda da cezaevindeydim. Askeri cezaevinde kalıyordum. Bir gün ölüm orucu şehitlerinin haberini sloganları duyarak öğrendik. ‘Haydarlar ölümsüzdür’, ‘Fatihler ölümsüzdür’ diye sloganları duyduğumda yaşadığım duygu hiç unutamayacağım bir şeydir.
Birde şu tür bireysel deneyimlerim oldu. Bence bu deneyimler hem bir kadın olarak hem de bir insan olarak önemli diye düşünüyorum. Adli tutsaklarla kaldığım süreçlerden birinde yanımda bir bebek doğdu. O bebekle altı ay kadar çok güzel bir paylaşımımız oldu. Şimdi o bebek, üniversiteye gidiyor. İçeride olduğum yıllarda bana hep mektup yazdı. Hala ailesiyle de görüşüyorum. Onun büyümesini hep izledim. Bu benim için farklı tecrübelerden biriydi.
Son olarak da unutamadığım bir anı olarak şunu söyleyebilirim; ben ilk müebbet tahliye olduğum için arkadaşlar çıkışımı bir hafta on gün kadar festival havasında kutladılar. Sergiler, tiyatrolar, konserler, sohbetler… O son bir haftada hiç unutulmayacak şeyler yaşadım. Çok güzel hazılanmışlardı, çok güzel şeyler yaptılar. Bunun gibi hem acı hem tatlı unutulmayacak pek çok şey var içeride.

– Tutsaklığınız süresince dışarıdaki hayata dair en çok neye özlem duydunuz?

Benim dışarı çıktıktan sonra gözlemlediğim bir şey var. İnsanlar içeride ‘Ah, vah! Şunu çok özlerim’, ‘bunu çok özlerim’ diye düşünüyor. Bence aslında öyle değil. Tabi insanız, içeride mutlaka özlediğimiz çok şey oluyor.
İçeride bir nefs mücadelesi veriyorsunuz. Nefs mücadelesi, bir bütün olarak insanın ruhsal terbiyesidir. İçeride ne için bulunduğunuzu bildikten sonra ve hangi koşullara nasıl direnmeniz gerektiğini öğrendikten sonra özlemlerle başetmek daha kolay oluyor. “Denizi çok özledim”, “maviyi çok özledim”, “yeşili çok özledim” vs. elbet bunlar her insanın özleyeceği şeyler ama bence dayanılmaz özlemler değil; öncelikle bunları söyleyeyim.
Dört duvar arasında olmak hiçbir canlıya göre değil dolayısıyla bir çırpıda sayamayacağım birçok özlemimiz var. Ben içeride son yıllarda arkadaşlara hep “arkadaşlar galiba hayvanları çok özledim” diyordum. Şimdi dikkat ediyorum da bu kent insanının da özlemiymiş. Dışarıda köye gidip ineklerle biraz zamana geçireyim diyebilirsiniz ama içeride böyle bir şansınız yok. Kırlarda koşan bir kuzuyu izlemeyi ve ona dokunmayı veya bir köpekle biraz zaman geçirmeyi ciddi bir şekilde istediğimi kendimde farketmiştim.
Çocuklarla zaman geçirmenin insanı çok zenginleştiren birşey olduğunu düşünüyorum ve içeride bundan yoksunluk çok acı vericiydi. Acımasızdı ve bu bence farklı bir özlemdi. Dışarıda bu eksikliği daha çok farkettim. Yiğenimin çocuğu var, şu anda 1,5 yaşında, onunla zaman geçirince bunun bir kayıp olduğunu daha iyi farkediyorum. Bunun dışında da özellikle son yıllarda içeride nitelikli film izleme olanağımız yoktu. Televizyon kanalları kalitesizleştikçe film izleyemez olduk. Ben, bir sinema, tiyatro, konser aşığıyımdır. Sinemayı, tiyatroyu, konserleri özlediğim zamanlar oldu. İçeride nitelikli müzik dinleyemiyorduk. Ben Şakran Cezaevi’nden tahliye oldum. İlginçtir; Ege’de tek bir nitelikli yerel radyo yoktu. Şaşırısın ama Yunan radayosunu dinliyorduk. Yunan radyosu daha kaliteliydi.
Yani müzik, sinema, tiyatro her devrimci için her aydın için vazgeçilmezdir. Bu tür ihtiyaçlarımızı biraz da kendimiz bir şeyler yaparak gideriyorduk. Oyunlar, tiyatrolar vs… Ben şimdi bazen arkadaşlara mektuplarda “arkadaşlar dışarıda tiyatroya gidiyorum, inanın sizin yaptıklarınız daha nitelikli” diyorum. Hakikaten o zor koşullarda çok güzel şeyler ortaya çıkıyordu. Güzel sesi olan arkadaşlarla birlikte şarkı söylemenin zevki ya da entrüman çalabilen arkadaşlarla bir akşam müzik dinletisi yapma… Sanatsal ihtiyaçlarımızı bu şekilde gideriyorduk. Elbette dışarıda bir Kardeş Türküler’i izlemenin keyfi yada bir gitar konserini izlemenin keyfi farklıdır. Evde sakin bir ortamda sevdiğiniz bir müziği dinlemenin veya sevdiğiniz bir kitabı okumanın keyfi mutlaka farklıdır. Bu söylediklerim içeride her devrimcinin özlediği şeylerdir.

-İçeride yaptığınız sanatsal üretimlerden bahsettiniz. F Tiplerinden önce hapishanelerde koğuşlarda çok sayıda insan beraber kalıyordu, koğuşlar arası iletişim daha kolaydı ve bu ortamda yoğun bir sanatsal, teorik, pratik vb. birçok üretim vardı. F Tipleriyle beraber bu üretim azaldı ama tabi hala farklı biçimlerde devam ediyor. Bazı hapishanelerde örneğin Bakırköy’de kadınlar hala koğuşlarda daha kalabalık kalıyor. Kalabalık kalmanın üretim üzerinde sizce nasıl bir etkisi var?

Kadınlar da F Tipi cezaevlerinde de kalıyor. Örneğin; Sincan Cezaevi F Tipi’dir. 2004-05’den beri Sincan’da kadın arkadaşlarımız da kalıyor. Öncelikle bunu söyleyeyim.
Devrimciler her koşulda kendini üretebilmenin koşullarını araştıran ve bu arayışları da bitmeyen bireyler oldukları için F Tiplerinde de üretimin bir yolu bulunuyor. Ama tabi geniş kadrolu oyunlar oynayamıyorsunuz, konser türü şeyler yapamıyorsunuz.
Erkek arkadaşları çok fazla bilmiyorum ama biz Sincan’da balkondan balkona yada koğuştan koğuşa birbirimize türkü söylerdik. F Tiplerinde koğuşta 3 kişi kalınca kolektif üretimin koşullarını azalıyor. Ama ben şuna katılmıyorum; F Tiplerinde de arkadaşlar çok ürettiler. Çeviri yapma, -öykü, roman vs.- kitap yazma… Müziğe meraklı arkadaşlar, yeteneklerini geliştirip çok iyi entrüman çalma imkanı buldular. Üç kişi birlikte kalınca bu saydıklarımın koşulları oldu. F Tiplerinin koşulları da bu şekilde değerlendirildi. Tabi kalabalık olunca kolektif üretim şansınız artıyor.
Son yıllarda devrimci mücadelenin yaygınlaşmasıyla ve baskının da artmasıyla birlikte çok çeşitli kesimlerden arkadaşlar geldi. Özellikle genç arkadaşların yetenekleri, uzun yıllardır zindanda olan arkadaşların birikimleriyle biraraya gelince çok daha farklı üretimler hayata geçti. Çok profesyonel oyunlar oynadığımız olmuştur. Bir de o koşullarda üretiyoruz. Ben çıkmadan önce en son Mahmud ile Yezda’yı oyadık. Yezda’nın kendini ölüme yatırdığı sahnede bir dilek ağacı vardır. O dilek ağacını, elbise askılarını sararak falan yaptık. Görenler gereçekten ağaç zannetti. Bu ağacı nerden buldunuz diye soran arkadaşarımız oldu. O koşullarda üretmenin zevki başka oluyor.
Üç kiş olunca kolektif üretimler yapamıyorsunuz ama daha farklı üretimler yapıyorsunuz. F Tiplerinden önce koğuşlarda 50-60 kişi kalınan zamanlar oldu. O zamanlar, üretimlerimizi geniş bir kesime sunma imkanınız vardı. F Tiplerinde bu imkan yok. Ama sonuç olarak; her koşulda üretiyorduk diyebilirim.

