BİR TUTUKLANMA HİKAYESİ ve… Ben arkadaşlarımla bol bol kitap okuyacaktım...

 

 

"O gece Yeşilköy havaalanındaki hücrede kaldım. Hücrede o kadar çok pire ve bit vardı ki anlatamam. Habire üzerimden bir taraftan öteki tarafa zıplatıp, duruyorlar. Pislik ve kirden öyle beslenip, büyümüşler ki, abartmıyorum, nerdeyse sivrisinek büyüklüğündeler..."

Kürt halkının bilinen o kara tarihi olan,1999 ile başlayan ve hepimizin oldukça yoğun bir şekilde yaralarımızı sarmaya, direnmeye çalıştığımız bir süreç. Öyleki, bazen iki sayfa kitap okumaya zamanımız olmuyor. O yüzden, etrafımdakilere zaman zaman ‘’Ben cezaevine girip, orda arkadaşlarımla bir süre kalıp, kitap okumak istiyorum’’ diyorsam da her kes şaka söylediğimi düşünüp, alay edip geçiyordu benimle. Bense bütün kalbimle bu dileğimi hep tekrarlıyorum.

Nihayet dileğim kabul oluyor ve...

Alman kadın arkadaşım ile 2003 yaz tatiline gitmeye karar verdik. Ağustos ayı. Biz İstanbul havaalanında giriş kontrolündeyiz. Alman arkadaşım benden önce pasaportunu kontrol ettirip, geçti. Sıra bana gelince, polis bana bakıp, ‘’Sizin bir vukuatınız var. Siz bizimle geleceksiniz’’ deyince; ben de şaşkınca polise bakıp, ‘’ne vukuatım olacak ki?, benim hanlarım – hamamlarım yok ki; vergi kaçakçılığım olsun’’ deyip, işi şakaya vuruyorum. Ama polis ciddi ciddi bizimle gelin deyip, beni bir odaya götürüyor. O gece Yeşilköy havaalanındaki hücrede kaldım. Hücrede o kadar çok pire ve bit vardı ki anlatamam. Habire üzerimden bir taraftan öteki tarafa zıplatıp, duruyorlar. Pislik ve kirden öyle beslenip, büyümüşler ki, abartmıyorum, nerdeyse sivrisinek büyüklüğündeler... Hala hatırladıkça, tüylerim diken diken oluyor. Hiç unutmuyorum. Sabaha kadar sinek kovalar gibi, gazete ile üzerimden pireleri kovalamaya çalıştım. Sabah beni oradan alıp, İstiklal caddesindeki Terör ile mücadele şubesine götürdüler. Ama yoldan giderken sürekli bana ‘’eğer cezaevinde adli suçlular bölümüne giderseniz, çabuk bırakılırsınız ‘’şeklinde teklifler yapıldı. İstiklal caddesindeki şubede de yine 3 gün ve gece hücrede kaldım. Hücre temizdi. Bir kişilik deri ranza ve bir tane yün battaniye vardı. Hücre bodrum katında olduğu için sürekli lambalar yanıyordu. O yüzden ben ne zaman gündüz, ne zaman gece olduğunu şaşırmaya başladım.

Orda her sabah bir parça ekmek, birkaç tane siyah zeytin ve biraz beyaz peynirden ibaret bir kahvaltı veriliyordu. Ama ben hiç bir şey yemiyordum. Gelen avukattan süt almasını rica ettim. Avukat sütü getirdi. Ama avukat gidince, o sütü benden aldılar. Ben yine inadım inat, hiç bir şey yemedim. Hatta gazetede benim açlık grevine girdiğim yazılmıştı. Geldiğimde arkadaşlar ‘’yemek ne yapacaksın? Sen orda bol bol sinek yemişsindir!’’ şakasını yaptıklarında, havaalanı hücresindeki pirelerle bitler aklıma geldi ve iğrenmekten irkilerek, güldüm.

