Adil Okay'la "Duvarları Delen Çizgiler ve Hapishaneler" Merkezli Söyleşi

Önsöz Ekin Sanat Edebiyat Dergisi'nin Görülmüştür Grubundan yazar Adil Okay'la yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.

***

Önsöz Dergisi: Sanat her geçen gün dışarıdan koparken, dışarısı sanatı sadece bir nesne olarak algılarken siz “Duvarları Delen Çizgiler” adlı karikatür sergisi ile ‘’içeri’’yi dışarı taşıdınız. Sergi fikri nasıl oluştu?

Adil Okay: Sergi konusuna girmeden önce sorunuzda yer alan “sanatın nesne sayılması” konusu üzerinde biraz durayım. Sanatı ve sanatçıyı sizin ifadenizle “nesne”, bir diğer ifadeyle “meta” olarak gören zihniyet liberal ideologların uygulamaya koyduğu bir politikaydı.  Adorno uzun zaman önce bu olumsuz gelişmeleri görmüş ve “Kültür endüstrisi” kavramını ortaya atmıştı.  Bu kavramla İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi’lerin kullandığı propaganda yöntemlerine, Frankfurt Okulu Filozoflarından Horkheimer ile birlikte dikkat çekmeye çalışıyordu. Bu gün bu “endüstri “bizim ülkemizde, YKY ve İş Bankası yayınevleri ile Akbank Sanat, Borusan gibi büyük tekellerin açtığı galerilerde, kimi sanat merkezlerinde, galerilerde ve bienallerde ifadesini bulmaktadır.

Kapitalist sistem artık insanlığın üretime devam edebilmesi için tek ihtiyacının ekmek ve barınmak olmadığının bilincindedir. İnsanlık bu gün sosyal gıdaya, yani sanata da ihtiyaç duymaktadır. Sermaye (ve sermayenin devleti), vasıflı iş gücüne ihtiyaç duyduğu gibi, sistemin devamı için bilim insanına ve sanatçıya da gereksinim duymakta, muhalif sanatçıları ve bilim insanlarını da (rüşvetle veya devlet sopasıyla) pasifize etmeye çalışmaktadır. “Sanat”a yatırım yapan, sözüm ona destek sunan bankalar- holdingler bu nedenle zarar etmemekte, sanata ayırdıkları fonu vergiden düşmekte, halkın parasıyla halka hizmet etmiş görünüp, bedava reklam yapıp bir taşla birkaç kuş vurmaktadırlar. Çevre katliamı yapan bazı tekellerin kimi “çevreci örgütler”e fon sağlaması bu anlamda paradoks değildir.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde de durum çok farklı değildir. Louvre müzesinde defile yapılmaya, Boston müzesinde otomobil satış standı kurulmaya başlanmıştır. Müzelerdeki boş alanlar bile tekellerin reklam aracı olmuştur. Demem o ki ağaçlara “gövdesinden- gölgesinden kâr edilecek nesne” olarak bakan, kâr getirmiyorsa, gölgesi satılmıyorsa “katli vaciptir” diyen kapitalistlerin sanata ve sanatçıya meta (alınıp satılacak mal) olarak yaklaşmasının sonucu devasa bir “sanat – sanatçı Pazarı” doğmuştur. Ve ne yazık ki sevdiğimiz kimi toplumcu sanatçının, yazar ve şairin de bu endüstrinin cazibesine kapıldığını üzülerek görmekteyiz.

 

Neyse ki bu pazarda, kirli piyasada alınıp satılmayı reddeden muhalif sanatçılar baskılara, sansüre, hapse atılma tehditlerine rağmen her dönem ayakta kaldılar ve itiraz seslerini yükselttiler. Biz de bu sergimizle onların özgürlük düşlerini, itiraz seslerini dışarı taşımaya çalıştık. Üstelik hiçbir sermaye grubundan ya da AB Fonlarından yararlanmadık. Her zaman yaptığımız gibi İmece usulü masraflarımızı karşıladık.