– Cezaevinden çıkan mahkumlar ne tür zorluklarla karşılaşıyor, siz neler yaşadınız?

Çok kuramsal bakıyor diye düşünenler olabilir ama ben zorluk meselesinin abartıldığını düşünüyorum. İçeride bulunduğumuz tüm yıllar bir anlamda dışarıya hazırlık sürecidir. Yaşamla bağınız kopmadığı sürece tabi!
Kaldırımda yürümekte zorlanmak, baş dönmesi gibi sorunları çok yaşamadım hatta hiç yaşamadım diyebilirim. 30 yıl boyunca hiç antidepresan kullanmadığımı duyunca şaşıran insanlar oluyor. Şuanda nerdeyse çevremde antidepresan kullanmayan insan yok.
Bazı şeylerin çok abartıldığını düşünüyorum. İçerideki insan, kendini dışarıdaki yaşama her zaman çıkacakmış gibi hazır tutmalı. Hani bir söz vardır ya; ‘her an ölecekmiş gibi ama hiç ölmeyecekmiş gibi hayata bağlı olacaksın’. Biraz da içeride bu duyguyu tüketmemeyle alakalı bence. Yaşamın her yerine hazır olmak lazım. Bu dediklerim içeride hiç zorlanmadığım anlamına gelmiyor.

“İnsanların kafasında farklı bir içeri var”

Üstesinden gelinmeyecek zorluklar yaşamadım. Benim en çok zorlandığım nokta; içerideki sohbetleri, içerideki yalınlığı özlemek. Bunu içeriyi özlüyorum anlamında söylemiyorum yani elbette o kadar da mazoist değilim. O ilişkileri yüklenen anlamlarıyla beraber düşününce bir noktada insan o paylaşımları özlüyor. O paylaşımların olmaması insanı zorluyor. Dediğim gibi; bu geride kalan 30 yıla rağmen beni aşırı zorlayan herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadım.
Dışarıda şunu çok farkediyorum: En demokrat çevrelerden olan insanların bile kafasında farklı bir içeri var. Dolayısıyla içeriyi algılamak zor oluyor. Sohbetlerimde ‘bu hakikaten böyle mi’, ‘senin söylediğin gibi mi’ -sizler açısından mutlaka daha farklıdır ama- böyle sorularla karşılaşabiliyorum.

– Hapishaneler kesinlikle kabul edil(e)meyecek yerler ama mücadelenin içinde hapishaneler gerçeği de var. Mücadeleyi hapishanelere taşımak ve hapishanelerde sürdürmek çok önemli. Az önce sizin de sözünü ettiğiniz içerideki ilişkilerde olan sadelik ve yalınlık malesef dışarıda yok. Dışarıda sistemin saldırılarına insanlar gerçekten daha çok maruz kalıyorlar. Günümüzde insan ilişkilerinde çok ciddi bir güvensizlik duygusu var. Bu güvensizlik duygusu da bir türlü aşılamıyor ve günden gün insanları kuşatıyor. Bu konuda tartışmayı derinleştirmek adına neler söylemek istersiniz?

Bu diyeceğim şey bir paradokstur ama günümüz Türkiye’sinde içerede insanlar daha güvencede. Ne bakımdan daha güvencede? İlşkiler daha güvenilir, kimden ne kazık yiyeceğim kaygısı yada ilişkilerde öyle bir şey yok. Dolayısıyla bu insanı içeride güvenli ve rahat hissettiren bir şeydir. Dışarıda her akşam evinin kapısını kilitlemekle, içeride her akşam o sürgülerin çekilmesi arasında öz olarak çok bir fark yok. Dolayısıyla dışarıda insanlar daha korumasız. Komün yaşamı dışarıdan bakılınca sadece yiyecek paylaşımı zannedilir. Oysa bizim için Komün yaşam; maddi manevi her şeyin paylaşıldığı, yaşamın yeniden örgütlendiği, tüm sıkıntıların giderilmesi noktasında arayışın hiç tükenmediği bir süreçtir. Öyle olunca da sen kendini güvende hissediyorsun.�Dışarı çıktıktan sonra öyle evlilik ilişkilerine rastladım ki; bunlar çok sürpriz, “aa öyle mi” dediğim şeyler değil. Romanlarda, filmlerde gördüğümüz ilişkiler ama içinde yaşamak farklı oluyor. Her gece aynı yatağa giren ama birbirine kuşkuyla bakan bireyler var. Korkunç bir güvensizlik var! İnsanın illa ki can güvenliği problemi olması gerekmiyor. İçerideki tek güvensizlik, can güvenliği problemi…
İçeride bizim kurduğumuz bir yaşam var ve kimden ne beklememiz gerektiğini biliriz. Dolayısıyla gerçekten günümüz devrimcileri, aydınları, sosyalistleri açısından bu noktada bir paradoks olduğunu görüyorum.
Dışarıda her akşam, “bu akşam gelirler mi, gelmezler mi?” veya “takip ediliyor muyum, edilmiyor muyum?” kaygısı yaşanıyor. Bunlar devrimcilerin üstesinden gelmesi gereken zorluklar. Benim de bir dönem yaşadığım bir şeyler ancak yaşama dair insanı korkutan -korku toplumu yaratıldığından söz ediyoruz ya- bu tür şeyler çoğalmış durumda ve her geçen gün çoğalmaya devam ediyor. İçeride bunun en aza indirilmiş olması –tabi ideal bir şey çizmeyelim- ama bence insanı huzurlu kılan bir şey. İnsanlar içeride daha huzurlu uyuyor. Çıktıktan sonra fark ettim, İstanbul’un kaosu benim uykumu mu etkiliyor acaba diye düşündüğüm oldu. Uyku durumumun huzurlaştığını hissediyorum. Oysa ben yastığa başımı koyar koymaz uyuyup, sabah da rahat kalkan biriydim. Dışarı çıkınca giderek ritmimin bozulduğunu farkeder oldum.

