“ARAMİ TABLETLERİ” VE SEYİT OKTAY

Haziran 2013’te Ar Yayınları tarafından okurlarıyla buluşan Seyit Oktay’ın "Arami Tabletleri"ni yeniden okumaya gereksinim duydum.

Seyit “Yiğit’in Destanı”nı yazarken Zümrüd-ü Anka gibi hangi duygu aralığında kanat çırptığını doğrusu bilmiyorum. Ancak dillendirdiği hikayelerde, ördüğü masallarda hakikate yakın eylediği düşte, kelime kelime, satır satır adeta günümüzü görünür kıldığı kanısındayım. Eli kanlı IŞİD çetelerinin tasvirini “Hükümran KAHHAR” tanıtmasıyla inceden inceye ilintilerken, olanı olmadan teşhir etmektedir.

Kelimelerin kısrak doru atını dehleyip bizleri agah kılmakta “haberci” olup henüz gerçekleşmeyeni ama gerçekleşecek olanın namesini kan-ter içinde bizlere ulaştırmaktadır.

Eskilerin dili ve deyimiyle “hissi kablel vuku” dediğimiz hakikati yani yenilerin adlandırmasıyla “sezgi veya görü” anlatımıyla Meleke-i Tawus’un halkına reva görülen mezalimi görmüşçesine nefes nefese duyurmaktadır. Düş ve gerçeğin sarmaş ve sırdaş olduğu ender görülen vakıadır öykü dilinde.

Seyit kitabının ilk sayfasında “Efsunlanmış hayatların, insanların ve ülkelerin hikayesidir. Efsunlanmış hayatların, insanların ve ülkelerin hayatları nasıl anlatılır? Efsunlu bir dil var mıdır? Kimin hikayesini anlatacak tabletler? İnlerin mi cinlerin mi? Yok ardı arkası suallerin...” diyerek masalsı dünyasına bizleri buyur eder. Akabinde “Hakikat hikayelerdir, belki de efsane…” der ve herkesin kendi hayatını kendi suretinde yarattığını ekler”. Böylece ilmek ilmek örerek hikayesini oluşturur.

Seyit Oktay’ın dilinde ve kaleminde gereksiz bir kelime, oynak bir cümle bulamazsınız. Kendi söylemiyle “kelimeler kutsaldı” ve kalemini cümlelerin, kelimelerin mana dünyasına daldırır. Böylelikle dile getirir, konuşturur Taş Tabletleri. Dil olur yola koyulur Sır Tabletler.

Tarihte belki de Nostradamus’un Kehanetleri bir o kadar doyurucudur, ifşa ettiği tabletler karşısında; belki de manası çözümlenmeyen iplik yuvası olan Maya- Asteklerin sırdili bir bu denli efsunludur.

Ama tam da burada Seyit heybesiyle doru atını dağın kıyısına sürer. Artık şahidi, düşbazı, gecebazı, dengbeji olmak istemez zulmün. Ses olur çığırır, çığlık olur haykırır ve önceden açıverir sırrın tılsımını. İplik iplik dile dokur muamma yumağını, zor ve bilinmezliklerle dolu “Taş Tabletlerin”in sır kapağını açıverir yaşamın taşıyıcılarına. Gizem diliyle; “Asırların yorgunluğunu taşıyan Aramiler yaşamaya çalışıyorlardı dağların koynunda. Yenilgiyi bir kimlik gibi taşıyorlardı. Dağ koynuna aldığı çocukların ağıdında hüzünle günleri akşama deviriyordu.