 

Bu zorunlu girişi sorunuzun çok katmanlı olmasından dolayı yaptım. Şimdi de “Duvarları Delen Çizgiler” adlı sergimizin oluşum sürecine değineyim.

 

Biz “Görülmüştür Ekibi (www.gorulmustur.org) olarak yıllardan beri politik tutsaklarla ortak projeler hazırlıyoruz. Özgün sergiler açıyoruz. Bildiğiniz gibi 55 Fotoğrafçı ile 55 tutsağı buluşturduğumuz “İçeriden Dışarı – Dışarıdan İçeri Fotoğraf Köprüsü” adlı çalışmamız onlarca kentte sergilenmiş akabinde Avrupa’yı dolaşmıştı. En son “Düşler Tutsak Edilemez” adlı sergi de yine redfotoğraf grubuyla birlikte hazırlanıp sergilenmişti. Onlarca insanın emeği geçmişti. Yani her yıl bir özgün sergi ile dışarıdaki muhalif sanatçılarla içerideki muhalif sanatçıları buluşturmaya çalışıyoruz.

Bu yıl da tutsak karikatüristlerin- ressamların özgürlük düşlerini çizgilerle dışarı taşımayı amaçladığımız “Duvarları Delen Çizgiler” adlı sergiyi hazırladık. Çok zor oldu. 50’ye yakın çizere, onlarca hapishaneye girerek ulaşmaya çalıştım. Yüzden fazla taahhütlü mektup yolladım. Bir o kadar faks çektim. Mektuplar kayboldu. Hapishanelerde sık uygulanan “iletişim – mektup yasağı” nedeniyle sahiplerine ulaşmayanlar oldu. “Kurumda yoktur”  (sürgün) mührüyle geri dönen mektuplar oldu.  Bu yazışmaların hepsi arşivimde mevcuttur. Aylarca postane kapılarında nöbet bekledim. Yanıt bekledim. Sonunda 7 ay uğraştan sonra elimizde sergi bütünlüğünde 70 adet özgün, özgürlük temalı karikatür birikti. 22 tutsak çizerin eserlerinden oluşan sergimizi “Görülmüştür kolektifi” olarak hazırladık. Ama tabi hapishanelerde sözünü ettiğim engellerden dolayı daha ulaşamadığımız yüzlerce çizerin olduğunu biliyoruz. Bu arada haberi olmayan okuyucular vardır. Sergiyi kitaplaştırdık. Ütopya yayınlarından çıktı.

 

Önsöz Dergisi:  Siz bu zorlukları yaşarken tutsak çizerler de daha farklı zorluklar yaşamıştır. Size bu konuda yazdılar mı?

 

Adil Okay: Tabi yazdılar. Örneğin sergimizi açtıktan sonra tahliye olan gazeteci ve ressam Zehra Doğan’ın, boyalı kalem, fırça, tuval gibi malzemelerin yasak olduğu Tarsus Kadın Hapishanesinde, regl kanını, tentürdiyodu ve sebze artıklarını kullanarak boya yaptığını öğrendik. Cebrail Çakto adlı mahpus, davetimizi aldığını ama apar topar eşyalarını, resim yapmak için kullandığı araç gereçlerini alamadan sürgüne gönderildiğini, getirildiği Rize Kalkandere hapishanesinin kantininde de bu malzemelerin satılmadığını yazdı. Edirne F Tipi hapishanede tutulan, renkli karikatür yapan Nurettin Erenler ise, boyalı kalemlerine el konulduğu için yeni çizim yapma imkânının elinden alındığını bildirdi. Dönem dönem basında da yer alan, TBMM’sinde Soru Önergeleri’ne konu olan bu keyfi yasaklar saymakla bitmez.