– Hayatının önemli bir bölümünü hapishanelerde mücadele ederek geçirmiş birisi olarak dışarıda olan insanlar sizce tutsaklar için neler yapmalı?

Genel olarak devrimcilerde, bir örgütten bir örgüte, bir hareketten bir harekete, bir bireyden başka bir bireye bu dediklerim belki değişebiliyordur, ama kimi klişelerden ve kimi kalıplardan çıkılamadığını düşünüyorum.

“Cezaevi gerçeğini devrimciler topluma kavratmalı”

Mesela bugün cezaevlerinde açlık grevleri var; açlık grevlerinde manevi destekler elbette önemli ama bunun ötesinde, içerideyken de farkettiğim bir şeydi dışarı çıktıktan sonra çok daha yoğun şekilde farkettim, toplum cezaevleri sorununa çok yabancı ve çok uzak duruyor. Duyarsızlığı geçtim bilmiyor. Ben en demokrat, aydın çevrelerde bile –bence bu bizim ayıbımızdır ve bu beni çok yaraladı- “aaa Türkiye’de 30 yıl yatan insan var mı?” diyen insanlara rastladım. İçerideki arkadaşlarım şimdi bana dışarıda en çok seni ne şaşırttı diye sorunca ben bunu yazıyorum: “Arkadaşlar, dışarıda bunu soran insanlar var” diyorum. 30 yıl yatan sadece ben yokum şu an benim bildiğim çeşitli hapishanelerde olan yüzlerce insan var nerdeyse 30 yılını tamamlamak üzere olan. Şimdi böyle bakıldığında solun-devrimcilerin ciddi bir sorunu var. Cezaevi gerçeğini devrimciler topluma kavratmalı. Kamuoyu duyarlılığı dediğimiz şey nedir? Şimdi sistem zaten bunu yaratıyor ve zaten sistemin görevi bu. Sistem, bunun için var. Ama devrimciler de bunun için var. Belki dünyada başka yerlerde de böyledir, biz devrimciler Türkiye’de işkencesiyle, katliamlarıyla mücadelenin her gereçeğini yaşarız ama bunu anlatmakta eksiğizdir. Bu sadece ajitasyon ve propaganda sorunu değil. Toplumla bir temas sorunu var. Bu noktada buna salt bir cezaevi sorunu olarak bakmamak gerekiyor. Devrimcilerle halkın bir bağ sorunu var.

-Yabancılaşma sorunundan söz ediyorsunuz…

Evet. Devrimcilerle halk arasında olan açı ne kadar kapanırsa cezaevi gereçeği de toplum tarafından o kadar kavranacak. Dolayısıyla şöyle bir haksızlık etmek istemiyorum; devrimcilerde de bunu kanıksama var mıdır, böyle bir gözlemim vardır diyemem ama böylesi bir durum da olabilir. Biz devrimciyiz işkence de görürüz, ölürüz de, hapis de yatarız düşüncesinden çıkmak gerekiyor. Tabi ki her şeyi göze alırız ama insan hakları diye bir şey var. İnsan hakları, insan hakları mücadelesi ne için var? Biz 30 yıl hapis yatmayalım diye, biz idam edilmeyelim diye, biz işkence görmeyelim diye var. Ama hepsini yaşıyoruz ve görüyoruz. Son yıllarda yaşanan Sur, Cizre olaylarından beri çok yoğun özellikle kadınlara yönelik hak ihlali olan vakalar var ama toplum tarafından bilinmiyor.

-Bu sözünü ettiğiniz vakalar nerede yaşandı?

Özellikle gözaltı sürecinde yaşandı. Son süreçte cezaevine gelen genç arkadaşlardan kötü muameleye uğramayan nerdeyse yoktu. Ama toplum tarafından bunların kaçı biliniyor? Bu elbette devrimcilerin sorunu. Dolayısıyla bu bilinmezlikten aldığı güçle sistem de her geçen gün pervasızlaşıyor. Neredeyse o süreçte 90’lara geri dönüldü.
Türkiye’de insan hakları mücadelesi zaman içerisinde çok önemli bir yol aldı. Bu konuda asla haksızlık yapmak istemem. Ama hala kendimizi anlatma, fikirlerimizi kavratma konusunda eksiğiz. Toplumun geniş bir kısmı, cezaevlerinde de kalmayı haketmiş insanlar var diye düşünüyor. Bu toplumun suçu değil. Bu devrimci mücadelenin bir sorunu. Yoksa sistem tabiki cezaevi yapmaya doymuyor ve doymayacak.

“Adliler açısından da cezaevlerinde korkunç bir trajedi yaşanıyor”

Artı, belki diğer sorularda da buna gireriz. Sadece siyasi tutsaklar açısından değil, adliler açısından da cezaevlerinde korkunç bir trajedi yaşanıyor. Özellikle F Tiplerinden sonra bizim adlilerin sorunlarıyla hiç temasımız kalmadı. Şu an adlilerin kaldığı cezaevleri ticarethane gibi işliyor. Emekleri sömürülüyor, adli kadın tutsaklar her türlü istismara maruz kalıyorlar ve haklarını savunamıyorlar vs. vs. Bu söylediklerim çoğaltılabilir.
Cezaevleri denilince sadece siyasi mahpuslar var diye bakmamak gerekiyor.

-Açık cezaevleri, F Tiplerinin yenen yemeklerinden tutun F Tiplerinde günlük kullanılan malzemelere kadar birçok ihtiyacın emek sömürüsüyle karşılandığı yerler…

Evet, tam bir ticarethane mantığıyla bakılıyor. Mesela benim kaldığım cezaevlerinde doktoların önlükleri, kullanılan kağıt bardaklar, temizlik malzemeleri ve hatta cezaevleri dışında fabrikalarda giyilen tulumlar, iş kıyafetleri artık açık cezaevlerinde üretiliyor. Cezaevleri fabrika haline getiriliyor. Buna Amerikan sistemi deniyor. Amerika’da da benzer bir sitem varmış ve orada da siyahilere bu işler yaptırılıyormuş.
Cezaevlerinde bulunan yemekhanelerde, kafelerde aklınıza gelebilecek birçok yerde adli tutsaklar emekleri sömürülerek çalıştırılıyor. Bunlar dışında da artık işlekler yani fabrikalar var. Öyle adli tusaklar var ki sahipsizdirler. Siyasilerin sahip çıkacak aileleri, dostları veya kurumları vardır. Adliler böyle değil tabi sömürüye çok açıklar. Mesela sigara almaya ihtiyacı var insanların, sorduğumuz zaman neden çalışıyorsun diye -sahipsiz olduğu için- çalışmak zorundayım abla diyorlar.
Bir kentin neyi meşhursa cezaevlerinde de o meşhur şeyleri üretiliyor, mesela Sivas’ta ve Isparta’da halı tezgahları var. Ya da Çanakkale’ye gidin orada seramik üretirler. Çalıştıkları iş kollarında hangi sağlık sorunları yaşanıyorsa orada çalışan insanlar tüm sağlık sorunlarını yaşıyorlar. Gerçek anlamda o insanlar bir sigara parasına çalıştırılıyor. Asgari ücret bile alamıyorlar bu yönüyle baktığınızda artık sömürü çarkının bir parçası haline geldi cezaevleri!

