Çocuklar yararına kopsun kıyamet!

Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı diyor ki; "Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun, bizim yargıçlardan, yargı mensuplarından beklediğimiz budur. ‘Şu ne der, bu ne der, adliyeye gelen insan şöyle telkinde bulundu, şu nasıl bakar, nasıl değerlendirir, bu konjonktüre uygun mu?’ Arkadaş, yargı konjonktüre bakmaz, yargı hatıra bakmaz, yargı birilerinin dediğine bakmaz. Yargı dosyaya, vicdanına, hukuka, Anayasa’ya bakar. Bizim beklentimiz budur. O yüzden adalet yerini bulsun, ne olursa olsun. Yargı mensuplarının yanında HSK vardır, bu millet vardır. Hiç kimsenin tavsiyesine, talimatına, telkinine bakarak değil, dosyaya bakarak vicdanınıza göre karar verin ve 83 milyon huzur içerisinde geleceğe daha güvenle baksın."

TUTUKLAMA İSTİSNA OLARAK DEĞERLENDİRİLECEK!

"Kim olursa olsun, ne olursa olsun hukuk güvenliğini bu anlamda vatandaş lehine koruyacak, tutuklamaların keyfiliğinden uzak, tutuklamayı istisna olarak değerlendiren, hukuk güvenliğini daha da güçlendiren uygulamaları hep beraber sağlayacağız."

 

 

 

Adalet Bakanı'na sesleniyorum;

Sayın Bakan çok alametler belirdi, kopsun kıyamet. 

Sizin sorumlu olduğunuz bakanlığa bağlı hapishanelerde 12-17 yaş arası 3 bin çocuk var, yılda yaklaşık 11 bin çocuk hapishanelerle tanışıyor Sayın Bakan, kopsun kıyamet.

 

 

 

Ceza infaz sisteminde çocuğun durumu cehennem yeri gibi. Çocuk oldukları için farklı uygulamalar söz konusu değil. Tıpkı büyükler gibi bir hapishane işleyişine sahipler. Çocuk olduklarını ya görmezden geliyorsunuz ya da bu şekilde bir iyi sonuç alınabilecekmiş gibi bir hayale kapılıyorsunuz. 

Birçok ilde hapishanelerde çocuk koğuşu denen bir bölümde kalıyorlar. Avrupa cezaevi kuralları gereği ve çocuğun yüksek yararı ilkesi göz önüne alındığında bu kabul edilebilir bir durum değildir. Şakran, Silivri, Sincan ve Maltepe gibi kampüs hapishanelerinde çocuk hapishaneleri yaptınız, buralar şehirden uzak. Rehabilitasyonda ilk kural ailesine, arkadaşlarına ve avukatına erişimdir. Kampüs hapishaneleri bu açıdan insan haklarına, hele çocuk haklarına çok aykırıdır. 

Kapasite çok fazla, ortak alanlar yeterli değil. Uzman ve çocuk psikolojisinden anlayan personel sayısı oldukça az. Hatta 70 ilin hapishanesinde çocuklarla ilgilenebilecek kapasitede uzman yok. Çocuklar infaz koruma memurlarına emanet. Oysa bu memurların büyük bölümü işini sevmeyen, eğitim seviyesi hâlâ düşük, çocuk psikolojisini bilmeyen insanlar. 

Çocukların anneleriyle hiçbir temas olmadan tel örgünün arkasından yapılan görüş, onur kırıcı, hiçbir iyileştirici yanı olmayan çok zalimce bir uygulamadır. Hapishanedeki çocuklar, tıpkı yetişkinlere uygulanan infaz rejiminde olduğu gibi yakınlarıyla ayda 3’ü kapalı 1’i açık olmak üzere, 4 kez görüş hakkına sahip. Cezaevindeki çocukların bütün görüşmelerinin açık görüş olması gerekir. Bu hemen uygulanabilecek bir işlem ve çözülebilecek bir sorundur. 

Çocukların yaklaşık 150 kadarı kız çocuk. Kız çocuklarda oran daha düşük. Tabii az olmaları iyi gibi görünürken bir taraftan da başka dezavantajları var. İçerideki infaz sırasında geçirdikleri süre içinde çeşitli uygulamalarda sayı azlığının negatif bir etkisi de oluşuyor. Mesela sosyal etkinliklerde kız çocuk az olunca o etkinlik yapılmayabiliyor. Kız çocuklar için özel yapılmış bir hapishane de yok. Bütün çocuk hapishaneleri erkekler için yapılmış durumda. Bu yüzden kız çocuklar kadın hapishanelerinde yaşıyorlar.