“Suskunluğu bir ağıt gibi söylüyordu…” diyerek sanki gelişen IŞİD çetelerinin saldırıları akabinde Şengal  Dağı’nın kutsallığına, Meleke-i Tawus’un kanat aralığına sığınan Ezidiler’in ruh halini yansıtır gibidir. İşte tam da burada yaratıcılığının parıltılarını damıtır koyu karanlıklara ve cümle azınlıklara. Ortadoğu’nun tüm mazlum ve madunlarına şöyle nidalanır; “Unutmanın ve unutturmanın katı bilgisiyle öğretildiği ve öğrenildiği ‘Hükümran KAHHAR’ zamanın ruhuna akan bu gazap bu kezzap yağmuru bir şeylerin istendiği gibi gitmeyeceğine işaret ediyordu” der. Zaten her şey de bu minvalde belirmektedir. Hakikat bu şekilde kendini hep yeniden külünden var etmektedir.

Zaman olacak olanın yani kopacak tufanın uğultusunu vınlarken; Kadim Ezidi Halkı yeni katliamların eşiğindedir. Bazılarınca “belki korunuruz” umudunun kavını can evinde yakmışlardı. İşte tam da burada Seyit bir düşbazın derin görüsüyle Muş zindan çukurunda şöyle haykırmıştı Kadim Halka “Aram yazgısının ilk işaretlerini Güney kapısından gelen BAZIRGANLARDA gördü. ‘Satmak’ gibi anahtar bir sözcükle girdiler Aram’ın kapılarından…” Devamında ise uyarır ve “satmak öyle bir bilgidir ki her şeyi pazara çıkarır. Bir şey kalmayınca da kendini…” der ve isyan çiçeği açar yattığı ranzasından.

Bazırganlar bilgiyi kirletedursun ve “Cinayet Şurekaları” na yol veredursun; Seyit düşüne devam eder. Kale Zerdaşt’ten miras aldığı ve yoğurduğu iyi düşünce, iyi söz, iyi eylem” hakikat hamurunu habire kabartır, yol gösterir, dil ve avaz olur. Yolunu şaşırmış dört bir yandan çevrilmiş Melek-e Tawus halkına şöyle der: “Kimse başladığı yeri, başlangıcı unutmasın. Aramiler Dağ’ın çocuklarıdır. Dağlıdır. Dağ başladığınız yerdir. Nereye giderseniz gidin, nerede yaşarsanız yaşayın yüzünüzü dağa dönmeyi unutmayın. Dağ size gerekli olanı hep söyler. Bütün bilgiler kirlendiğinde, satıldığında bile dağ durduğu yerde olacaktır. Dağın bilgisine ne Hükümran Kahhar’ın ne de başkalarının gücü yetmez. Çünkü dağ Hükümran Kahhar’dan eskidir. Aramdan da eskidir, ilktir! Dağı unutmayın! Dağ sizin yolunuzdur. Her kavmin bir yolu, bir yazgısı, bir başlangıcı vardır...”

Bu sesi, bu avazı sanki yediden yetmişe tüm Ezidiler duymuşçasına; satanların verdiği bilgilerin kirliliğinde Kadim Melek-e Tawus Halkı bir bütün satıldığında zamansız bir his ile çağrıyı duyumsamış yönünü Şengal’e dönmüş gibidir. Ve devamında umut ışığı olur. Derin bilgisiyle yaralarına merhem çalar: “Büyük ve kudretli olandan korkmayın. Dahilimizdeki zerre, büyük, silahlı, atlı sürülerden daha güçlüdür. Küçüklük zayıflık değil! ZERRE büyür derya olur…” der ve güncelimize bakar. Tam da bu zaman diliminde Şengal Dağı’nın heybetine sığınan Ezidi Halkını korumaya yeminli “Bir Avuç” gerillanın baş eğmez, boyun bükmez, IŞİD çete saldırılarına geçit vermez yamansı, destansı direnişine değinir gibidir.

