Demir Kapı, Kör Pencere, Yastığım, Ranzam, Zincirim

Cezaevi yangınlarının ortaya çıkardığı bilinç bulanıklığı, aslında hepimizin parça parça yandığını gösteriyor. Bu yangınlarda sorumluluğu yanan insanlara yüklemek akil düşünebilme yetisinin kalmadığını gösterir.

Cezaevleri, ezaevleri olarak örülme sürecinde, aslında zannettiğimizden çok farklı bir şeyi anlattı bize. Adaletten, hukuktan ziyade; elimizle ateşe attığımızı, başkasını “hapsederek” güvene aldığımızı zannettiğimiz kendimizi anlattı. Özellikle 2011 ve 2012 yıllarında cezaevlerinden ateşler yükseldi. Yanan cezaevleri değil, geri kalanın suretiydi.

Eril iktidar dili, bu yangınları da marjinal ilan ederek unutturmaya, mahpus insanın onurunu yok saymaya devam etti. Kafka, Ceza Kolonisi’nde, çivi yatağın üzerindeki adamdan bahseder. Tecritlik hali tam da çivi yatağın üzerine mıhlanmış mahpusları anlatır. İşte bu yüzden cezaevleri yangınlarını unutmamak, mahpusların kendi yaşamlarını ellerinin emeğiyle örme sürecindeki isyanını hatırlayarak, cezaevlerini bir kez daha anımsamak gerekiyor.    

Yangın yananındır: Cezaevi yangınları

“Bana da sormuş olsalardı, ‘Kapatılan Eskişehir Cezaevi ne olsun diye?’,
içi boydan boya aynalarla donatılmış bir müze olsun derdim.” Gündüz Vassaf

16 Eylül 2011’de Van’dan İstanbul’a mahkûm taşıyan cezaevi aracında çıkan yangında 5 mahkûm yanarak hayatını kaybetti. Urfa Cezaevi’nde çıkan yangında 13 insan hayatını kaybetti. Antep, Adana ve Osmaniye Cezaevleri’nde isyan çıktı. Bütün bu olanlar cezaevlerindeki olumsuz koşulların, hak ihlallerin yansımasıydı. Bütün bir adalet sistemi ve onun gedikleri, bir sarmal halinde eksiğin ve yanlışın üstüne yeni eksik ve yanlışlar ekleyerek ilerliyordu. Cezaevi aracında çıkan yangının ardından, aracın deneme sürüşündeki arızalı bir araç olduğu ortaya çıktı. Urfa Cezaevi’nde insanlık dışı uygulamaların hüküm sürmekte olduğu, 275 kişilik cezaevinde 1000 kişi kaldığı biliniyordu.  Urfa’nın aşırı sıcağında bir de bu 1000 kişi için sadece bir doktor olması, insanların tuvalet ihtiyaçlarını nöbetleşe karşılaması, günde birer saatten sadece 4 saat su verilmesi ise işkenceden farksızdı. Aynı cezaevinde bir siyasi hükümlü, protesto için kendini yakmıştı.  Bütün bu “göz göre göre gelmiş” olayların kaza olduğunu söylemek bu sebeple inandırıcılıktan uzaktır.

Mahpuslar yangından önce mektupla şikâyetlerini dile getirmişlerdi ancak durum değişmedi. Sıcaklar, duş-yatak- doktor sorunları, kantindeki yemekler ve pahalılığı gibi durumlar zaten son derece zor olan cezaevinde olma hâlini kat be kat ağırlaştırıyordu. Diyarbakır 5 no’lu cezaevi ile başlayan zulüm, Hayata Dönüş Operasyonları’na uğrayarak cezaevi yangınlarıyla sürüp gidiyordu.

Urfa Cezaevi ve diğer cezaevlerinde meydana gelen bu hak ihlalleri, bedenin denetlenmesi, biyoiktidarın insan bedenine bir makine olarak yaklaşan hükümran tavrı ile ilişkilidir. Bütün biyoiktidar denemeleri göstermiştir ki bireyin varlık alanı bir tehdit olarak görülmekte, onun insan onuruna yaraşan şekilde barınma hakkı elinden alınmaktadır. Söz konusu koşullarla yaratılan bu ek ceza sisteminin yanında, yangınlarla birlikte mahpusun yaşama hakkı elinden alınmış; devlet ve iktidar, mahpusu sadece aleni olarak öldürmeyerek ona karşı olan sorumluluğunu yerine getirdiği inancıyla açıklamalar yapmıştır. Hâlbuki yaşanan ölümler göstermektedir ki, birey devlet eliyle yaratılan bu koşulların sorumlusu haline gelmiş, kendi yaşamına mâl olan bir cinayetin hem faili hem de mağduru olmuştur. Yangınlara en az 40 dakika sonra müdahale edilmesi insanların ölümüne göz yumulduğunun açık bir göstergesidir. Mahpusların ölümleri adeta ceza gerektirmeyen bir durum olarak sunulmaya çalışılmıştır.

