Ayrık otları, gözyaşına sığanlar ve Kürt arkadaşları olanlar – Gökçer Tahincioğlu

Aykırı bir sese, bir yazıya, bir şarkıya can veren ve onlara kulak verecek insanlar var ve hep buradalar…

Anlamak istemediğinde duymamak kolaylaşır. Ya da inanmamak duyduğuna…

F tipi cezaevlerine karşı 2000’de başlatılan açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri sürerken, devlet ve hükümet cenahından yine bildik açıklamalar yapılıyordu:

“İçeride vitamin alıyorlar, yiyorlar, bir şey olmaz, merak etmeyin…”

O dönemde eylemlerin herhangi bir ölüm olmadan sonuçlanmasını isteyenler, en çok bu algıyla mücadele ediyordu. Daha dört yıl önce, 1996’daki ölüm orucu eylemlerinde benzer söylemler tedavüle sokulmuş, yalan olduğu ise ölümlerle anlaşılmıştı ama hâkim düşünceye yaslanmak yetiyordu.

Oysa, benimseyin ya da benimsemeyin, insani bulun ya da bulmayın uzun yıllardır bu coğrafyada ölüm orucu, sesini duyurmak, taleplerinin duyulması için son bir yöntem olarak uygulanıyor. Onlarca insan bu nedenle yaşamını kaybetti ya da yaşamını tek başına sürdüremez hale geldi ama manzara değişmiyor. Son noktaya kadar kayıtsız kalınması, basit taleplerin ne olduğunun bile en son noktada dinlenilmesi.

* * *

Hâkim düşüncenin bir ucundan tutmak, o düşünceyi kendine pelerin yapmak kolaydır ama kahramanlık öyküleri buradan çıkmaz.

Ve bu memlekette başına gelebilecek ne varsa, hepsini göze alarak söyleyebilenler de var.

Kitaplarıyla, şiirleriyle, şarkılarıyla bunları söyleyenler, baskıyı, zulmü, işkenceyi teşhir ederek gerçek bir tarih yazarlar. Bedel ödemeyi göze alanlar, bedel ödeyenler.

Grup Yorum, işte bu listenin başlarında yer alır.

12 Eylül rejimini de 90’ların karanlığını da cezaevlerini de işkenceyi ve zulmü de şarkılarıyla teşhir eden grubun geldiği noktayı, çizgisindeki değişiklikleri sevmemek, beğenmemek mümkün elbette. Ama Grup Yorum’u yok saymak mümkün değil.

1985’te kurulan, kurulduğu günden bu yana onlarca sanatçının can verdiği grup, her dönem baskı altındaydı.

Üyeleri bazen işkence gördü, bazen tutuklandı, bazen yasaklandı.

Albümleri toplatıldı, engellendi.

Üyeleri bekaret kontrolünden geçirildi, işkencede kulak zarları yırtıldı.

400’ü aşkın davaya hedef oldu Grup Yorum üyeleri.

Çalıştıkları kültür merkezi defalarca basıldı, enstrümanları kırıldı, dağıtıldı.

İsimleri arananlar listesinde yer aldı, konserlere çıktıkları dönemde.

Grup Yorum’un tutuklu üyeleri, şimdi, cezaevinde açlık grevinde… Grup Yorum üyelerinden Helin Bölek 128, İbrahim Gökçek 132, Barış Yüksel 133, Bahar Kurt 137, Ali Aracı 61 gündür sürdürüyor süresiz açlık grevi eylemini.

Talepleri basit; çalıştığımız kurum basılmasın, konser yasakları kaldırılsın.

Haklarında açılan davalarda adil yargılanmayı istiyor Grup Yorum’un üyeleri, listelerden isimlerinin kaldırılmasını talep ediyor.

Kilo kayıpları endişe verici noktaya ulaşmış durumda. Artık harekete geçilmesi gereken bir sınıra gelmiş durumda eylemleri.