Ve daha acıklı olanı sayın Bakan, hapishanelerinizde 700 bebek var… Kopsun kıyamet, kopsun!

0-6 yaş anneleriyle kalan bebek ve çocuklar. Şartlar çok kötü. Fiziksel ve ruhsal gelişimleri için uygun değil. Yapılması gereken annelerin ev hapsine alınmasıdır. Bu sisteme geçilmelidir. Oyuncaktan yeterli beslenmeye ve güvenliğe kadar çok fazla problemleri var. Bir kısmı içeride doğuyor ve aslında bu büyük bir suç! Bu çocuk sayısında da çok büyük bir artış var. Geçmişte 150-200 arasında olan bu sayı bugün 700’e ulaştı. Bu inanılmaz bir rakam, Avrupa’daki bazı ülkelerin toplam mahpus sayısı neredeyse. Bu bebek ve çocuklar hapishanelerde yaşıyor. Fiziksel ve ruhsal olarak zarar görüyorlar, tükeniyorlar, yaralanıyorlar.

Umutları ertelenen çocuklar için kopsun kıyamet.

Hapsetmeyi çok seviyorsunuz, sanki hapsedince her şey çözülecekmiş gibi bir duygunuz var. Oysa niye hapsettiğinizi çok iyi bilmemiz gerekiyor, yoksa bu bir ‘intikam’ almaya dönüşüyor. Şunu demek istiyorum, eğer hapsettiğiniz çocuğun oraya gelme koşulları aynı kalıyorsa, yoksulluk, eğitimsizlik, istismar vb. bir de üstüne sadece hapsedip, hapishane koşulları bir rehabilitasyona uygun değilse, günü gelince ‘hadi güle güle’ diyorsan o değişmeyen ortama, hatta artık daha da kötü ortama (çünkü artık çocuk damgalanmış durumda) yolluyorsan. Zaten tam da bu nedenle çocukların tekrar suçla ilişkilenip hapishaneye geri gelmeleri yüzde 50 civarında. Korkunç bir durum bu.

 

 

TOPLUM TEMELLİ REHABİLİTASYON MERKEZLERİ KURULMALI

‘Çocuk Hapishaneleri Kapatılsın!’ Adalet Bakanlığı romantik bulmuştu bu önerimizi, halbuki birçok ülke çocukları adalet sistemi içerisinden çıkarmayı başardı. Çocuk ve Gençlik Suçluluğu diye ayrı bir birim kurdular. Bu birimi de sosyal hizmetlere bağladılar. Yani Adalet Bakanlığı yargılamasını yaptıktan sonra çocuklar sosyal hizmetlere teslim ediliyor. Ve çocuklara suçlu gözüyle değil, ‘Ortada bir problem var bunu çözeceğiz’ mantığı ile bakıyorlar. Çocuk hapishaneleri kapatılsın derken, "çocuklar suçla ilişkilenip dursun biz de görmezden gelelim affedelim" demiyoruz ki. Çocuğun suçla ilişkilendiği ortamı ortadan kaldıralım. Paramızı, emeğimizi bu amaca harcayalım. Ve illa çocukları hapsetmemiz gerekiyorsa toplum merkezli rehabilitasyon merkezleri açılmalıdır. Bu merkez de sivil toplum kuruluşlarına açık olmalıdır. Çocukları suçlu gibi görmemeli, onları anlamaya çalışmalı, onlara karşı vicdanlı olmalı. Gelişmiş ülkelerde bırakın ‘çocuk suçlu’ kavramını, ‘suça itilmiş çocuk’ kavramı bile terk edilmiş durumda. Artık ‘adalet sistemi içindeki çocuk kavramı kullanılıyor.

Elimizdeki bütün veriler çocukların içeriye geri dönüş oranlarının çok yüksek olduğunu gösteriyor. Yani içeride bir rehabilitasyon söz konusu değil. Dolayısıyla çocuk gidiyor ve daha ağır bir suç ile ilişkilenerek yeniden geliyor. Öncelikle Adalet Bakanlığı mevcut sistemin yürümediğini, iflas ettiğini, hatta çocuklara zarar verdiğini kabul etmesi lazım. 

