Ağırlaştırılmış Müebbet Mesut Deniz'den yeni bir öykü: "Neden var neden yok"

Mesut Deniz

F Tipi hapishane Aİ/ 137 Tekirdağ

NEDEN VAR NEDEN YOK

Biz çocukların, evimize geldiğinde kaçacak delik aradığı, sokakta karşılaştığımızda ise yüzümüzde muzip bir gülümsemeyle yolumuzu değiştirdiğimiz, mahallemizin iğne işlerini yapan, Selanik göçmeni bir Zeynep teyzemiz vardı.

6. sınıfa başladığım yıl, Zeynep teyzenin en büyük oğlu Mehmet abi yanımızdaki binaya taşındı ve bodrum katına da bir aliminyum doğrama ve panjur atölyesi açtı.

Merak dolu bakışlarım hemen bu yanıbaşımızdaki atölyeye yöneldi. Benim boşta olduğum zaman onların atölyede çalıştığı zamana denk geldiğinde, bazen gidip Mehmet abi ve kardeşi İsmail abinin aliminyum profilleri doğrayıp, kapı ve pencereye dönüştürmelerini izliyordum. Bu izleme işleri zamanla yanlarına gidip yardım etmeye vardı. Sonrasında ise okullar yaz tatiline girdiğinde, o dönemki en yakın arkadaşım Nusret ile çırak olarak işe başladık.

O yaz çalıştığımız o iş, Yenibosna ve Kocasina’ın birer bölümünden ibaret küçücük dünyamızın olabildiğine büyümesine yol açtı. İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna birçok semte iş yapmak için gidip oraları gördüğümüz gibi, Tekirdağ’ın sahil boyunda bile yaptığımız epey bir iş olmuştu. Gördüğümüz yerler işin bir yanı, diğer yanıysa girdiğimiz evlerde gördüğümüz eşyalar, yediğimiz yemekler ve tanıdığımız insanlardı. İşlerini yaptığımız evlerin hemen hepsi bizim standartlarımızın çok üstünde standartlarına sahipti.

Kuleli’de yüksek bir apartmanın en üst iki katı yan yana daireler de birleştirilerek dublex bir daireye dönüştürülmüştü. Ustalarımız belki alışkındı böylesi evelere. Ondan olsa gerek Nusret ile ikimizin evin durumunu görünce yaşadığımız şaşkınlığa gülüverdiler. Orada yapacağımız pencere-panjurlar için önceden Mehmet abi benle gidip ölçü almıştı. Atölyeye geldiğimizde Nusret’e “Evde beş kişi yaşıyor, ondan fazla oda var. İki de mutfak var ve hepsinde de renkli televizyon var. Şu var, bu var...” diye anlatmıştım. O eve montaj işleri için gittiğimizde ilk tuvaleti kullananımız Nusret olmuş ve döndüğünde “Yok lan, tuvalette masraftan kaçmışlar. Oysa ne güzel olurdu sıçarken film izlemek” diye burun büküp bizi kahkahalarla güldürmüştü.

Büyükçekmece’den Tekirdağ’a kadar sahil boyundaki yazlıklarda da iş yapıyorduk. Oralarda iş yaptığımız günler, gidiş-geliş yolda çok uzun zaman geçirdiğimizden her güne bir evin işini yapıyorduk genelde. Işin bitme süresinin çok geç saate kalmadığı zamanlar denize de girerdik. O nedenle de en çok o bölgelere gitmeyi severdik. Girdiğimiz evlerde çeşit çeşit insanla karşılaşıyorduk. Bakış ve tavırlarıyla aşağılayanlar olduğu gibi, çalışan biz küçüklere acıyanlar da çıkardı. Pek hoşlanmazdık biz böylelerinden. Ama neyseki çoğunluk saygı ve sevgi ile yaklaşırdı biz çalışan çocuklara. Böyle yaklaşanlar genelde orta yaş ve üzeri kadınlardı ve bazen bizi çıkolata vs şeylerle şımarttıkları da olurdu.