-Ülkemizden çıkan ve dünyaca tanınan yazarları, sanatçıları, mesela Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi, Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Yılmaz Güney’i düşünelim. Bu insanlardan hep soldan çıkmışlar ve hepsi bir şekilde cezaevine girmiş ve çıkmış. O insanların cezaevinde kaldıkları dönemde çok fazla adli ve siyasi ayrımı da yok. Cezaevinde kaldıkları zamanlar o insanlar için de zor olmakla beraber, cezaevleri tersten nakınca o insanları zenginleştirmiş. Yaşamı ve insanları daha iyi tanımışlar diyebiliriz. En iyi eserlerini hep o zor dönemlerinde ve sonraki zamanlarda ortaya koymuşlar. Bu örneklerden hareketle adli ve siyasi tutsakların birbirlerinden ayrılmasıyla bir toplumsal fakirleşme yaşandığı söylenebilir mi?

Bu söylediğine tamamen katılıyorum. Artı şöyle bir şey de var; benim devrimcilerde son zamanlarda çok doğru bulmadığım bir şey gelişti. Adlilerle bu sistem tarafından oluşturulan uzaklık, devrimciler tarafından da benimsendi. Adlilerle birarda kalmak, beraber bir paylaşım yapmak sanki bir ayıp gibi algılanır oldu. Şimdi gerçekten toplumun en “tortu” kesimi, bu reddedilmez bir şey.
Devrimcilerle toplum arasında hiçbir bağ kalmadı diyip kendimize haksızlık etmeyelim ama istenilen düzeyde bir bağ kalmadığı çok açık, bunu asla görmezden gelmemek gerekiyor. Şimdi bu kopukluk aynı şekilde zindanlara da yansıyor. Bizim açımızdan kötü yönü şudur; bunu artık biz de kabul ediyoruz. Bence kabul edilmemesi ve üzerinde yoğunlaşılması gereken bir durum var.

-Adliler ile siyasiler arasında nasıl bir bağ var(dı)?

Şimdi şurdan söze başlayayım; ben kendimden de biliyorum, askeri cezaevlerinden sonra arkadaşlar E Tiplerine götürüldürler. Özellikle erkek arkadaşlar daha çok götürüldüler. Feride Çiçekoğlu’nun Uçurtmayı Vurmasınlar filmi bu bahsettiğim sürecin ürünüdür. Nazımlardan falan söz ettin, adlilerle paylaşımlarda birbirimizi çok zenginleştiren çok fazla şey oluyor. Mesele sadece üstten bir bakışla sadece adli tutsaklara bir şey verme meselesi değil. Bence oralarda çok insani bir paylaşım var. Devrimcilerin de öğrenmesi gereken yerler vardır. Ben adlilerle bu 30 yıl içerisinde zaman zaman beraber kaldım. Hala sürdürdüğüm ve çok sevdiğim dostluklar kurdum. Toplumsal gerçekliğe uzak olduğum, bilmedğim yanları gördüm.

Adlilerle, siyasiler arasında olan bağ sistem tarafından bilinçli bir şekilde koparıldı

Mesela; bir defasında adlilerle kalırken çok genç bir kız gelmişti ve çok trajik bir şey yaşamıştı. Çocuğunu öldürmekten yargılanıyordu. Oysa o öldürmemiş, kocası öldürmüş. Karadeniz’de yaygın bir şey varmış; erkek suçu işlermiş, cezaevine de kızlarını veya eşlerini gönderiyorlarmış. Nasıl ki töre olan yerlerde çocuklar suçu üstleniyorsa Karadenizde’de kadınlar üstleniyormuş. Ben buna benzer üç, dört olay yaşadım. Sözünü ettiğim olayda kız, yıllarca kayınpederinin tecavüzüne uğramış. Enseste maruz kalmış. Bunu ilk kez cezaaevinde benimle ve bir arkadaşımızla beraber sohnet ederken paylaştı. Beni şok eden bir olaydı. Hiç unutamadığım ve beni çok yaralayan bir şeydi. O kızla sohbetlerimiz içersinde şunu farkettim; o köyde ensest yaygın! Bu olay üzerinden okuma yaptıkça ve anlamaya çalıştıkça şunu gördüm; kapalı toplumlarda ensest var -ve artık bu bilinen bir durum-. Buna benzer durumları adlilerle iletişim içinde olunca duyma ihtimaliniz oluyor. Bunlar üzerinde düşünürseniz adlilerle beraber kalınca tabi ki sizi toplumunuzun sorunlarını ve toplumsal gerçekliği görme imkanınız oluyor. Bu anlamda elbette çok trajik çok yaralayan olaylar öğreniyorsunuz ama aynı zamanda bir devrimci olarak sizi besleyen ve sistemle aranızda olan çelişkileri derinleştiren bir tecrübe oluyor. Özetle; ben adlilerle, siyasi tutsaklar arasında olan bağın sistem tarafından çok bilinçli bir şekilde koparıldığını düşünüyorum.

-Devrimcilerin, devrimciliği bir ayrıcalık olarak gördüğünü düşünüyor musunuz?

Bu çok gemiş bir tartışma konusu. Osmanlı’dan itibaren Türkiye aydınının çok elit, kendini toplumun çok üstünde tuttuğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu ruh halinden ve bu gelenekten devrimcilerin de çok sıyrılamadığını düşünüyorum. Devrimciler olarak tipik bir Türkiye aydın profili çiziyoruz. Belki 68 ve 78 kuşağı bunu kırdı. Özellikle 78 kuşağında bunun ciddi bir şekilde kırıldığını düşünüyorum. Ama sonradan yine tarihe bu gelenek damgasını vurdu. 12 Eylül döneminde aydınlar, devrimcileri çok yalnız bıraktı. O süreçte aydınlar, devrimcilere sahip çıkmadı. Böyle bakılınca devrimciler ve aydınlar arasında bir açıklık olduğu düşünülebilir. Ama ben o gelenekten çok ayrı olmadığımızı düşünüyorum. Bunu daha açacak olursak bu sözünü ettiğim geleneğe Kemalist gelenek diyebiliriz. Osmanlı’dan itibaren gelen aydın geleneği de diyebiliriz. Çeşitli bakışlara göre bunun adlandırması değişebilir bence bu çok önemli değil ama bu geleneğin kırılması gerektiğini düşünüyorum. Zindanlara yanısyışı da oluyor. Bir hastaneye gidip geldiğinizde, bir mahkemeye gidip geldiğinizde adlilerle kısa bir sohbette arada olan kopukluk çok hızlı bir şekilde aşılabiliyor. Bu iletişim çok geçici de olabiliyor. Son yıllarda yaşamın bütününde artık şöyle bakılıyor: Bizim içeride kurulmuş bir düzenimiz var artık adlilerle yaşamak bu düzeni bozar. Hayır! Sen yine ona göre bir düzen kurarsın. Keşke şöyle bir şansımız olsa ve ortak yaşam alanlarında adlilerle sohbetler edebilsek. İdareyle kimi zamanlarda içeride temsilcilik görüşmeleri yaparız o zamanlarda adlilerin de sorunlarını dillendirebilsek vs. istenirse bu bağın biçimleri bulunur. Sistem devrimlerle adlileri yalıttı, bunu devrimciler de çok hızlı kabullendiler. Bence önemli yönü bu yoksa daha tartışılacak çok yön(ü) var.