 

Önsöz Dergisi:  Serginin içeriği estetik-politik bir duruşu da aktarıyor. Serginin bu yönü ve amaçları hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Adil Okay: Tabi ki siyasetle sanat – estetik birbirinden bağımsız değildir, sanatın siyasete, siyasetin sanata bazen açık, bazen dolaylı olarak dokunduğu, etkilediği açıktır. Altını çizeyim de yanlış anlaşılmasın. Sanat, siyaset değildir. Albert Camus’nün dediği gibi: “(Sanat) Edebiyat tek başına doğruluk ve özgürlük getirecek bir dirilişi, dönüşümü sağlayamaz. Ama sanat olmadıkça bu diriliş biçimini bulamaz.“

 

Ben de Camus’ya katılmakla birlikte ona bir ek yapayım: Sanatın kitleleri etkileme gücü vardır. Sağaltıcı-sorgulatıcı gücü vardır. Bu nedenle egemenler her dönem, kimi zaman zor yoluyla, kimi zaman da maddi çıkar karşılığı sanatı ve sanatçıyı kendi çeperlerinde tutmaya çalışmışlardır. Örneğin edebiyat, otoritenin zincirlerini kırarsa, sansür ve oto-sansür’ü aşarsa, resmi tarihin dışında gerçek tarihin yazılımına katkı sunabilir. Bu nedenle “Edebiyat (sanat) kamunun vicdanıdır” denir.

 

Bu söylediklerim bazı okuyuculara “ayanın beyanı” gibi gelebilir. Ama ne yazık ki halen, “sanat siyasetin dışındadır, ben sanatçıyım ama siyasetle ilgilenmiyorum” diyenler var. Oysa “egemenlerin siyaseti” copuyla, hapishanesiyle, yandaş medyasıyla, Kültür Bakanlığı’yla, sansür kuruluyla,  sermaye piyasasıyla, tekelci yayınevleri ve sanat merkezleriyle, linç sürüleriyle bir heyula gibi sanatın - sanatçının üzerindedir. Biz istediğimiz kadar “siyaset”in dışındayız diyelim, bunun inandırıcılığı olmaz. Bildiğiniz gibi “sanata ve sanatçıya” müdahale AKP ile başlamadı. Bunun için Sebahattin Ali’nin, Nazım Hikmet’in, 1940 Toplumcu kuşağı denilen yazar ve şairlerin hayat hikâyesini, onların da dönemin siyasi iktidarları tarafından zindanlara tıkıldığını yeniden anımsamakta yarar var. 

Başta da belirttiğim gibi bu saldırılar sadece kolluk kuvvetlerinden, mahkemelerden, valiliklerden, sansür kurullarından, Kültür Bakanlığı’ndan, Kayyum’lardan gelmiyor. Aynı zamanda AKP’den nemalanan sermaye sınıfı da “muhalif sanatçılar”a karşı sansür uygulamakta yarışıyor. Velhasıl sanattan korkan, sanata ve sanatçıya düşman bir devlet karşımızdaki. Sermaye sınıfından destek alan bu devlet aklı kötülük üretiyor. Bu kötülük tohumları çürük – zehirli meyveler veriyor. Aydınlar- sanatçılar arasında iktidara biat edenler, çürüyenler, zehirlenenler çoğalıyor.

İşte serginin bir amacı da baskılara, yıldırma, satın alma politikalarına karşı örnek sanatçıların en zor koşulda bile muhalif duruşlarından taviz vermediklerini, üretmeye devam ettiklerini göstermeye çalışmaktı.

 

Önsöz Dergisi: Daha önce “Şair Kapıları” şimdi “Duvarları Delen Çizgiler…” Türlerarası bir geçiş. Kollektif çalışmanın sizdeki yeri nedir?