Ben bir insan hakları savunucusu olarak bir insanın hapishaneye girmesine karşıyken bir hapishane modeli tarif edemem. Ama Avrupa ülkelerine göre neden en yüksek çocuk mahpus sayısına sahibiz? Neden geriye dönüş oranı başka ülkelere göre bizde çok fazla? Çocuklara yaptıkları şeyin yanlış olduğunu onları örselemeden anlatabilecek bir mekanizma nasıl kurulabilir? Bakanlığın bütün bunları önüne koyması lazım. Yoksa ideal yöntemi ben de bilmiyorum. Ama problemi biliyorum. Bu alanda çalışan herkes deneyimlerini sunmaya hazır. Ama biz bu problemi tartışamıyoruz bile.

 

ONARICI ADALET SİSTEMİNE GEÇMELİYİZ

Nüfusa oranla toplam mahpus sayısı açısından Avrupa’da birinciyiz: Tam 284 bin civarı insan hapishanelerde, bunların 13 bin civarı kadın. Çocuk mahpus sayısında yine Avrupa’da birinci sıradayız.  Evde, okulda olması ve oyun oynaması, kendini geliştireceği yerlerde olması gerekirken, 24 saat kapalı bir kurumda ve ağır şartlarda yaşayan çocuklar. Hiçbir hapishane herhangi bir canlı için uygun değildir, hapishaneler işe yaramaz kurumlardır. İlla hapsedeceksek bu son çare olmalı. Çocuklar için hapishaneler daha fazla suçla tanıştığı, sürekli istismara uğradığı yerlerdir. Çocuk bir kere hapishaneyle tanıştığı zaman tekrarı kolaylaşıyor. 

 

Biz intikamcı adalet, cezalandırıcı adalet uyguluyoruz. Tek başına cezalandırma problemi çözmüyor. Tartışılamayacak kadar açık bir gerçek. Bir çocuk suçla ilişkilendiği andan itibaren çok dikkatli olunmalıdır. Polis son çare devreye girmelidir. Alanında eğitimli çocuk polisi olmalıdır. Çocuk yargılanacaksa çocuk mahkemelerinde yargılanmalıdır. Polis ve gardiyan zorunlu olmadıkça çocukla ilgili ortamlarda bulunmamalı, uzman psikolog ve sosyal hizmet uzmanları görev yapmalıdır.

 

ÇOCUK HAPİSHANELERİ KAPATILSIN!

İşte, o bizi romantik bulan Adalet Bakanlığı’na anlatamadığımız şey de bu. Siz dünyanın neresinde olursanız olun hapishane yapmaya, açmaya, bu yöntemi doğru bulmaya devam ettiğiniz sürece yaptığınız her hapishane doluyor. Ama o hapishaneleri kapatmaya yönelik romantik kararı aldığınızda hapishaneler kapanmaya başlıyor. Çünkü siz parayı, emeği suçun önlenmesine harcamaya başlıyorsunuz.

Hiç romantik diyerek hafife alınacak bir durum değil.

Çok gerçekçi bir istek bu. 

 

Başarabiliriz. 

Şehrin dışında, insanlardan uzak, avukat ve aile erişiminin, sivil toplumun erişiminin zorlaştırıldığı yerler bu hapishane modelleri. Bunlara ‘DEPO’ diyorum. Çünkü mekanlar izole bir yerde ve yarattığı his orada bir insanın yaşayamayacağı hissini veriyor insana. Peş peşe duvarlar, peş peşe kapıların olduğu bir beton yığını... Silivri’de 14 bin kişi, Şakran’da 11 bin kişi var. Yani insanların depo gibi yığıldığı yerler buralar. Depo kelimesini hem mimari açıdan hem de 280 bin mahpusa karşılık 250 psikoloğun bulunması ama 50 bin gardiyanın görev yapıyor olmasından dolayı söylüyorum. Yani bir konserve gibi insanların kapatıldığı, başlarına da birer bekçi konup sadece doymaları için yemek verildiği bir yerden bahsediyoruz. Gardiyan sayısında artış olmasında bir sorun yok, ama doğru orantılı artmalı. Yani toplam 280 bin mahpusun olduğu bir durumda ancak 10 bin psikolog çalışırsa doğru orantılı olur.

 

BAĞIMSIZ İZLEMEYE İZİN VERİLMELİDİR 

Sivil toplum kuruluşlarından, alanında yetkin çocuk konusunda çalışan derneklerden, vakıflardan, uzmanlardan, akademisyenlerden oluşacak bağımsız izleme heyeti sorunların çözümü için gerekli. Uygulayan ülkeler başarıyor. Biz de yapmalıyız.