“Şimdi topluma ne kadar uzaklaştığımızı Romanlardan bile anlayabilirsiniz”
-Mahpushane gibi bir yerde bunu kabullenmek çok acı bir durum… Ortaklaştığımız bir yerde ayrı olmayı seçiyoruz!

Devrimcilerle romanlar arasında bir dayanışma vardı, bu dayanışma zindana da yansırdı. Artık bu dayanışma pek kalmadı. Bu her devrimcinin bildiği bir gerçek, buna da özeleştirel yaklaşmak gerekiyor.
Benim içeride adlilerle paylaşımlarımın olduğu süreçlerde Romanlarla çok sıkı dostluklar kurdum. Çok hoşuma giden yanları vardır. Çok dejenare yanları da var tabi, çok fazla idealleştirmemek lazım. Ancak şunu çok gördüm; çelişkerlimiz çok ortak. Mesela; polisle çelişkiler. Romanlara çok fazla işkence yapıyorlar. Bu yaşananlar devrimcileri ilgilendirir. Bunlar insan hakları sorunlarıdır. Mesela eskiden Romanlar, devrimcileri çok sahipleniyorlardı. Cezaevlerinde devrimcilerin olduğu ortamlarda asla ağzını da bozmazlardı. Şimdi Romanlar devrimcileri tanımıyorlar. Topluma ne kadar uzaklaştığımızı Romanlardan bile anlayabilirsiniz. İçerideyken bayrak mitingleri olmuştu bir ara, o zaman mitinglerin birinde Dolapdere’de Romanları yürüttüler. Bu insanlar bir dönem devrimcilere sahip çıkan kesimdeydiler. Şimdi böyle değil, bunlar bizim açımızdan bir kayıptır.

– Türkiye’de 19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerine yönelik yapılan siyasi operasyondan sonra F Tipi cezaevi sistemine geçildi. Yaşanan bu değişimin etkileri sizce neler oldu? 80’li, 90’lı yıllardaki cezaevi koşullarıyla bugünkü koşulları karşılaştırdığınızda genel olarak cezaevi şartlarında ne gibi değişimler oldu?

F Tipleri kuşkusuz çok acımasız bir sistem. Üç kişiyle birarada beraber bir yaşamanın kurulması ve çoğaltılması yaşamın sürekli üretilmesi… Şöyle düşünelim: Kimi problemleri olan, örgütlü de olsa her birey başka biriyle yüzde yüz anlaştığı ilişkiler kuramayabilir. Ufak bir sorundan kaynaklı olarak yaşamın çok ağır ve zor olduğu bir durum doğabiliyor. Üç kişi birbirinizle çok iyi anlaşıyor olsanız bile yaşamı zengileştirmek bir süre sonra zorlaşıyor. F Tipleri, kişiyi yalnızlaştırmak üzerine kurulmuş. Ağırlaştırılmış müebbet arkadaşların koşulları daha da zor. Tamamen tecrit üzerine kurulmuş bir şey.
Bireyin arayışları tükenmediği sürece, birey kendini her koşulda var edebilir ama insan hakikaten içsel zenginliğe yoğunlaştığı sürece bu zorluklar baş edilebiliyor. Ben F’leri gördüğümde -2004’de Sincan’a gittim- 10 yılda insan burada çıldırır diye düşünmüştüm. Ama kimse çıldırmadı ve arkadaşlar çok şey üretti(k). Bu tamamen o koşullarda kendinizi nasıl var edebileceğiniz üzerine yoğunlaşmanızla ilgili bir şey.
Osmanlıdan itibaren Türkiye çok ciddi bir zindancı geleneğine sahip. Yedikule zindanlarından F Tiplerine… Cezaevleri değişiyor ama her süreçte sistem insanı yalnızlaştırılmaya, toplumdan yalıtılmaya ve cezaevleri üzerinden topluma korku salınmaya çalışılıyor. Geçmişten bugüne kadar karşımızda hep bizim üzerimizden topluma bir korku psikolojisi vermek üzerine yoğunlaşmış bir sistem var.

“80’lerle bugün arasında özde çok bir şey değişmedi”

80’lerde hepimiz çok gençtik, çok toyduk. Önümüzde güçlü bir zindan tecrübesi yoktu. Zindanda yaşamın nasıl kurulduğunu bilmiyorduk. Bu anlamda 68’in tecrübesi zengin değildi. 80’lerden bugüne kadar çok ciddi bir cezaevi mücadelesi geleneği kuruldu. Dolayısıyla cezaevleri F, E,T ne tipi olursa olsun orada sadece bir sosyal yaşam değil, siyasal mücadele geleneği ve artık insanın kendini sürekli üretmesi üzerine bir yaşam kuruldu. Sistem ne yaptıysa, işkence, katliam, sürgün -hepsi denendi- asla mücadeleyi yok edemedi.
Ben 80’lerle bugün arasında özde çok bir şey değişmediğini düşünüyorum. Askeri cezaevlerinde de kaldım. Çok ciddi işkenceler vardı. O gün F’ler yoktu. Bugün F’ler var. F’lerin de farklı yöntemleri var. Çok daha ‘profesyonel’ ve ‘eğitimli’ bir cezaevi kadrosu var. O zaman askeri cezaevlerinde bildiğimiz askerler tarafından kaba şiddete maruz kalırdık. Öz olarak bir şey değişmedi. Değişen daha önemli bir şey var: Biz, -devrimciler- ciddi bir gelenek oturttuk. 40 yıllık devrimci mücadele geleneği içerisinde de zindan geleneği de oturdu. Çok zorlandığımız süreçlerimiz oldu, bedel ödedik ama artık sistem bize boyun eğdiremeyeceğini sanırım öğrendi.

-Kendi deneyimlerinizden hareketle kadınların hapishane koşulları hakkında da bilgi verebilir misiniz? Ayrıca kadın mahpusluğun zorlukları neler?

İçeride olmanın zorluklarını düşününce; ‘sorunları düşününce en genel anlamda bir insan açısından ve kadın açısından diye bir ayrım ve arada çok kalın çizgilerle bir fark var mı’ diye bir soru sorarsanız, ben ‘arada o kadar kalın çizgiler ve sorunlar arasında çok ciddi bir fark yok’ diyebilirim.
Biz sonuç olarak feodal toplumlardan gelmiş kadınlarız, aile gibi yerden bir dört duvar içerisinden çıkmış kadınlarız, özetle erkeklere göre normal hayatta bile sosyal yaşamı oluşturma anlamında bizi zorlayan daha çok engel var. Ben zaman zaman sohbetlerimizde arkadaşlara “erkeklerin bir kahvehane kültürü var; bizim o da yok” diyordum. Gerçek anlamda annemizin dizinin önünden çıkıp devrimci mücadeleye atılmış kadınlardık. O yıllar açsından düşünürsek gerçekten dişimizle, tırnağımızla adeta iğneyle kuyu kazarak oluşturduğumuz bir mücadele geleneğimiz var. Kadın mücadelesinde ilk yola çıktığı yıllardaki tecrübesizliklerimiz, toyluklarımız, deneyimsizliklerimiz artık yok.
Genelde devrimci mücadele açısından da özelde zindan mücadelesi açısından da, daha önce söylediğim şeyi, kadınlar için de şimdi şöyle ifadelendirebilirim; çok ciddi bir ‘zindan kadın deneyimi’ oluşturduk ve zindanda kadının kendini yeniden varetmesini sağladık. Zindanlar, devrimci mücadelenin nasıl bir parçasıysa kadın mücadelesinin de bir parçası. Bu kültür oluştu.