Yangınlardan sonra yapılan açıklamalarda bireyler fail olarak ilan edilmekte, cezaevi yangınlarının sorumluluğunu üzerinden atmak isteyen yetkililer, ölen kişilerin birer suçlu olduğunu sürekli hatırlatmakta, bu hatırlatma sırasında ise onların kaçakçı olduklarına değinmekte bir beis görmemektedirler. Roboski katliamından sonra ölen canlarımız için de “kaçakçı” diyen ve bizim için bu açıdan tanıdık olan ikiyüzlü tavır, kendini iktidar dilinin egemen olduğu tüm alanlarda ve ki cezaevinde gene göstermiştir.  Cezaevi yangınlarının mağdurları aynı yangınların sorumluları olarak sunulmakta, aileleri sindirilmiş bir suçluluğa maruz bırakılmaktadır. Mahpus bireylerin hayatı, iktidarın alanıyla örtüşmekte, bu da o bireylere bir yaşam ve nefes boşluğu bırakmamaktadır.

Foucault, Hapishane’nin Doğuşu’nda “Şu son yıllar esnasında, dünyanın hemen her yerinde hapishane ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bunlar, geçmişi bir yüzyıldan daha fazla gerilere giden koskoca bir fizik yoksunluğa karşı olan ayaklanmalardır; soğuğa karşı, boğulmaya ve üst üste yığılmaya karşı, sıvası dökük duvarlara karşı, açlığa, dayağa karşı.” der. Topluca bir adalet kıyımının ve akıl tutulmasının yaşandığı bu durumun bedeli, insanların yanmış bedenleri olarak zihinlerdeki yerini almaktadır.

Cezaevlerinde bireylerin açıktan yaşadığı şiddet olarak gösterilebilecek unsurlardan olan; cezaevinde fazla mahpusun bulunması, hücre sistemi ve tecrit, yetersiz yatak sayısı, çoğu cezaevinde olan kapısı olmayan tek tuvaletler, gün ışığından yoksunluk durumları mahpusta aşağılanma duygusu yaratarak mevcut sıkıntılara yenisini eklemektedir. Bu noktada İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin mahpusların kendilerine ait özel alanlarının olmamasını bile bir insan hakkı ihlali saydığı kararını hatırlamakta fayda vardır. (Sulejmanovic/ Italya, 2009)  Bireyin davranış biçimlerine müdahale ederek, bedeni bir makine hâline dönüştüren biyoiktidar ve onun yansımaları olan uygulamalar ile iktidar kavramı boyut değiştirmiştir, o artık, sadece yukarıdaki, dokunulamaz ama hissedilen gücü ifade etmez. Mahpus için iktidar her daim kendisine dokunan, yemek saatlerinde bile varlığını hissettiği bir hikmet haline gelir.

Ölüme sunulan alternatif: Tecrit

“Zindanlar hukukun taşlarından yapılmıştır.” William Blake

Cezaevleri, bedenlerin denetimli biçimde dönüştürücü bir aygıta sokulduğu, söz konusu aygıtta dönüşüme uğrayan bedenin daha sonra kendisine sunulan ve hak bilmesi gereken bütün unsurları, bir lütuf gibi başı eğik olarak kabul edeceği çarkı yaratırlar. Bu çarka alternatif sunmak isteyen güç ve ceza sevicileri, koğuş sisteminin değişmesi fikriyle ortaya çıkmış, hücre sistemine dönüş ile kalabalık cezaevi koşullarının değiştirileceğini söylemişlerdir. Oda sisteminin ise aslında bahsettiğimiz bu çarkın işlevlerini çok daha kolay yerine getirecek olan tecrit olduğu aşikârdır. Aslında Ceza İnfaz Kurumu Yönetimi El Kitabı’nda “ Hapis cezası sadece özgürlükten yoksun bırakmayı içerir. Hapsetme koşulları asla ek bir cezalandırma olarak kullanılmamalıdır.” denmektedir. Ancak bu hükme zaten var olan uygulamalarla uyulmamakta, hatta söz konusu tartışmalar tecrit sistemini ortaya atarak, onu meşrulaştırılmaya çalışmaktadır. Tecrit koğuş sisteminin bir alternatifi olmadığı gibi, problemleri ortadan kaldıracak bir çözüm yolu da değildir. Kapatılmış ve yalnızlaştırılmış birey, soyutlanarak daha büyük bir karanlığa mahkûm edilecektir.        