Eskiden Başbakanlık'a bağlı Türkiye İnsan Hakları Kurumu vardı. En azından onlarla küçük de olsa bir iletişim kurabiliyorduk. Yerine Eşitlik Kurumu diye bir yapı kuruldu. Şimdi onlar da kapı duvar... Yani bir sivil toplum örgütüyle, insan hakları çalışanlarıyla hiçbir iletişim yok. Düşünün Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurulu üyesi Hıdır Yıldırım Eskişehir’deki bir panelde bize ‘bildiğiniz insan hakları sözleşmelerini unutun, biz yenisini yazıyoruz’ dedi. Dolayısıyla aileden ya da avukattan herhangi bir ihbar alındığında yapılabilecek tek şey TTB, Baro, İHD, TİHV, CİSST gibi kurumları harekete geçirmek; medyayı biraz hareketli kılmaya çalışmak ya da dönem dönem birtakım eylemler yapmaya çalışmak dışında pek ses çıkmıyor bu cehennemi ortadan kaldırmak için.

Gördüğümüz kadarıyla son dönemde epeyce geriledik. Kötü muamelede artış var. İşkenceye varan birtakım uygulamalar söz konusu. Çocukların kullanabileceği birçok sanat atölyesinin kapatılarak rafa kaldırıldığını öğreniyoruz. Eskiden haftada bir imam giderken artık kadrolu imamların çalışmaya başladığını biliyoruz. Resim atölyesini kapatıp ben burayı mescit yapacağım diyorsanız, orada bir sıkıntı var. Bu açıdan gidişat hiç iyi değil çocuk hapishanelerinde. Rehabilitasyon zaten pek mümkün görünmüyordu bu şartlarda; şimdi ayrıca çocukların kin duygularını artıran, onları mutsuz kılan aşağılayan yöntemler kullanılarak çocuklara ve aslında bu ülkeye haksızlık edildiğini düşünüyorum.

Salgının başından bu yana aileleriyle açık görüş hakları ellerinden alındı. Neredeyse 10 ay olacak, bu büyük bir problemdir. Temizlik maske mesafe kurallarına uyularak açık görüş gerçekleştirilebilir.

Hapishanelerde çocuklar var. Unutmayın onlar çocuk.

Çocukların yüksek yararı ilkesini unuttuğumuz için kopsun kıyamet.

Kopsun kıyamet Sayın Bakan Abdülhamit Gül.

Bizim beklentimiz de budur. 

İsterse yer yerinden oynasın.

Kaynak: artı gerçek

 

 

 

 

 

 

Etiketlerçocuk hapishaneleri mahpus çocukl

....

....

....

...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bitcoin İnsanları Zengin Ediyor. Siz de Milyoner Olabilirsiniz…MTM

 

Habur Çayı'nda suya kapılan teğmen vefat etti

 

İş Bankası’ndan İşinize Gelecek POSİş Bankası

 

People By Fabrika Yeni Sezon %50’ye Varan İndirimle Morhipo’da!Morhipo

KONUK YAZAR

'Saygın' bir şeyh ve 'komünist' gazetecinin sıra dışı dostluğu

Cumhuriyet tarihine dair egemen söylem, tarikat şeyhlerine dair olumsuz temsilleri içerir. Dahası “dindar” ve “laik” elitlerin karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Oysa cumhuriyetin nice ezber bozan mirası var. Konya Mevlânâ Dergâhı’nın son şeyhinin oğlu Mehmed Bâkır Çelebi ve gazeteci Vâlâ Nûreddin’in dostluğu buna çarpıcı bir örnek oluşturuyor.

17 Kasım Salı 2020   Saat: 00:03

Google Haberlere Abone ol

Gökçen Beyinli* [email protected]