 

Adil Okay: Ben kolektif çalışmanın önemine – değerine inanırım. Gelecekte kurulmasını düşlediğim sınıfsız- sınırsız dünya düzeninin yapı taşlarının bu günden, böyle komün çalışmalarla örülebileceğini düşünüyorum. Arkasında sermaye sınıfının veya siyasi iktidarın desteği olmayan birçok yetenek nasıl keşfedilecek, nasıl desteklenecek. Bu insanlar nasıl kendilerini ifade edecek. Bu tür kolektif çalışmalarla tabi ki. Önsöz gibi dergilerin ve muhalif sanat merkezlerinin – derneklerinin de çabalarıyla. Ben şu veya bu biçimde bir birikim sağlamışsam bunu paylaşmam gerekir. Ranta dönüştürmeden. Makro veya mikro iktidarlara sunsam bu hizmeti dolgun maaş alabilirim. Ama o zaman mutsuz olurum. Vicdanım körelmediği için. Eh bu kadar bedele rağmen vicdanım hâlâ körelmemişse, bundan sonra da körelmez, tersine daha da ışıldar. :) İşte bu nedenle belki tek başıma kotarabileceğim bir sergiyi, kitabı kolektif olarak hazırlamayı tercih ederim. Ettim de. Örneğin karikatür seçimi için “karikatür danışma kurulu” oluşturduk: “Homur mizah dergisi” çizerleri bu konuda dayanışma gösterdiler. Yani işi ehline verdik. Onların da adını hem sergide hem kitapta andık.

 

“40 Kapı 40 şair… Şair Kapıları” adlı kitabım da böyle kolektif bir çalışma sonucu ortaya çıktı. Özgün bir sergi oldu. Sonra kitaplaştı. “Göç ya da Araf” sergisini de üç sanatçı arkadaşla Arif Kılıç, Ali Osman Abalı ve Tülin Şahin Okay’la birlikte hazırladık. “Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler- Ölülerimiz Konuşuyor” adlı 77 kentte sahneye konulan politik- belgesel oyunum için de aynı şeyi söyleyebilirim.

 

Önsöz Dergisi: Sergiden dönüşler nasıl oldu? Başka projeler için yeni fikirler var mı?

 

Adil Okay: Genel olarak sergilerimize ilgi moral verdi. Birçok kentte açılışlarda salonlar doldu doldu boşaldı. Ama tabi bazı açılışlarımızda beklediğimiz ilgiyi bulamadık. Oysa içeride dışarıda bin bir emekle hazırlanan bu sergiyi izlemek, açılışlarda davete icap etmek sadece “görev” değil. Ziyaretçinin de ufkunu açacak eserlerle görsel şölen sunuyoruz. Bu eserlerle ziyaretçileri özgürlük yolculuğuna çıkarıyoruz. Ama sanatın, sanatçının toplumsal mücadeledeki yerini önemsemeyen arkaik bir bakış açısı maalesef –azalsa da- halen var. OHAL’in ilanından sonra oluşan korku iklimi de bazı duyarlı insanları eve kapattı. Ama genel olarak emeğimizin, tutsakların emeklerinin karşılığını bulduğunu düşünüyoruz. Birçok kentte açılışlarda kalabalıktan izdiham yaşandı diyebiliriz. Sergi  haberleri basında da geniş yer aldı. Tutsaklar ve yakınları moral aldılar.

Diğer sorunuz yeni proje hakkındaydı sanırım. Elbette yeni projelerimiz var. Yılda bir sergi ve bir kitap hedefimiz. Programlı çalışıyoruz. 2020’nin projesini tasarladık. Bu yeni sergiyi Redfotoğraf grubu ve görülmüştür kolektifi ortak hazırlamaya karar verdik. Peki bu defa konu ne ve hangi sanat disiplini sorusuna yanıt veremem. Sürpriz olsun. Ama yine tutsaklara dokunan bir proje olacak. Diğer yandan eş zamanlı olarak başka gruplarla başka temada sergi hazırlıklarımız sürüyor. Örneğin 20 fotoğrafçı bir araya geldik.  Kapitalist talan sonucu kanayan tabiatın sesini fotoğraflayıp sergilemeye ve kamuoyu oluşturmaya karar verdik. 31 Ağustos’ta açılışımız var. Tarih yaklaşınca size davetiye yollayacağım.