“30 yıldır hep kadın cinsiyle birarada olmanın zenginliğini de yaşadım”

Kadın mücadelenin zorluklarına değinmişken -şimdi konuya biraz felsefik bakmış olacağız ama- burda kadın enerjisinden söz edelim. Kadın enerjisi çok akışkan ve çok üretken. Böyle olunca eril sistemin üzerine çok yoğunlaştığı ve bastırmaya çalıştığı bir enerji. Kadın enerjisinin akışkanlığını, üretkenliğini düşünürsek kadınların kendisini varetmesinin zorlukları erkeklere göre daha çok oluyor. Önümüze daha çok engeller çıkarılabiliyor.
Zindanda bu olumsuzluların yanında da ben 30 yıldır hep kadın cinsiyle birarada olmanın zenginliğini de yaşadım. Ya da şöyle diyelim; birbirimizle yeniden üretmenin yollarını, yöntemlerini içeride daha farklı koşullarda ve boyutlarda öğrendik. Birbirimizi daha yakından tanımanın koşulları bir anlamda daha çok oluştu.
Her kadın için dışarıda mücadelenin yarattığı farklı zenginlikler vardır mutlaka, malesef içeride tutsak olan kadınlar dışarıda olan o zenginliklerden yoksun ancak içeride de sürekli kadınlarla birarada olmanın farkını yaşıyorsunuz.
Tüm bunların dışında soruya tekrar dönecek olursam; içerinin sağlık sorunları dışarıya göre daha çok oluyor. Bir türlü çözülmeyen sağlık sorunları var ve bu sorunlar en genel anlamda insan haklarının bir parçasıdır. Kadın olmaktan kaynaklı mutlaka özgün sağlık sorunları oluyor.

-O zaman bu noktada şöyle bir soru daha sorayım: Hapishaneler kadınlara dair kadınlık durumları gözetilerek ihtiyaçları doğrultusunda yapılan düzenlemeler var mı? Kadınların talepleri neler?

Kadınlar için özgün düzenlemeler hapishanelerde hemen hemen hiç yok. Bunu biz çeşitli şekillerde oluşturup talep etmeye çalışıyoruz.
Kadın olmanın getirdiği fiziksel ve ruhsal birçok özgünlükler, farklılıklar var ancak zindanda bu farklılıkları gözeten bir sistem elbette yok. Taleplerimizle bunu oluşturmaya çalışıyoruz. Belli konularda belli bir yol da katedilmiş durumda ama cezaevlerinde yaratılan sistemin çok da dışına çıkılabildiği söylenemez.
Geçenlerde bir habere rastladım. Doğum yapmak için hastaneye giden bir kadın, kelepçelenmiş bir şekilde doğum yapmak zorunda kalmış. Şimdi düşünebiliyor musunuz, bir kadının kelepçeli halde doğum yapmasının fiziki acısı bir yana ruhsal acısını ben eminim o bebek de hissetti. O bebek belki ömür boyu bu travmayı yaşayacak. Bunu ona yaşatıyorlar! Hiçbir şeyden habersiz bir şekilde dünyaya gelen bir canlıya bunu yapabiliyorlar! Bu yanıyla gerçekten vahşet denebilecek bir durum var.
Artı, 30 yıla yakın bir süredir zindanda olan birçok kadın arkadaş var. Doğal olarak, yaşın getirdiği, örneğin belli yaş dönümlerinin yaşanması giderek artıyor ve buna yönelik sağlık ihtiyaçları karşılanmıyor. Bu ihtiyaçlar bizim taleplerimiz arasındadır ama çok da gözetildiğini söyleyemem. Fiziki koşullar anlamında kısaca bunları belirtebilirim. Ama tek sorun fiziki koşullar değil tabi, özellikle adli kadın tutsakların çok çocukları var. Çocuklarını kimseye bırakamayacak adliler var. Gerçekten o çocuklar korkunç koşullarda yaşıyorlar. Siyasiler olarak en zor koşullarda bile o çocuklara bir şekilde içeride olduğunu hissetmeyeceği bir ortam oluşturmaya çalışırız. Adliler açısından bunu sağlamak daha zor oluyor.
İçeride doğum yapan birçok kadın var. Ben bunlara tutsak olduğum yıllar içersinde tanık oldum. Bir bebeğin doğduğu andan itibaren uyuma saati bellidir, yemek saati, emzirme saati vs. bellidir. İçeride bunları belirleme şansınız çok azalıyor. Ayrıca çocuk kapalı bir ortamda yaşıyor. Çocuk için gerekli olan sessizliği sağlayabilirsiniz. İçeride beslenme koşullarını bebeğe göre ne kadar ayarlayabilirsiniz?! Kısmen bu konuda bebeklere yönelik beslenme diyeti falan var; karavanayla birlikte dağıtılır ama bu da tabi ki yeni doğan bir bebeğin ihtiyaçlarını karşıyacak ölçüde olmuyor.

-Sizce dışarıdaki kadın mücadelesiyle cezaevlerinde ki kadın mücadelesi arasında nasıl bir ilişki var? Benzerlikleri ve farkları neler?

Dışarıda tabi ki mücadelenin toplumla direkt temas etme şansının yarattığı bir zenginlik var ve bu durum kadın mücadelesi açısından da var. Diyelim; bir fabrikada olan grevle dayanışma, herhangi bir şiddet olayıyla bizzat ilgilenme vs. –bu örnekler çoğaltılabilir- bu toplumla direkt temas etme şansı kadın mücadelesini zenginleştiren bir şanstır.
Kadın mücadelesine dair eleştirilerim de var. Bence genel devrimci mücadele açısından da kadın mücadelesi açısından da çoğu zaman sloganik olmaktan pek öte gidilemdi. Yada basın açıklamaları dışında kamuoyu yaratma peşinde koşmaktan öteye gidil(e)medi. Kendini bizzat toplumsal mücadele içerisinde çoğaltan yönümüzün geliş(e)mediğini ve çok sınırlı kaldığını düşünüyorum. Yine de kendimize çok fazla haksızlık etmeyim; mutlaka bu yanlarda zamanla gelişiyor. Kadın mücadelesinde de dar çevrelerde sıkışıp kalma sorunu var. Bu dediğim kadın mücadelesinin hiç gelişim göstermediği anlamına gelmez. Sözlerimin bir hiçleştirme gibi anlaşılmasını istemem.
İçeride toplumla direkt bağ kurma şansının olmaması daraltan bir yön kuşkusuz ama içeride diğer taraftan kuramsal olarak tartışma olsun, çeşitli düşüncelerden arkadaşların birarada olması olsun, birbirini farklı zihinsel-düşünsel-ideolojik zenginleştirebilme şansının olması olsun az önce belirttiğim yani hep kadınlar olarak birarada bulunmanın yarattığı bir zenginliğin dışarıdan daha yoğun olduğunu düşünüyorum. İdeolojik olarak kendini derinleştirebilme şansı, daha çok okuma, daha çok tartışma, daha çok zihinsel üretimde bulunma imkanının -içeride- özellikle 90’lardan itibaren çok yoğun bir birikim yarattığını düşünüyorum. Bu söylediklerim dışarıya ne kadar yanısyor? Tabi bu genel mücadelenin sorunlarıyla içiçe.

