Elimiz yoksa ayağımız var

Pazartesi, 4 Şubat, 2019

Gömme hakkı bin yıllardır var olan, yasalarda yer almayan ve fakat toplumların belleğine kazınmış bir haktır. Bu hakkın, bir kelepçe ile sınırlı olarak kullandırılmış olması aslında bu hakkın kullanılmasının engellenmesi anlamına gelir. Ölünüzün mezarına bir kürek toprak atamıyor ve ellerinizle bir demet çiçek koyamıyorsanız, ölünüzü gömemiyorsunuz, ölünüzü gömmenize izin verilmiyor demektir.

Yemen Cankan*

Bir yılı aşkın süredir cezaevinde tutuklu bulunan Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı, dostumuz, abimiz, meslektaşımız Av. Selçuk Kozağaçlı’nın babası Ayhan Kozağaçlı geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti.

Selçuk abi tutulduğu Silivri Cezaevi’nden, babasının defnedileceği Konya’ya cezaevi aracı ile yaklaşık on iki saat süren bir yolculuğun ardından gelebildi. Oysa defin ve taziye için kendisine beş saat kadar izin verilmişti. Selçuk abi babasını son yolculuğuna beş saatte uğurlamak zorundaydı. Toplamda yaklaşık yirmi dört saat sürecek bir yolculuğa karşılık, sadece beş saat.

Defin sırasında ve taziyeleri kabul ederken Selçuk abinin bir eli, bir kolluk görevlisinin bileğine kelepçeliydi. Selçuk abi babasını son yolculuğuna kolunda bir kelepçe ile uğurlayacaktı.

Basında ve sosyal medyada yankı bulan bir fotoğrafta, Selçuk abi, babasının mezarı üzerine bir kolluk memuru ile eğilmiş, kelepçeli bir vaziyette duruyor.

Fotoğrafa nereden bakarsanız bakın, içinizde biri ölüyor. İçinizden biri ölüyor. Ve gömülme ya da gömme hakkı, yas tutma hakkı ya da nereden bakarsanız bakın hep bir şeyler eksik oluyor. Ama ben şahsen o fotoğraf üzerinden bolca yapılan haksızlık, kötülük vs. dramatizasyonunu kabul etmediğimi belirtmiş olayım.

Haksızlık ve kötülük siyasal olarak bir ağırlığı olmayan tanımlamalardır bana göre. Kullanmanın da -vicdani yönü dışında- bir etkisi ne yazık ki bulunmuyor.

Gelelim benim o fotoğraf karesinden ve o fotoğrafa yansımayan bir hikâyeden anladıklarıma…

 

ONLARIN ZAMANI BİZİM ZAMANIMIZ

Tunuslu bir devrimciye sevdiği kadın tarafından yazılan mektupların derlendiği John Berger’e ait ve A’dan X’e adlı kitapta yer alan bir mektup, yanlış hatırlamıyorsam, şu sözlerle bitiyordu: Sana iki kez üst üste müebbet verdiklerinde, onların zamanına inanmayı bıraktım.

Bu sözün sözler arasında bir yeri var. Bu sözün bizler arasında bir yeri var. Bizler onların, yani bizi tutanların, tutsak edenlerin zamanına inanmayı çoktan bıraktık. Bizler inanmayız onların zamanına. Bizim saatimiz bir köşede ayrı ilerler. Ayrı vurur bizim alarmımız.

Selçuk abiye, beş saatlik izin verip yirmi dört saat yol yaptıran düzene de inanmayız biz. En başta Selçuk abi inanmaz bir kere. O yirmi dört saat hiçbir şeydir onun ve bizim için. Ve o beş saat belki her şey…

Beş saniye dahi olsa, bir dostuna selam vermek, o gür sesiyle herkese bir merhaba demek ona yeter de artar. Belki gerek de yoktur fazlasına.