Satanların bıraktığı yerde, Kadim Ezidi Halkına kol kanat geren Derweşe Evdi’nin ardıllarından bahseder. Direnenlerin ışığından kamaşan gözleriyle kaçıştı IŞİD çeteleri. Canlar Utu Şamaş olup ışınlarını yağdırmadı mı, Ahura Mazda kanatlarını Melek-e Tawus’a taktırıp kol kanat germedi mi? Koyu karanlığa mahkum; ışığa, nura, ateşe düşman IŞİD kopukları renkliliği, yaşamı soldurtmak için bir kabus gibi hortlatılmadılar mı? Seyit, önceden bu güruhun iç yüzüne şöylece ışık tutar gibidir. “Çok olanı yiye yiye tek yapmak için geldiler. Çokluğun güzelliğini ölümcül kıyımlarda itlaf ettiler. Zararsız bilinmezlikleri korkunun rahmi eylediler. Hayatın suyu, yaşamın yerine kılıç koydular. Soy ve kılıç için yaşanmasına iman eylediler.

Yaşama ve hayata iman edercesine hayinlik ettiler. Ve kendileri gibi olmayanı imanın şartı gibi biçip geçecektiler… Gerçekten urlaşmış bu kötülük doğaya düşman, tek renge meftun yarasa ruhlular her şeyden önce yaşamı vurdular. Namazın sırrını bilmeden ardı sıra namaza durdular huşu ve vecd içinde.

Seyit tam da burada (Ejder Tableti) hüzünle dolar. Kıvranır ranzasında. Alnından öbek öbek ter iner, bulanır, kıvranır, kıvrılır kuytusunda. Zar zor konuşur ve güç bela şöylece açımlar sırrın devamını: “Çölün bütün boşluklarını kumlardaki yalnızlığı, kuruluğundaki çoraklığı bir kimlik olarak kılıçlarında taşıyor. Kılıçlarını bütün zayıflıklarını güce dönüştüren bir yaradılış kitabesine dönüştürüyorlardı.

Kılıç kanla besleniyor. Kudret kıyılan canlarla büyüyordu. Her kılıçta gizlenmiş cinayetlerin ve hesapsız katliamların tarihi yazılıydı. Her kılıcın şekli başka bir kıyım hikayesinin tarihiydi…” der ve hüzne boğulur Seyit. İçi daralır, başı dolanır. Biraz da sitem eder, Kerbela şehidi İmam Hüseyin’in rahlesinden ders almış gibidir. “Ne mazlum ol ne de zalim!” der ve yakınır öykülerin satır aralarında. Ama gene ses olup çığırır. “Herkesin masum olduğu bir yerde tek başına bir zalim yeterdir bozmaya; iyi ne kadar çok ve engin olsa da “Tüm bilgelerin sırrına banmış gibidir Seyit.

Masumluk iyidir amma tek başına savunmasız oldu mu kurbanlık koyun olduğunu, kurtların sofrasına kebap olmak anlamına geldiğini söyler. Çünkü Seyit her şeyden evvel 22 yıldır Hükümran Kahhar’ın esiridir. Her gün içini eşip durur. Bir onlar bilir zulmün cenderesini, acısını bir o çeker derinden derine sızısını sancısını.

Onun için “satma bilgisi”nin yayıldığı “Güney Kapısı”nda olacakları önceden haber verip şöyle ekler:

“Hükmetme  bir ırza geçme, tecavüz biçimidir. Zorun, zorbanın kendini var etme biçimi tecavüzdür. Tecavüz ve ırza geçme paramparça etmenin; yok etmenin, yıkımların en büyüğü olduğunu, birleştirdiği bu derin kötülüklerden çıkan bir bilgi olduğunu fark edince böyle başladı Hükümran Kahhar…”

Gerçekten öyle olmadı mı Şengal’de? Öyle değil mi? Erkekleri öldürülen, çocukları dağlarda açlığa, susuzluğa terk edilen yeni Kerbelalara zemin olan Şengal eteklerinde, köylerinde el konulan, ırzına geçilen, cariyeleştirilen Ezidi kadınlara yapılanlar, din, iman ve Allah adına yapılmadı mı?