İçeride kendimizi daha iyi tanıyoruz

Hem genel mücadele açısından hem de kadın mücadelesi açısından içeride ciddi bir birikim oluştuğunu düşünüyorum. Zindan edebiyatı, zindan literatürü diyebileceğimiz bir şey oluştu. Bu birikim topluma hemen yansımayabilir ama topluma uzun vadede getirisi olacağını düşünüyorum.
Kendimizi daha iyi anlamak ve tanımak, karşı cinsle ilişkilerimizi daha iyi sorgulamak, -karşı cins derken klasik anlamda kadın erkek ilişkisini kastetmiyorum-, eril sistemle ilişkilerimizi sorgulamaktan söz ediyorum, eril erkeği çözümlemek vs. bu yönleriyle içeride kendimizi daha iyi tanıdığımızı düşünüyorum. Tabi o koşulların yarattığı bir şey bu söylediklerim. İçeride daha rahatça üretebiliyorsun. Mesele sadece okumak değil, daha çok tartışmak, daha çok yazmak, daha çok üretmek…

-Bu sözünü etiğiniz sorunlara dair önerileriniz var mı? Varsa nelerdir?

Az önce söylediğim daha çok tartışmak, daha çok yazmak, daha çok üretmek… Kendimizi kadın devrimciler olarak toplumun en geneline daha doğru anlatabilmenin yollarını aramak, araçlarını oluşturmak. Bu konularda çok eksik olduğumuzu düşünüyorum ve bunlara hep beraber çözüm bulmalıyız.
Bu sene 8 Mart’ta da görüldü. Bu sözünü ettiğimiz genelde yaşanan tıkanıklıklara, kadınların bir nefes borusu oluşturacağını düşünüyorum. İçerideki kendimizi tanımayla, kendimizi anlamayla, karşı cinsle kopuşu sağlamak -yani o feodal bağlardan kopmak-, eril sistemden kopmayı sağlamayla birlikte farklı bir özgürlük enerjisi oluşturabildiğimizi yada oluşturabileceğimizi gördüm. Dolayısıyla o toplumsal tıkanıklığın önünü açacak olan da hakikaten kadın mücadelesi. Buna inanıyorum ve bunun araçlarını oluşturabildiğimiz oranda, ki son 8 Martta bu enerji herkesçe özellikle İstanbul’da görüldü. Biranda bunun sancılarını, sıkıntılarını mutlaka yaşıyoruz o anlamda kendi eksikliklerimizle yüzleşmek, özeleştirel yaklaşmak, eksiklerimizi aşmanın üzerine yoğunlaşmak, bunun araçlarını aramak elbette çok önemli. Ama bu yapıldığı oranda da toplumsal tıkanıklığın önünü açacak olan da kadın mücadelesi olduğu daha net görüldü.

-Kadın mücadelesi üzerine yapılan bazı tartışmalar var. Mesela; bağımsız kadın örgütlülüğü olmalı veya olmamalı ya da 8 Mart üzerinden düşünecek olursak 8 Mart ‘kızıl’dır veya ‘mor’dur tartışması oluyor. Bu yapılan tartışmalara dair neler söylemek istersiniz?

Şimdi sonda söylenecek olanı başta söyleyelim: Yaşam gerçekliğini unutmamak gerek, artık yalıtılmış “amazonlar gibi” bir şey söz konusu olamaz. Küresel bir dünyada, her şeyin içeçe geçtiği bir dünyada biz ki kültürler arası sınırlar, ideolojiler arası sınırlar vs. tüm sınırların kalkmasından yanayken cinsler arası sınırları yükseltmek bence söz konusu olamaz. Ama şu artık klişe olan ‘5 bin yıllık eril sistem’ çok farklı bir kadın tipolojisi oluşturdu. Bence bu zaman içerisinde kadın cinsi kendine yabancılaştı. Kendimizi tanıyamaz hale geldik. Dolayısıyla erkeğin bizi tanımladığı kalıplardan çıkabilmek için ayrı bir örgütlenmeye –bunun adına örgüt olsun veya olmasın- ama erkekten ayrı hareket etmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bence bu düşünce de bizim tarafımızdan belli bir süre çok kaba anlaşıldı. Her şey kaba bir şekilde redddedildi. Ki bence bu da doğaldı. Ama bence öyle bir reddiyecilikle değil. Elbette cinsler ortak bir mücadele zemininde birlikte üretebilemin koşullarını aramalı ama kadının 5 bin yıldır hapsedildiği cendereden çıkabilmesi için kendini tanımak erkeği yeniden tanımak ve tanımlamak, erkek zihnini, kadın zihnini yeniden tanımak ve nasıl tarih hep aslanlar tarafından yazıldıysa, kadın tarihi de erkek tarafından yazıldı kendi tarihimizi kendimiz oluşturup kendi tarihimizi kenimiz yazmak, kısacası kendimizin kendimizi tanımaya ve anlamaya ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Ve bu konuda da yol aldık. Bu yönden bakıldığından feminist akımların ciddi bir kazanım sağladığını düşünüyorum. Onunda eksikleri de var mutlaka.

“Elbette ayrı bir kadın örgütlülüğü tartışmasız”

Feminist akımın özellikle 68’le birlikte Avrupa’da gelişen mücadelelerle birlikte geliştiğini düşüncecek olursak Avrupa bakış açısının etkilerini taşıyan akımlardan biri. Dolayısıyla Ortadoğu’nun kendi dinamizmini yaratma, kendi kadın hareketini yaratma görevi önümüzde duruyor. Bir Avrupalı’nın Ortadoğu’yu tanıması ve tanımlaması çok zor, hele de Oryantal bakış açısıyla daha zor. Böyle bakıldığında Ortadoğu’lu kadınlar olarak ki bu konuda çok ciddi yol alındı. Kobane mücadelesi vs. Rojava’da verilen mücadelede özellikle Kürt Hareketi ve içindeki kadın mücadelesinin gelişimi açısından bakılınca ve Türkiyeli devrimciler açısından da verilen mücadelelere bakılınca ciddi bir yol katedildiğini düşünüyorum. Yani şöyle özetlersek; kadın cinsinin kendini yeniden tanımlamaya, neleri nerelerde kaybettiğini anlamaya ihtiyacı var. Ortadoğlu kadın açısından da bu söylediklerimin apayrı bir boyutu var. Bir bütün olarak sorunlara baklınca elbette ayrı bir kadın örgütlülüğü tartışmasız olmalı ama bu başta söylediğim gibi cinsler arası duvarlar örerek değil, cinslerin birbirini yeniden tanıdığı ve tanımladığı, bir anlamda erkeğin de kendisini yeniden yarattığı ve birlikte birbirimizi yarattığımız mücadele hattı oluşturulmalıdır.

-Yukarda özetle hapishanelerde olan insanlar için dışarıda ki insanlar ne yapabilir diye sordum. Bilmiyorum doğru bir soru olur mu olmaz mı bilmiyorum ama erkeler, kadın mücadelesinin neresinde yer almalı veya yer almamalı mı?