Galatasaray Lisesi’nde birlikte okumuş iki arkadaşın yolları, 1941’de Konya’da çok farklı siyasi sebepler sonucunda kesişmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın şiddetini artırdığı yıllar… Türkiye bir yandan denge oyunu ile savaşın dışında kalmaya çalışıyor, diğer yandan kendini her ihtimale karşı korumaya gayret ediyor. Bu amaçla iki yıl önce İngiltere’ye dört denizaltı ve dört muhrip gemisi siparişi verilmiş, fakat İngiltere gemilerin yapımı tamamlanmış olsa da savaşı bahane ederek teslimi geciktirmekte. 1941’de Türkiye Almanya ile “Saldırmazlık Paktı” imzalayarak yakınlaşınca İngiltere politikasını değiştirir ve gemileri almak için askeri bir heyet gönderilmesini ister. 200 personelden oluşan Refah Şilebi bu amaçla Mersin’den yola çıkar, fakat şehrin 40 mil açıklarında kaynağı hâlâ bilinmeyen bir torpil tarafından batırılır ve 168 kişi hayatını kaybeder. “Refah Faciası” olarak bilinen olay basında büyük yankı bulur. Yazılarıyla İnönü hükümetini eleştiren gazetecilerden biri, erken cumhuriyetin önde gelen gazeteci-yazarlarından Vâlâ Nureddin, yaygın ismiyle Vâ-Nû’dur. (1901-1967). Milli Mücadele’ye katılmış, yurtdışında okumuş, Moskova’da bulunmuş, Şevket Süreyya Aydemir’in ve Nazım Hikmet’in yakın dostu, “Bu Dünyadan Nazım Geçti” kitabının yazarı “komünist” gazeteci-yazar Vâ-Nû, hükümeti eleştirmesinin cezası olarak 40 yaşında er olarak askere alınır ve dönemin “sürgün diyarı” Konya’ya gönderilir.

'OLAĞANÜSTÜ BİR İNSANDI'

Şehre gittiğinde dost olarak karşısına ilk çıkan M. Bâkır Çelebi’dir. Bu sıra dışı dostluğu anılarından öğrendiğimiz, Vâ-Nû’nun eşi, Nihal Karamağaralı müstearıyla çeviriler yapmış, roman ve hikayeler yazmış MüzehherVâ-Nû, kitabında Bâkır Çelebi’yi şöyle anlatmaya başlıyor: “Mevlana’nın torunuydu. Has be has, öz be öz torunu. Tekke açık olsaydı postnişindi. Yani Şeyhlik mevkiine oturacaktı. O yıllar Atatürk ilkeleri yürürlükte bulunuyordu: Tekkeler kapalı, tarikatlar yasaktı. Ama işin garibi, Bâkır Çelebi’nin postta falan asla gözü yoktu. Batılı ile Doğuluyu nefsinde birleştirmiş olağanüstü bir insandı. O tür bir kişi ki, yarattığı hava ile on kişinin yerini tutar. Kara saçlı, iri kara gözlü, orta boylu tıknazdı. Son derece açık fikirli, ileri görüşlüydü. Okuldan Nazım Hikmet’i de tanırdı. Sözünü ettiğimizde (şaşılır) Nazım da onu hatırlamıştı. Çelebi, şiirlerini okurdu Nazım’ın. Vâlâ’ya da okutur ezberlerdi. Halep’te bıraktığı ailesinden söz eder, oğlu Celâleddin’in hasretini çekerdi. Bize Halep’i, Halep’teki yaşamı ayrıntılarıyla anlatır, bizi başka bir dünyaya götürürdü. Baktığı her şeyi, her insanı derinlemesine görüvermek gibi bir özelliği vardı. Çevresinde sayılan bir kişi.”

 

 