Beni niye tuttuklarını, bana soruyorlardı

Tek kişilik kaldığım hücreden, üç gün boyunca beni her gün büyük bir odaya götürüyorlardı. Yuvarlak masa soruşturması... Yuvarlak büyük bir masa ve etrafında toplanan 6- 7 kişi sürekli bana sorular soruyor ve sanki beni niye tutukladıklarını bilmiyorlarmış gibi, benim niçin tutuklandığımı kendilerine anlatmamı istiyorlardı. Tabii onlar sordukça, ben de onlara aynı şekilde farklı sorular soruyordum. Nihayet bazıları 6 sene Almanya’ya gelip, kriminal polislik  çalışması hakkında eğitim gördüklerini, Almanca öğrendiklerini ve benzeri şeyler anlatmaya başladılar. Bir ara birisi ayağa kalkıp, ‘‘güya biz seni sorguluyoruz ama, aslında sen bizi sorguluyorsun. Biz senden hiç bir bilgi alamadık, ama sen bizden bir sürü bilgi aldın’’ dedi. Velhasıl 3.gün beni nöbetçi hakime götürdüler. Ama benim tutuklanacağımı her kes önceden biliyordu. Yalnız hepsinin üzüntüsü, benden bekledikleri veya umut ettikleri bilgileri alamamış olmasıydı. Hakim de zaten önceden hazırlandığı şekilde, biyografime dair bilgilerimi sorduktan sonra, terörist örgüt üyeliğinde tutuklanmama karar verdi.

Nihayet cezaevindeyim!!!

Hakimin verdiği tutuklanma kararından sonra, beni İstanbul, Bakırköy kadın - çocuk tutuklu cezaevine götürmek için arabaya bindirdiler. Yol boyunca yine 3 gün boyunca tekrarladıkları gibi, illede adli tutukluların koğuşuna gitmem için ısrar ettiler. Ama ben Nuh dedim, Peygamber demiyorum. ‘’Beni hangi örgüte üye olmakla suçlayıp, tutukladıysanız, onların koğuşuna gideceğim!’’ diye dayattım ve mecburen beni arkadaşların koğuşuna verdiler. İlk gece Türk solu kadın koğuşunda kaldım. Ama arkadaşlar bizden bir arkadaşın geldiğini, ancak kim olduğumu merak edip, bir kattan alt kata camdan bağırarak ‘’heval çalışan mısın?, Welatparez misin?’’ sorularını soruyorlardı. Aslında sesler bana tanıdık gelse de, konuşanların kim olduğunu tam kestiremiyordum. Sabah olunca beni arkadaşların olduğu koğuşa verdiler. Koğuştan içeri girince, önce hepimiz bir şok yaşadık. Çünkü koğuştakilerin çoğuyla birbirimizi tanıyorduk. 2002 seçimlerinde birlikte İstanbul GOP’da(Gazi Osman Paşa) çalışmıştık. Tabii seçimlerden sonra hemen hemen bütün çalışanlar tutuklanmış ve arkadaşlara ‘’uzun süre kara gömme’’ ve benzeri çok ağır işkenceler yapılmıştı. Bu yüzden de sağlık durumları çok kötüydü. Birbirimizle sarılıp, hasret gidermeden önce her kes bir ağızdan ‘’senin burda ne işin var?’’ soruları başladı. Ama ben halimden memnun ve sevinçle ‘’sizin ne işiniz varsa, benim de o işim var!’’ dedim. Demem o ki, nihayet o şaka sanılan dileğim gerçek olmuş ve ben arkadaşlarımla artık bol bol kitap okuyacaktım... Gerçekten de öyle olmaya başladı ve günün birinde Gülazer Akın ile o zaman Gebze cezaevinden Fatma arkadaş tedavi olmak için İstanbul’a, yani kaldığımız cezaevine getirildiler. Ben kendimi çok mutlu hissediyor; her gün kitap okuma, değerlendirme ve benzeri şeyler devam ediyor... derken günün birinde ‘’arkadaşlara, bugün hava çok güzel ve ben havalandırma sürecinde Deniz kenarına gideceğim’’ deyip, havlumu omuzuma atıp, yürümeye başlayınca her kes şaşırıp, kaldı. Benim delirdiğimi sanıp,’’Hevale Gül burda deniz yok. Sen nasıl denize gideceksin? Hem de yukardaki gözleme kulübelerinde askerler var. Onlar seni görürler. Yapma, etme’’ diyorlar ama, ben aklıma koymuşum, deniz kenarında güneşleneceğimJ) derken çıktım ve yere battaniyeyi serip, iki saat güneşlenip, içeriye geldim. Tabii bu Deniz kenarında güneşlenmekten sonra, ben kendimi çok iyi hissediyordumJ). Aslında umutlarımı, hayallerimi kimsenin benden alamayacağını kendime de kanıtlamıştım. Gözlerimi kapatıp, denizin hışırtısı ve ılımlılığını, dalgaların yumuşaklığını ayaklarımda hissetmiştim. Hayal benim, kimse benden hayallerimi alamamıştı bugünkü gibi... Sonrasını anlatmaya hiç içim razı değil. Çünkü, günün birinde kapıyı açıp ismimi çağırdılar ve ‘’ siz serbestsiniz gidebilirsiniz’’ dediler. Bu sefer ben üzüntüden perişan, harap, sürekli ağlıyorum... Çünkü uzun bir süre arkadaşlarımla cezaevinde kitap okuma hevesim kursağımda kalmış, kısa sürmüştüL(. Ben ‘’yerime bir başkasını çıkarın. Hasta arkadaşlardan birisini mesela...’’ dedimse de tabii ki bana sormadan beni tutukladıkları gibi bu sefer de cezaevinden apar – topar çıkardılar. Çünkü o gün Erdoğan’ın Almanya’ya ziyareti vardı ve bir Alman vatandaşı cezaevinde tutulamazdı...