Belki başta bu da kaba bir bakış açısı gibi görülebilir ama kadın mücadelesi, kadın mücadelesiyse onun hiçbir yerinde erkek yoktur tabi. Bu mücadelede kadın kendini bizzat yeniden varediyor. Ama şimdi diyalektik düşünürek; doğadaki karşıtların birlikteliği anlamında düşünürsek elbette birlikte üretebilmek için birbirimize alanlar açmalıyız. Kadınların olduğu gibi erkeğin de kendisini yeniden tanımaya ve yeniden anlamlandırmaya ihtiyacı var. Erkek cinsi denildiğinde bugün sistemin tanımladığı erkek olmamalı. Böyle bakılınca bunlar birlikte düşünülecek şeyler…
Elimizde bir reçete yok erkekler, kadın mücadelesinin şurasında duracak diyemiyoruz. Bazen tartışmalar çok kaba noktalara çekilebiliyor. Bunu şöyle örneklendirebilirim: Bunu örnek olması açısından söylüyorum -içeride arkadaşlar anlatırdı- gerillada şu tür sorunlar oluyormuş; bir yere elektrik kablosu döşenmesi gerekiyormuş veya ses sistemi taşınıp döşenmesi gerekiyormuş o durumlarda erkek arkadaşlar yapsın kadınlar ne yapalım falan yada kadınlar kendilerine sığınak oluştumaya çalışıyorlar bu durumlarda bazı işler kaba güç gerektirir ve cinsler düşünüldüğünde kaba güce erkek sahip -bu 5 bin yıllık bir mesele- o durumlarda erkekler bazı işleri yapmıyorlarmış. Şimdi meseleye bu kadar kaba bakılmamalı. Yeri geldiğince günlerce çorba kaynatmam gerektiğinde kaynatırım ama bunu gerektiğinde erkekler de yapabilmeli. Elektrik kablosu döşemeyi ben de öğrenmeliyim ama bilmediğim yerde bir erkekten yardım alabilirim.
Bir kadın kortejinde erkekler elbette yer almamalı ama bir güvenlik sorunu olduğu takdirde bir yardım ihtiyacımız varsa erkeklerle dayanışılmalı. Nasıl kültürlere arası dayanışmadan söz ediyorsak, cinsler arası dayanışma… Giderek bu ihtiyaçlarımız azalabilir veya çoğalabilir, bence bunlar güncellenebilir tartışmalar ve kaba noktalara çekmemeye dikkat edilmeli diye düşünüyorum.

“Kadın zihni, bin yıldır yaşamın dışında tutulmuş bir zihin”

Kadının kendini yeniden yaratma mücadelesinde elbette belli bir yerden sonra erkek yoktur. İçeride şöyle bir örgütlülük oluşturduk. Bizim alacağımız kararlara hiçbir şekilde erkek arkadaşlar karışmıyordu. Ama mesela erkek arkadaşların alacakları kararlarda biz düşünce belirtiyorduk. Erkeklerin de kadın bakış açısının yarattığı zenginliğin, eril zihnin yarttığı o kalıpların dışına çıkmya yardımcı olan bir zenginlik olduğunu kabul etmesi gerekiyor. Çünkü 5 bin yıldır yaşamın dışında tutulmuş bir zihin kadın zihni.

-Yukarıda dışarıda olan insanlar içeride olan insanlara göre daha çok sistemin saldırılarına maruz kalıyorlar demiştik. Kadın ve erkek ilişklerine bakacak olursak buradada benzer bir durum söz konusu erkekler, kadınlara göre daha çok sitem içi diyebiliriz. Siz ne dersiniz?

Tabi erkeler kadınlara göre daha çok sıkışmışlık yaşıyorlar. Mesela; askerlik başlı başına erkeğin zihninde yarattığı bir problem, kuşkusuz erkekler bunu çözmesi gerekiyor. Kadın ne kadar özgürleşirse erkek de o oranda özgürleşecek. Birlikte özgürleşeceğiz ben bunun kopmazlığına inanıyorum.

-Leyla Güven’in tecrit uygulamasına karşı Kasım ayında başladığı açlık grevi direnişi hapishanelerde her geçen gün yayıldı. Mart ayı itibariyle Türkiye’nin pek çok cezaevinde başta Kürt tutuklular olmak üzere 5 binin üzerinde siyasi mahpus açlık grevlerine başladı. Cezaevlerinde özellikle siyasi tutsaklar üzerinde uygulanan ‘tecrit’e ve açlık grevlerine dair neler söylemek istersiniz?

Bu soruya öncelikle bir dilekle başlayayım. Umarım bu röportaj yayınlandığında bu süreç daha fazla kayıplar yaşanmadan sevinçli tamamlanmış olur. Bu vesileyle Leyla Güven’e ve açlık grevinde olan arkadaşlarıma sevgi ve selamlarımı iletiyorum. Leyla Güven’in açlık grevini Öcalan’ın tecridine karşı başlattığı biliniyor. Tecrit en genelde insanlık dışı bir uygulama ve bir insalık suçu. Leyla Güven’in başlattığı açlık grevi tüm cezaevlerinde tecride yönelik bir direnişe dönüştü. Bir insanın tecrit edilmesi aslında bir halkın mücadelsinin tecridi ve toplumun dışına itilmesi anlamına geliyor. Bu anlamda siyasi olarak da insani olarak da sosyal olarak da vicdanları yaralayan insani ve ahlaki bir sorun. Başka bir yandan tecrit gerçekten bir insanlık ayıbı.
Devrimciler yaşamanı savunan insanlar ve daha güzel bir yaşam için mücadele eden insanlardır. Açlık grevleriyle kendi bedenlerini ölüme mahkum etmeleri bir çelişki gibi gözüküyor ama belki de bu durumu en güzel şu söz ifade ediyor; ‘devrimciler yaşamı hakikaten uğrunda ölümü göze alacak kadar seven insanlar’, elbette ölüm tercih edilen yada bedenin ölüme yatırılması tercih edilen bir yön değil ama tutsaklar açısından bakıldığında bu kaçınılmaz bir noktaya gelmişse eğer göze alınan bir eylem biçimi. Toplumsal sessizlik bu eylemler karşısında toplumun bir haber olması yada gereken kamuoyunun yeterli düzeyde yaratılamamış olması ciddi bir problem olarak önümüzde duruyor. Son günlerde belirli bir kamuoyu da oluştu. Bunu reddedemeyiz ama yine de hem kamuoyu yaratma anlamında hem de bu eylemin karşısında bir muhattap bulması, çözüme yönelik bir muhattaplığın olmaması ciddi bir problem devlet açısından, sistem açısından. Bence ilerde sadece devletten, sistemden değil, hepimizden hesabı sorulacak bir durum bu. O nedenle biran önce çözüme kavuşturulması ve daha fazla kayıplara meydan vermeden biran önce taleplerin karşılanması, talepler açısından bir çıkar yolun bulunması gerekiyor diye düşünüyorum. Umarım bu röportaj yayınlandığında eylem çoktan geride kalmış ve arkadaşlar sağlıklı beslenme koşullarına ve sağlıklı yaşam koşullarına kavuşmuş olurlar. Bu konuda acilen bir geniş bir kamuoyunun yaratılması ve çözüm yollarının herkes tarafından aranması önemli diye düşünüyorum.

-Teşekkür ederiz.

Ben de çok teşekkür ederim.