SURİYE’DE İSTENMEYEN KİŞİ İLAN EDİLİR

MüzehherVâ-Nû Bâkır Çelebi’nin savaş sırasında ailesini Halep’te bırakıp Konya’ya neden geldiğini hatırlamadığını yazıyor. Bâkır Çelebi, Konya Mevlânâ Dergâhı’nın son postnişini Abdülhalim Çelebi’nin (1874-1925) oğludur. Tekke ve tarikatlar 677 sayılı kanunla 30 Kasım 1925’te kapatılınca, babası öldükten sonra şeyhlik makamına oturamaz. Mustafa Kemal tarafından o devirde en büyük Mevlevî âsitânesinin bulunduğu Suriye’nin Halep şehrine tayin edilir ve Mevlevî tekkelerinin merkezi olan Konya’nın bu vasfı Halep şehrine geçer. M. Bâkır Çelebi Halep’te hem şeyh olarak tasavvufi görevlerini yerine getirir hem de Türkiye devleti için çalışır; Hatay’ın ilhak edilmesinde önemli hizmetlerde bulunur. Torunu Esin Çelebi Bayru, babası Celâleddin Çelebi’yi anlattığı yazısında dedesi Bâkır Çelebi’nin 1939’da İstanbul’a bir ziyaret için geldikten sonra Suriye’ye dönemediğini aktarıyor, çünkü Mandater Fransız Devleti, Suriye’ye dönüşüne mani olmuş ve onu istenmeyen kişi ilan etmiştir. Bunun üzerine Bâkır Çelebi kardeşi Şems-ül Vâhid Çelebi’yi kendi yerine vekil tayin eder ve Konya’ya gider. Eşi İzzet Hanım ve Celâleddin ve Fatma isimli iki çocuğunu Halep’te bırakmak zorunda kalan Bâkır Çelebi, Konya’da “tek başına, üç oda ve sofası olan bir evcikte” yaşamaktadır, ancak Vâlâ’yı bulunca arkadaşını “otel köşelerinde” bırakmaz ve evine getirir: “Yalnızlıktan bunalıp gökte arkadaş ararken yerde bulmuş, sevinmez mi?” diye yorumluyor MüzehherVânû. Mevlana torununun Konya’da yalnızlık çekmesi, mütevazi bir evde tek başına yaşaması, kuşkusuz İsmail Kara’nın tekkelerin kapatılması hakkındaki tespiti bağlamında görülebilir: “Her şeyden önce tarikat çevrelerinin aleyhine işleyen büyük bir sosyal statü kaybı meydana gelmiş/getirilmiştir.”

'BERABERİNİZDEKİ KONYA HAYATIMIZI HEP ARIYORUM'

İki dost kısa arayla, Bâkır Çelebi Müzehher’in arkeoloji asistanı arkadaşı Münire Hanım’la, Vâlâ ile Müzehher ise 1942’nin başında evlenirler ve başlarda aynı evde yaşarlar. Bu arada Konya dedikodularla çalkalanmaktadır: “Mevlâna torunu Mevlevi Çelebi ile komünist Vâlâ Nureddin…” Bâkır Çelebi’nin Ankara Emniyet’te görevli arkadaşı İhsan Sabri Bey onları Konya’da ziyaret ettikten sonra rahatlarlar, sanki gerekli makamlar uyarılmıştır. Bu arada Vâlâ ve Müzehher küçük bir eve taşınırlar, günleri “sobanın karşısındaki divana bağdaş kurup ciltler dolusu konuşmak ya da kitap devirmekle” geçmektedir. 1942 kışı çetindir, o yıl mı ertesi yıl mı anılarda net değil, kış basmadan “Çelebiler İstanbul’a döndü” diye yazıyor MüzehherVânû. Münire Hanım’ın Nişantaşı’ndaki apartmanına yerleşirler. Arada bir mektuplaşırlar, fakat “mektuplar pek iç açıcı” değildir. Örneğin tam tarih atmadığı bir mektupta şöyle yazar Bâkır Çelebi:

 

“Birlikte geçirdiğimiz günlerimizi unutmak ve aramamak imkansız. İtimad ediniz ki bütün detaylarıyla gözümün önünde, tahassürlerinizi duymaktayım. Münire’nin mektubundaki tafsilat buradaki hayatımızı size anlatmış. Kendimize henüz ne candan bir arkadaş, ne de bir muhit bulabildik. Beraberinizdeki Konya hayatımızı hep arıyorum. Yahu ne vakit geleceksiniz? Bu ne bitmez tükenmez hizmetmiş. Bu daha ne kadar uzun sürecek? Bir an evvel gelseniz de şu yeknesak hayatımızda bir tat olsa. … İkinizi de Allah’a emanet eder, çok derin hasret ve iştiyaklarla ayrı ayrı gözlerinizden ve yanaklarınızdan öperim canım kardeşlerim.”