 

Önsöz Dergisi: Sergideki birçok çalışma ironiyi de yanına çağırıyor. Tutsakların dışarıya karşı içsel ironisi. Sistemin aklıyla girişilen güçlü bir mücadele. Çizgi aklın dışına çıktığında sisteme meydan okuyabiliyor. Siz de sergide böyle bir alt okuma görüyor musunuz? Çizgiler daha hangi sınırları zorlayacak?

 

Adil Okay: Çizgiler aklın sınırlarını imgelerle zorluyor. Sistemin aklını zorluyor. Zindan zebanilerini şaşırtıyor. Peki 15-20-25 yıldır tutsak olan, dış dünyadan koptuğu sanılan bu insanlar bunu nasıl başarıyor. Dünü olduğu gibi bu günü de yani içeriyi olduğu gibi dışarıdaki günceli de resmedebiliyorlar. Bu sergimizi izleyen birçok insan tarafından soruldu. Buna cevap vermeye çalışayım: Politik mahpuslar anı bohçalarını asıl olarak dışarıda doldurmuşlardır. Bu anlamda “dışarıyı” da “içeri” gibi anlatacak birikimleri vardır. Ama bu birikimi, estetiği ihmal etmeden, sanatın olmazsa olmaz kurallarıyla işleyip ak kâğıda ya da tuvale aktarmak çetrefilli iştir. Sanatçı yoğunlaşmak için kimi zaman kalabalıklara karışmak kimi zaman da yalnız kalmak ister. Bu bir lüks değil, üretim daha iyi üretim için zorunluluktur. Ama zindandaki yazar – şair – ressam- karikatürist - besteci dilediği zaman yalnız kalamaz veya kalabalıklara karışıp, dilediği gibi gözlem yapamaz. Bu açığını ancak düş gücüyle ve anı bohçasına başvurarak kapatır. Ve okuyarak. Bu anlamda onlar düş yolculuklarında kimi zaman bizden daha özgürdür. Sınırları, demir parmaklıkları, duvarları zorlarken İroniye başvururlar.  Metaforlarla sansür kurullarını aşarlar. Mizah bu sergide fark ettiğiniz gibi tutsaklar için önemli bir araçtır. Onlar kendilerini, acılarını bile ti’ye alacak kadar güçlüdür. Demem o ki zindanda, o betimlemesi zor koşullarda üretmek ve “sanat” yapmak ise ayrıca takdiri hak eder. Ten’e “Ceza”nın Tin’e “Eza”ya dönüştüğü zindan koşullarına direnmiş ve o koşullarda üretebilmiş tutsakların sayısı da “Duvarları Delen Çizgiler” adını verdiğimiz bu sergide (kitapta) göreceğiniz gibi az değildir.

 

Fakat onların da dönem dönem karamsarlığa kapıldıklarını yolladıkları mektuplardan, satır aralarından görebiliyoruz. Dışarıdan yeterince mektup alamadıklarından şikâyet ediyorlar. Onların da etten, kemikten, duygudan oluşan insanlar olduklarını unutuyoruz. Bu anlamda sizin aracılığıyla bir çağrı yapmak istiyorum: Hâlâ bir mektup arkadaşınız yoksa web sitemize (www.gorulmustur.org) girin. Tutsak mektuplarına göz atın. Bir adres alın. Bir mektup arkadaşı seçin. Sizin için, bizim için, daha adil bir dünya için, özgürlük ve eşitlik için mücadele ederken esir düşen bu insanları unutmayın.

 

Önsöz Dergisi: Çok teşekkür ediyor, başarılarınızın devamını diliyoruz.

 

Adil Okay: Ben de size teşekkür ediyorum. İlginiz ve böyle derinlikli sorularla beni düşünmeye sevk ettiğiniz için.