Tıpkı ölüm orucu nedeniyle ölenlere yazılmış şarkılarındaki gibi:

“Ne kadar da ufalmış bedenin, gözyaşıma sığdın sen…”

* * *

Hakim düşüncenin bir ucundan tutuyorsanız eğer, konuşmak kolaydır.

Bazılarının ise kendilerini anlatabilmek, sözlerinin anlaşılabilmesi için uzun yıllar beklemesi gerekir.

Yazar Aslı Erdoğan, anımsanacaktır ya da muhtemel ki hiç anımsanmayacaktır, hakim düşüncenin sokağından geçmeyen dört köşe yazısı nedeniyle 4,5 ayını cezaevinde geçirdiğinde çıkan seslerin benzerleri duyuluyor yine.

Bu kez gerekçe yurt dışında verdiği bir röportaj…

Neden yurt dışında kalmayı tercih ettiği sorunsalı şöyle dursun, Aslı Erdoğan’ın söyleyip söylemediği bile belirsiz olan ve söylemediği anlaşılan sözleri, linç edilmesinin gerekçesi.

Başlığa taşınan, söylenmediği anlaşılan cümleler, “İlkokuldan itibaren Kürt nefretinin aşılandığı” tartışmasını içeriyor.

Sosyal medyadan verilen yanıtlar ufuk açıcı!

“Kürt diye bir şey bilmezdik…”, “O zamanlar birdik, hepimiz zaten Türk’tük…”, “Emperyalizmin piyonu olan Kürtler’den nefret ediyoruz, Kürtler’den değil…”, “Alt kimliklere ayırarak bizi bölmeye çalışıyorlar…”

Muhtelif tepkilerin içeriği aynı… İçi boşaltıla boşaltıla zamanında ve yerinde kullansanız dahi artık para etmeyen milliyetçiliğin arkasına gizlendiği emperyalizm kavramı, farkında olmadan yapılan ayrımcılığın bilince bürünmüş halleri, madunun konumunun kendinden kaynaklı olduğuna inanmasını isteyen tepeden tırnağa beyaz bir pürüzsüzlük…

Eğlenceli tepkiler ise “Nobel mi almak istiyor?” diye bitiyor.

Asıl ve görülmek istenmeyen mesele, Aslı Erdoğan bu sözleri söylesin ya da söylemesin Kürtler’in, Aleviler’in ve yanına sıralanabilecek bir sürü farklı kimliğin ne denildiğini şıp diye anlaması.

Aransa derslerden, kitaplardan da örnekler bulunur bulunmasına da “biz okulda böyle görmedik” sözlerinin anlamı yok. Örnekler sıralanabilir fazlaca ama dört yanından nefret söylemi ve eylemi ile kuşatılmış çocukları anlamak için fazlasına da gerek yok…

Sadece anlayanların ve ne anladığını anlatmak isteyenlerin derdine biraz olsun kulak verilse, kimliğini gizlemek zorunda kaldığını, korktuğunu, ayrımcılığa uğradığını söyleyenlerin sözüne dikkat çekilse yok saymanın bin bir alameti de anlaşılacak kolayca.

Evrensel olarak bir ülkedeki farklı kimlikleri korumak için geliştirilen, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” düzenlemesinin, istisna davalar dışında, bu ülkede Kürtler’in, Ermeniler’in, Aleviler’in, Yahudiler’in, Romanlar’ın, yanlarına sıralanabilecek diğer kimliklerin haklarının korunması için uygulanmamasından hareket edilebilir misal…

Ya da edilemez, değil mi? Ne de olsa hiçbiri yoktular!

Bu düşünceler, bu olanlar yok. Sadece istenileni söyleyen ve her söyledikleri bu yüzden tereddütsüz doğru kabul edilen, varlığı belirsiz Kürt, Alevi arkadaşlar, yengeler, uzak akrabalar var…

Ama bitmez öyküler…

Bütün bunlara rağmen aykırı bir sese, bir yazıya, bir şarkıya can veren ve onlara kulak verecek insanlar da var ve hep buradalar…

Kaynak: t24