Zifiri karanlık köpüre dursun tam da bu kaviste mahşeri sessizliğin vicdanı olur. Umut olur Seyit. Kurtuluş yolunu gösterirken:  “Eğer bir gün kudrete, yaşama, sevgiye dair bugüne kadar yaşadıklarınıza dair bilgiye veya yola ihtiyacınız olursa bu dağların koynunda gizlidir sizlere yol gösterecek olan. Bundan sonra mihmandarlarınız düşbazlar ve gecebazlardır. İçinizdeki insan yanınızı terk etmedeğiniz müddetçe yaşayacaksınız.    

Ağlamayın, yakınmayın! Direnmenin bilgisini edinin. “Hükümran Kahhar’ın gücü kötülükse sizinki güzellik ve iyiliktir…” der. Ve olanca içselliğiyle şefkat katarı olup varır Şengal Dağı’na. İnanca direnişi, dirilişi, insanca yaşamayı, kendi olmayı salık verir dağın sırrından dağ çocuklarının sevgisinden ve dört parçada atan yüreğinden haberdar kılar. Ve ZERRE’yi küçümsemeyin der.

Şimdilik Kutsal Şengal Dağı’ndan ayrı düşen Melek-e Tawus’un halkına şöylece teselli verir gibidir Seyit:

“Yol gitmek her zaman bir şeylerin aranması değil bulmanın çağrısıdır. Bulmak aramakla değil! Kendini göstermekle mümkündür. Onu görecek göz, işitecek kulak, dokunacak el, duyacak yürek bulduğunda ortaya çıkardı. Böyle bir diyar ancak yitikliğin bilgisiyle var olabilirdi. Yitmek; kaybolmak, yok olmak değildi. Bir ahunun gözlerine sürülmek, bir yaprağın damarında gezinmek, kuş kanadının çırpıntısına sirayet etmek, kelebek kanadında ürpermek… Her şeyde var olmak demektir…”

Evet gerçekten Ezidilerin katettiği yol bir şeylerin aranması değildi. Bulmanın çağrısıydı. Bulmak, aramakla değil, her şeyden evvel kendini görünür kılmakla mümkündü.

Her şeyde aynı Seyit’in diline doladığı Sır Tabletleri’nin gizemli akışına akadurmakta, zaman kelime kelime, cümle cümle Seyit’in dediğini doğrulamakta. Yeter ki biz Seyit’in kaleme aldığı “ARAMİ TABLETLERİ”nin sır şifresini çözebilelim. O zaman göreceğiz ki, Şengal Dağı eteklerinde yankısını bulan; kılıç, kıyım, katliam hakikati boy verir, kendini görünür kılar öykülerinde. Ve Seyit sanki görmüşçesine, satırlara dökmekte. Bizlere “oku ve tedbirini al!”demektedir.

Sözün özü her ne kadar ARAMİ TABLETLERİ’nin deryasından birkaç damla söz ve satırı kağıda dökmeye çalışsam da bu buz dağının görünen yüzüdür ancak. Sır tabletleri bir o kadar derin, dipsiz ve nihayetsiz…

En iyisi SEYİT OKTAY’ın sır dolu satırlarına kulak vermeye, bu satırları bir kez daha okumaya davet edeyim. Eğer bir daha okursanız veya okumadıysanız da bahsettiğim aralıkta okursanız eminim, göreceksiniz ki karşınızda Ejder’ine binen bir kehanet avcısıdır. Ve bir Haberci’nin işleyen kalemi, konuşan dili olan Seyit sizleri o gizin ve gizli dünyanın içine çekecektir. Arayışınıza dil, nefesinize soluk, sesinize bir ARAMİ TABLETLERİ olacaktır. Herkese iyi okumalar dileğimle, kendisi halen İstanbul Ümraniye E-Tipi Hapishanesinde çile doldurmaya devam etmektedir.

Yılmaz Yürek

D- Tipi Kapalı Cezaevi/DİYARBAKIR