Öte yandan Nusret ile ikimiz işi çok kısa sürede öğrenmiş ve evlere montaj dışındaki atölye işlerini  ve montaj hazırlıklarını tek başımıza yapar hale gelmiştik. Evlere montaj işini de gördüklerimizden öğrenmiştik ama montajın kritik işlerini tek başımıza yapmak için boy ve gücümüz yeterli seviyede değildi. Mehmet abinin küçük kardeşi İsmail usta ise askere gitmek için gün saymakta idi. Patronun abisi olmasının verdiği rahatlıkla işlere sarılmazdı pek. Mehmet abiyle yarım gün ya da bir günde yapacağımız işi onunla en az iki günde bitirirdik. Hele bir keresinde çalıştığımız evin karşısındaki apartmanda bir kızla bakışmaya başladı ki o işi bir haftada zor bitirdik. Evde başımızda orta yaş üzeri bir kadın duruyordu ve o da işin neden geciktiğini anlıyor ve gülümseyerek bakışan iki genci izliyordu. Nusret ile biz de başlangıçta kızın mandala tutturup sokağa attığı notları ustaya seve seve götürüyorduk. Ama bu iş uzadıkça usta bize eziyet etmeye başladı. “Falanca alet atölyede kalmış, git onu getir...” Koşturuyoruz atölyeye, gidiş dönüş bir buçuk saat... “Ben bunu mu dedim lan. Bu değil, git falancayı getir...” Bir buçuk saat daha, etti üç saat. Boş boş kızla bakışma, kaş gözler için iyi zaman. Sadece bu da değil, kızın karşısında hava atacak diye bize sudan sebeplerle bağırıp çağırmalar... Nusret’ le aramızda ilk o zaman şöylesi muhabbetler geçmeye başladı :

“Zaten işin çoğunu biz yapıyoruz, bir de bize yaptıklarına bak lan !”

“Biz de işi öğrendik oolum. İşin hemen hepsini biz yapıyoruz. Adam günlerdir bir işi bitiremedi, hem bizim ikimizin haftalığından 5-6 kat fazla para alıyor.”

Bir pazartesi sabahı usta işe gelmedi. Öğlene doğru uğradı. Kafa-göz yamulmuş, şişlikler-morluklar içindeydi. Aynı zamanda topallaya topallaya yürüyordu. Pek çalışabilecek durumda değildi yani. Hafta sonu eniştesinin arabasını alıp arkadaşlarıyla denize girmek için Şarköy’e gitmiş. Arabanın içinden bir kızla kaş-göz ederken Şarköy’ün yerli gençleri çevirip çok fena benzetmişler bu “İstanbul çocukları” nı... İsmail usta, yedikleri dayaktan sonra gittikleri sağlık ocağındaki bir ihtiyarın anlattıklarını anlatıyordu. Oraların genç kızlarının düşlerinde İstanbul varmış, ve İstanbul’dan gelenlere kendilerini beğendirmek için uğraşırlarmış. Yerli genç erkekler ise bu duruma çok bozukmuş. Son dönemler, bu yüzden İstanbul’dan gelen gençlere dayak olayları çok artmış.

İsmail usta bu olay sonrası bir daha gelmedi işe. Mehmet abi, Nusret ve ben yürütmeye başladık işleri. Hani İsmail ustanın eksikliği de pek hissedilmiyordu. Adam yokluğundan, daha önce bize yaptırılmayan işlere de el atıp alıştık. Hani o boyla tek başımıza yapamazdık bazı işleri ama pekala da ustalaşmış, her işi yapar hale gelmiştik işte. Mehmet abi haftalıkları vermeyi “Para yok, sonra” diye ertelemeyi adet haline getirince Nusret ile aramızdaki sohbetler şu şekli aldı :

“Ulan verdiği para ne ki zaten, bugün git yarın gel yapıyor.”

“Kardeşine bizim kaç katımız para veriyordu, hiç te aksatmıyordu hıyar.”

“Hem de şimdi kardeşinin yokluğunda biz bütün işleri yapıyoruz, kardeşine verdiği para cepte kalıyor, bize koklatmıyor.”

....