ESKİ GÜNLERİN GERİDE KALDIĞINI AKLI ALMIYORDU

Kısalttığım bölümde Bâkır Çelebi İstanbul’un pahalılığından, geçim zorluğundan şikayet ediyor. Aynı dertten Vâ-nûlar da muzdariptir. Vâlâ’nın eski dostu Muhsin Ertuğrul imdada yetişir ve çevirmesi için bir piyes verir. Bir de “Peri Kızıyla Kel Oğlan” başlıklı “masalımsı bir skeç” yazar. Piyes radyoda oynanır, Nazım Hikmet’in Salkım Söğüt şiirini dost meclisinde okuduğu 1943 yılbaşı gecesinden birkaç gün sonra askerler Vâlâ’yı apar topar alır ve cezaevine koyarlar. Suçu “1-Nazım’ın şiirini alenen okuması; 2- Asker adamın radyoda skecinin oynaması.” Arkadaşları ve Şevki Yazman sayesinde bir hafta sonra hapishaneden kurtarılır, askerliğini de bir buçuk ay fazla yaptığı ortaya çıkınca Vâlâ ve Müzehhertrenle İstanbul’a yola koyulurlar. Bâkır Çelebiler onları Haydarpaşa’da karşılar. Evlerinde bir iki günlük misafirlikten sonra Vâ-nûlar bir ay Beyoğlu’nda bir pansiyonda kalır, sonra Kalamış’a taşınırlar. Anılar Bâkır Çelebi’nin sağlığına dair şu kelimelerle devam ediyor:

“Çelebi’nin sağlığı bozulmuş gibiydi. Konya’dan ayrılmak pek yaramamıştı ona. Daha şişmanlamış, kalınlaşmıştı. Konya’da sokağa pek çıkmazdı, gezmesini de pek sevmezdi. İstanbul’da da öyle eve kapanmıştı sanıyorum. Araya büyük şehrin mesafeleri, türlü gaileleri ile birlikte girince onları pek sık arayamıyorduk. Biz yerleştikten sonra Kalamış’a bir kez gelmişler ve birkaç gece kalmışlardı; ama Vâlâ o sıralarda aman vermeden çalışmaktaydı. Oysa Çelebi’nin hiç çalışma alışkanlığı yoktu. Galatasaray faslından sonra çalışmadığını söylüyordu. Biz de Konya’da çalıştığını görmemiştik. Hiç iş yapmazdı. Halep’te de mevkii gereği çalışmadan geliriyle yaşadığını anlatırdı. Daha neler anlatırdı ince şakalarıyla kendisini de alaya alarak… Zaten olanla yetinen sade bir insandı. Gösterişe, lükse hiç meraklı değildi. Bu nedenlerle de Vâlâ’nın çalışma temposunu aklı almıyordu. Bir şeyi daha aklı almıyordu. Eski günlerin geride kaldığını. Hayat koşullarına uyum sağlayabilmek için insanın ve adetlerinin değişebileceğini, bugünün düne benzemeyebileceğini düşünemiyordu.”

'YILDIZLAR ÜLKESİNDEN GELEN BÜYÜK ÇELEBİ KANLAR ARASINDA CAN ÇEKİŞİYORDU'

MüzehherVâ-Nû’nun Bâkır Çelebi ve çalışmak hususundaki kelimelerini nasıl yorumlamalıyız? Bir yanda mütevazılığı ile övüyor, öte yandan çalışmak konusunda yeriyor. Vâlâ’nın yazı dünyasının çok farklı alanlarında aktif olmasının geçim derdiyle iç içe olduğunu belirtmek gerekir. Esin Çelebi Bayru dedesinin gelirine dair şu yorumu yapıyor: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti başardığı milli görevler dolayısıyla örtülü ödenekten (tahsisat-ı mahsusa) mebus maaşının iki misli tutarında bir maaş bağlamıştır. Kanımca bu miktar onun ne denli önemli bir görevi yerine getirmiş olduğunun delilidir.” Bu doğruysa Bâkır Çelebi neden mektubunda İstanbul’un pahalılığından şikayet ediyordu? Bu ve benzeri cevabını bilemediğimiz sorulardan öte kanımca Bâkır Çelebi’nin “çalışmamasını” tekke ve tarikatların kapanmasının yarattığı kopukluk çerçevesinde görmek gerekir. Tüm dünyanın Mevlevilerinin liderliği şüphesiz yazı yazmak veya ticaret yapmak gibi normatif “çalışma” usullerinden farklı bir faaliyet alanına tekabül ediyordu. Değişen dünyada ve memlekette “saygın” şeyhler sadece “sosyal statü”lerini değil hayatlarının yegane dayanaklarını da kaybetmişlerdi. Bâkır Çelebi’nin babası Abdülhalim Çelebi’nin ölümüne dair farklı söylemler var: Şeker hastası olması dolayısıyla baş dönmesinden düşerek öldüğü veya siyasî sebeplerle suikasta uğradığı söyleniyor. Ailesine göre hırsızlık için işlenmiş bir cinayete kurban gitmiş. 1922-28 arasında Temps gazetesinin Türkiye temsilcisi olan Paul Gentizon’a göre tekkeler kapatıldıktan sonra Konya’yı terk etti, İstanbul’da “sakalını kestirdi. Giysisini değiştirdi, redingot giydi”; Beyoğlu’nda kaldığı otelde “aniden avlunun beton tabanına bir insan vücudunun sertçe düştüğü görüldü. Yemek salonunda bulunan turistler koştular. Yıldızlar ülkesinden gelen Büyük Çelebi kanlar arasında can çekişiyordu.” Mutasavvıf Hüseyin Vassaf Efendi’ye göre de tekkelerin ve tarikatların kapatılması sonucunda Abdülhalim Çelebi’nin “şuurları bozuldu. Sakal ve bıyıklarını, Sultan-ı Divanî gibi tıraş ettiler. İstanbul’da sakin bulundukları otelin penceresinden kendilerini attılar. Hastanede vefat ettiler.”