Tecrit edilmiş birey duygusal mahrumiyet içinde bir algı yoksunluğu yaşayacaktır. Çeşitli mefhumlarını kaybeden mahkûmun gördüğü bedensel ve psikolojik eza artarak ilerleyecektir.  Dolayısıyla tecrit sisteminden ya da daha fazla cezaevi yapılmasından medet ummak, söz konusu sorunların çözümünü daha çok akamete uğratacaktır. Sadece tecrit sistemi değil, daha fazla cezaevi yapılması da sorunu çözmeyecektir. Zira cezaevlerine kapasitenin üstünde insan alınması sorunu bir yeterlik ve metrekare sorunun da ötesinde keyfi tutuklamalar, istisna olması gereken tutuklamanın kural hâline gelmesi ve tutuklular için gerekli tutukevi olmaması şeklindeki politik saldırganlığın ve eksik adaletin sonucudur.

Bedeni kuşatan iktidar ve adaletin görüş açısı

Yasanın ve hukukun eş anlamlı gitmediği durumlarda, devlet, bir yasa koyucu olarak yasanın öncüllüğünü yapar. Masumiyet ve mahkûmiyet kavramlarının içini boşaltan ve bireyi bütün ayrıntılarıyla görünür kılan devlet, kendi hata ve sorumluluklarını kendine özgü bir devlet dili kullanarak unutturmaya çalışır. Sorulması gereken esas nokta yasanın mı hukukun mu uygulanacağıdır. Adalet yasanın bahşettiği bir adalet olarak mı daha hakkaniyetlidir yoksa hukuk ve hukuk mantığının vicdana yüklediği sorumlulukla eşdeğer olduğunda mı? Bireyin hasıraltı ederek onu görünmezleştiren iktidar ve dönüştürücü aygıtlar, insanın bilincinden ve o bilincin açığa çıkma biçimlerinden korkar.

Cezaevi ve cezaevi yangınlarının ortaya çıkardığı bilinç bulanıklığı, aslında hepimizin parça parça yandığını gösteren nişanelerdir. Bu yangında sorumluluğu yanan insanlara yüklemek bir nebze olsun akil düşünebilme yetisinin kalmadığını gösterir. Cezaevleri, yangınlarıyla gündeme gelmeseydi, söz konusu sıkıntı ve mahkûmların yaşamış olduğu ağır durumlar bilinmeyecek, görmezden gelinecek ve orada bir yerlerde mahpus insanların onurunun ayaklar altına alındığı hiç fark edilmeyecekti.

Suç ve suçluluğa yüklenen akıl dışı anlamın uzağına geçerek, odak noktamıza mahkûmu almak gibi bir yükümlülüğümüz var. Bu devletin cezaevi tarihinin utanarak bahsedilmesi gereken anılarla yüklü olduğunu bilmek, bu bilinçle hareket etmek, bu yükümlülüğü bir kez daha anımsatır. İktidarın bireyi gözetim altında tutmak ve cezalandırmak yoluyla egemen konuma gelmesinin insana değil ancak iktidarın varlığına ve sürekliliğine yarar sağlayacağı açıktır. Cezaevlerine sanki hiç yokmuşlar gibi unutulmuş ve unutulması gerekenlerin kapatıldığı yer olarak bakan çoğunluk zihniyetinin, temellendirilmiş gözlem ve tespitlerden ne derece uzak olduğu açıktır. Bu açıklığın sağladığı noktadan tartışmayı ele almak ve cezaevindeki insanların dertlerini dinlemek hukukun, adaletin, insan haklarının, evrensel hak arama mekanizmasının en hayati görevini oluşturur. Cezaevlerine dair oluşturulan kayıtsızlık, unutmuşluk, boş verme ve cezaevleri sorunu sanki ikincil bir sorunmuş gibi mevcut sorunların arasında adaletsiz bir hiyerarşi oluşturmanın bedeli, cezaevindeki insanların yanmış bedenleri oluverir.

Yanmamak için yakmayı reddetmek gerekir. Cezaevlerinde insanlar yanar; geri kalan gittikçe katılaşır, hissizleşir, donar, adım adım kaybolur, aynada gördüğü belirsiz bir suret olur. (ık/hk)

Kaynakça

* Foucault, M. (1992). Hapishanenin Doğuşu. Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

* Vassaf, G. (1992). Cehenneme Övgü. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

* Retornaz, E. (2012). Mahpusun İnsan Onuruna Uygun Koşullarda Barınma Hakkı. Güncel Hukuk. 105, 12-13.

* Şanlıurfa E Tipi Cezaevi’nde 16-18 Haziran 2012 Günlerinde Meydana Gelen Yangınlarla İlgili Ön İnceleme Raporu. (2012) Güncel Hukuk Dergisi. 105, 26-27.


Başlık, Ahmed Arif, İçerde adlı şiirinden,

Işıl Kurnaz

Kaynak: www.bianet.org