Ben terörist

Cezaevinden çıkardılar ama, bu sefer de beni bir misafirhaneye götürdüler. Çünkü, ülkeyi terk etmem gerekiyormuş. Hani ülkeyi bölmeye çalışan teröristmişim yaJ)... Bana yurtdışına çıkmam için uçak bileti bulunana kadar, 3 gün de orda kaldım. Misafirhane tamamen bir işletme, ticaret mekanıydı. Kadınlardan farklı şekilde yararlananlardan, uyuşturucu satmaya varana kadar, her türlü kirli iş yapılıyordu. Bir de giriş kapısının duvarında misafirhanedekilerin isim listesi vardı. Listenin en üst kısmında benim ismim ve karşısına ‘Terörüst’ yazmışlardı. Ben, siyasi yapımdan dolayı Terörüst olmuştum. İşte o yüzden, bu Terörüst kelimesini çok seviyorum. Çünkü, benim dışımdakilerin hepsinin isminin karşısında fuhuş yapan; yaptıran veya dolandırıcı/hırsız yazılıydı.

İşte bir hikayenin ve kitap okumak için yapılan duaların sonu... Ama hala o anları anımsıyor ve bir dakikasını dahi zayi etmek istemiyorum. Çünkü bu vesileyle, orda çok değerli insanlarla, cezaevi duvarları ve atmosferiyle tanışabildimJ). Bu tutuklanma hikayemi bir türlü şimdiye kadar yazamadım ama senelerdir anlata anlata bitiremiyorum. Aynı 2 ay askerlik yapanların anlatmakla bitiremedikleri askerlik süreci gibi. Halbuki 2 sene askerlik yapanlar iki - üç cümleden fazla anlatacak bir şey bulamazlar.

Hadi gidelim ev baskınına!!!

Ama o üç gün soruşturma zarfında hiç unutmadığım bir gözlemimi de yazmak istiyorum. Beni hücreden alıp, yine soruşturma odasına götürdüler. Oda oldukça büyük ve bir çok dolap var. İçeri girdiğimizde, iki genç kadın dolaplarda bir şeyler aramakla meşguldü. Benim varlığımdan hiç rahatsız olmadılar. Çünkü ben zaten onların tutsağıydım ya...Kızlardan biri çok heyecanlı ve poşet torbaya bir kaç kitap ile üç renkli puşuları yerleştirerek, ‘’hadi gidelim, ev baskınına!... Bakalım tutuklamak için evinde yeterli delil varmıy mış, yokmuy muş?’’ diyerek gülmeye başladı. Konuşmalarından anladım ki, Gazi Osman Paşa’da bir eve baskına gidiyorlar ve o evde tutuklamak istedikleri şahsın evinde yasak kitap ve materyal bulunduğunu ispat etmek için, kendi dolaplarında bulundurdukları kitap ve puşuları beraber götürüyorlardı... O üç günlük izlenimimden kısa bir kesit de yapılacak ev baskınına dair polisin bu eylem hazırlığı oldu.

Diğer izlenimlerimi belki ilerde yine yazarım kim bilirJ) derken zaman geçiyor ve bizler her yeni gün ile büyüyor, öğreniyor, mücadele ediyor ve yenilmiyoruz. Çünkü, sonra tekrardan ayağa kalkmak, hayata yeniden sarılmak gerektiğini biliyoruz. İnsan çok güçlü bir varlık olduğu için, bir şekilde hayatta kalmayı ve her şeye rağmen yaşamayı beceriyor. Geçen zaman zarfında yaşadıklarımızın bizi daha çok güçlendirmesine şahit olduk hep birlikte. Çünkü, bizler büyük bir aile gibi dertlerimizi küçültüp, sevinçlerimizle direncimizi yücelttik. Arkadaşlarımızla bir arada olamamakla birlikte, gönülden gönüle giden o görülmez yolları keşfedip, bulmamızın tecrübesini kazandık. Hep insan kalmayı, geçtiğimiz sınavlarla kanıtladık.