Oğlu Bâkır Çelebi ise muhtemelen hayata küserek kendini eve kapattı ve hastalığının ilerlemesini bilerek engellemedi. MüzehherVâ-Nû son hasta ziyaretlerinde Bâkır Çelebi’nin onları gülerek karşıladığını, ayrılacakları sırada kucaklayarak gözlerinin dolduğunu, “bu sefer arayı pek açmayın!” deyişini not ediyor. Esin Çelebi Bayru, 23 Nisan 1944’te, henüz 43 yaşında iken kalp krizinden vefat ettiğini yazıyor. Vasiyeti üzerine gazeteler öldüğünü “katiyen” yazmamıştı. Dostu Vâlâ Nureddin ise 23 yıl daha yazmaya, mücadeleye devam edecekti. Üç yıl kanser ile savaşan Vâ-Nû, 9 Mart 1967’de Müzehher Hanım’ın ve Şevket Süreyya Aydemir’in yanında hayatını kaybetti. Bugün Vâ-Nû’yu çok az insan hatırlıyor, hatta bazı gazeteciler bile tanımıyor. Mevlevilik geleneği elbette devam ediyor ama bilenler sustuğu için kamuoyu daha çok “sahte”, “istismarcı” şeyh ve “çıkarcı” tarikatları tanıyor. İsmail Kara’nın şu yorumu ise kanımca hepimizi ilgilendiriyor: “Tekkelerin kapatılması, tasavvuf ve tarikat kültürünün -kendine mahsus kanallarla devam etmekle beraber- yasaklar dolayısıyla alt seviyelere doğru seyretmesi sadece dindar çevreleri değil herkesi daha sınırlı ve katı kültürel, estetik ve dinî çerçevelere hatta imkânları daha az bir dile ve iletişim imkânlarına; daha dar bir dünyaya mahkum etmiş görünüyor.”

 

Kaynaklar:

Celaleddin Çelebi, “Abdülhalim Çelebi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi

Esin Çelebi Bayru, “Babam Celâleddin Bakır Çelebi”, X. Milli Mevlana Kongresi, 22 Ağustos 2019

Hasan Pulur, "Va - Nu kim?", Milliyet, 25 Nisan 1997

İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm, İstanbul: Dergâh, 2010.

 

MüzehherVâ-Nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, tarihsiz.

Rahmi Akbaş, İkinci Dünya Savaşı'nda Batırılan Bir Türk Gemisi Refah Şilebi, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2014.

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Projesi (TEİS): http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/vanu-vala-nurettin ve http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/muzehher-vanu.

 

 *Dr., Tarihçi

 

EtiketlerMehmed Bâkır Çelebi Vâlâ Nûreddin Mevlevilik tarikat

İlginizi Çekebilir

 

Sende Goldexcoin'le ek gelir sahibi olGoldexcoin

 

Habur Çayı'nda suya kapılan teğmen vefat etti

 

İş Bankası’ndan İşinize Gelecek POSİş Bankası

 

People By Fabrika Yeni Sezon %50’ye Varan İndirimle Morhipo’da!Morhipo

 

© Tüm hakları saklıdırGazete Duvar’da yayımlanan yazı, haber ve fotoğrafların her türlü telif hakkı AND Gazetecilik ve Yayıncılık Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilmeden ve link verilmeden iktibas edilemez.

Çerez PolitikasıGizlilik İlkeleriİletişimKullanım ŞartlarıKünyeYayın İlkeleri

BilimDünyaDünya forumEkonomiGündemHayatKadın

Konuk yazarKültür-sanatPolitikaSağlıkSi

İlişkili İçerik