Selçuk abinin zamanına onlar karar veremez. Onlar belirleyemez onun zamanını. Sorsanız belki tutulduğuna, tutsak edildiğine bile inanmaz Selçuk abi. Bu onun iyimserliğinden değil kararlılığı ve direngenliğinden kaynaklanır üstelik.

NEREDE ÇAĞIMIZIN ANTIGONE’Sİ

Antigone’nin hikâyesi bilinir. Kardeşine karşı giriştiği bir savaşta öldürülen ve ardından kral olan amcası tarafından cesedinin gömülmesi yasaklanan kardeşini gömmek için hayatını ortaya koyan bir kadının hikâyesidir bu. Bir bakıma hepimizin hikâyesidir Antigone.

Ölmüş babasını uğurlamasına izin verilen ve fakat bu izni gittiği yoldan daha kısa tutulan, bu izin süresince bir eli de kelepçeli bırakılan Selçuk abinin hikâyesi de biraz Antigone’nin hikâyesidir.

Gömme hakkı bin yıllardır var olan, yasalarda yer almayan ve fakat toplumların belleğine kazınmış bir haktır. Bu hakkın, bir kelepçe ile sınırlı olarak kullandırılmış olması aslında bu hakkın kullanılmasının engellenmesi anlamına gelir. Ölünüzün mezarına bir kürek toprak atamıyor ve ellerinizle bir demet çiçek koyamıyorsanız, ölünüzü gömemiyorsunuz, ölünüzü gömmenize izin verilmiyor demektir.

Ve fakat siz bu engellemelere karşın, boşta kalan elinizle o toprağı o mezara atıyor ve o çiçeği koyuyorsanız, hatta ve hatta size yedi kat yabancı bir kolluk memurunu sizinle birlikte babanızın mezarına eğilmeye zorluyorsanız, onlara karşı geliyorsunuz, direniyorsunuz demektir. İşte Antigone diri diri konulduğu kayalık mezardan bize gülümsüyor. Antigone el veriyor Selçuk abiye ve hepimize. Söz veriyor, direnin diyor.

Nerede çağımızın Antigone’si derseniz, her yerde. Yasağın ve bu yasağa karşı koyuşun olduğu her yerde.

 

ELİMİZ YOKSA AYAĞIMIZ VAR

O meşhur fotoğrafta olmayan ama orada bulunan herkesin bildiği bir gerçek daha var. Çamur…

Selçuk abinin ayağındaki botlar, o gün babasının mezarındaki toprakla buluşuyor. Toprak çamur olmuş, botlara bulaşıyor. Selçuk abi elini kullanamadığı yerde babasının toprağını ayağıyla kucaklıyor yani.

Bir yılı aşkın süredir bir hücrede tek başına tecritte tutulan Selçuk abi, ayağında babasının toprağıyla dönüyor hücresine. Hani tecrit, hani yasak deniyor ya iki ayağıyla birden deliyor o. Ve o gece babasının toprağıyla kalıyor.

O toprak ki kuruyup toz olacak, havaya karışacak. Selçuk abi bir kısmını soluyacak. Selçuk abi babasını biraz da soluyacak. Hani tecrit, hani yasak deniyor ya nefesiyle deliyor o.
Yani demem o ki dostlar, babamızla, babamızın toprağıyla hemhal olmak için taşıdığımız can yeter bize, el ve ayak da gerekmez. Çıkmadıysa canımız, bize henüz yasak yok. Bize tutsaklık, bize tecrit yok.

Ve yine demem o ki, bir fotoğrafın anlattıklarından fazlası vardır bir fotoğrafın arkasında. Onu yalnız bilenler bilir. O fotoğrafı çekenler, o fotoğrafta yer alanlar ve benzer fotoğrafları çekilenler bilir. Herkes bilmez, bir taraf bilir, bir tarafın insanları bilir. Onlar bilmez, biz biliriz.

Not: Cenazede yaşananlara ilişkin vermiş olduğu bilgiler için Av. Bahattin Özdemir’e teşekkürü bir borç biliyorum.

*Avukat