İşe başladığımızda yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak vs nin verdiği coşku yerini bambaşka bir ruh haline bırakmaya başlamıştı yavaş yavaş.

Bir gün, okulumuz Yenibosna İlköğretim Okulu’nun karşısındaki büyük apartmanlardan birinde iş alındı. Apartman Almancı bir ailenin apartmanıydı ve zemin katında da büyük bir marketleri vardı. Bu market sahibi, okul girişinde elinde çanta ile öğrencilere kalem-silgi-not defterleri vs şeyler satan Fen hocamızı dövmüştü ve bu yüzden pek sevmezdik onu.

Apartmanın en üst katındaki daire epey büyüktü. Balkonları aliminyum doğrama ile kapatılacak ve bütün pencerelere panjur yapılacaktı. Yani işimiz biraz uzun sürecekti oarada. Oranın işine haftasonuna yakın başladık ve işi bitiremeden araya haftasonu tatili girdi.

O hafta sonu Nusret “Hadi gel” dedi ve beraber caddedeki saatçıya gittik.

O saatçının vitrinine bakarak çok zaman geçirmişliğimiz olmuştu son dönemde. Vitrinde sanırınm adına Gameboy denilen bir oyuncak vardı ve epey ilgimizi çekmişti. Minik ekranlı, eline alıp oynayabileceğin Atari gibi bir aletti. Ekranda sürekli kurbağalar dereye doğru atlıyor, kurbağaları suya düşürmeden karşıya geçirmek için dere içindeki taşlığa kumanda edip, karşıya geçirdiğin her kurbağa için puan kazandığın bir oyun. Saatçıya gittiğimizde ben yine vitrine bakarız diye düşünmüştüm. Ama Nusret içeri girip cebinden çıkardığı parayla o Gameboy’u satın aldı. Dükkandan çıkıp merakla oyuncağı inceledi. Bana verdi,  ben de inceledim. Sonra sokağa döndük ve atölyenin önündeki merdivene oturup oyuncak ile oynamaya başladık. O arada Mehmet abi atölyede birşeyler ile uğraşıyordu. Gürültümüze çıktı, elimdeki oyuncağı görünce gözleri faltaşı gibi açıldı.

“Nerden buldun lan bunu !” diyerek elimdeki oyuncağı kaptı.

“Nusret’in, saatçıdan satın aldı.” dedim. Nusret’e dönüp yakasına yapıştı.

“Nerden buldun parayı da satın aldın lan !”

Nusret kem küm etmeye başladı. Mehmet abi kızgın bir şekilde Nusret’i sıkıştırmaya devam etti.

“Çalıştığımız evde para kaybolmuş. Kabul et, ben vereyim parayı. Sonra çalışıp bana öde. Yoksa polise götürürüm seni, onlar konuşturur seni, görürsün gününü !”

Nusret “Tamam” dedi, kabul etti. O şok ile dili tutuldu sanki ve evine gitti.

Sonraki ilk karşılaşmamızda “Nusret niye yaptın lan” diye sordum.

Cevabı hınçlıydı :

“Onların niye var, bizim niye yok !”

Bu soruyu ben de ilkokul’a başladığım yıl afkadaşlarımda gördüğüm ve özendiğim şeyler olduğunda anneme sorardım sürekli. “Babası çalışmış, almış” diye cevaplıyordu annem bu sorularımı. Ben de annemden öğrendiğim gibi yanıtladım Nusret in sorusunu :

“Adam çalışmış, olmuş.”    

Nusret’in hıncı artarak devam etti.

“Benim babam da çalışıyor. Hem de haftanın her günü. Yetmiyor, abimle de çalışıyor. Bizim nasıl olmuyor da onların oluyor !”

Dışa vurup dile getirmesem de hayatı anlama çabasına girdiğimden beri içten içe bu sorular benim de sorularımdı. Ama diğer yandan Nusret’in yaptığını haklı çıkarır mıydı bu ? Yanıtım yoktu.

“Ne bileyim ben” diye yanıtladım Nusret’in sorusunu. Bir daha da ona yaptığı şeyi hatırlatacak muhabbete girmedim.

 

Mesut DENİZ - Temmuz 2019