"F Tipi Hapishanelerden Öyküler: Korkma Kimse Yok"

l“Korkma Kimse Yok”, siyasi sebeplerle F tipi hapishanelerin, tek kişilik hücrelerinde müebbet hapse mahkûm edilmiş, 16 kişinin yazdığı öykülerden oluşan bir kitap. Kitabın editörleri Ayşegül Tözeren ve Sibel Öz arka kapak yazısında, kitabı şu cümlelerle anlatmışlar: “Bazen sadece bir kitap değildir elinizdeki. Tüm insanlık bir kitabın sayfaları arasına sıkışmış, kırk kapının ardından size bakmaktadır. Kırk kapı, kırkı da kilitli... Kilitleri kırıp kapıları açmak demektir bazen 'okumak'. O kapılar ardındaki insanlığa katılmak... Elleriniz yanar, yüreğiniz sıkışır, sofranızdaki bir dilim ekmeği yiyemez olursunuz; kafanızı kaldırıp göğe bakmayı hatırlamanın bedeli bunlardır.” Bu kısa açıklama kitabı tanımanıza, anlamınıza yetmedi, yetmez, biliyorum. Öyleyse sizleri, benim sorduğum sorular ve kitabın editörleri Ayşegül Tözeren ve Sibel Öz’ün verdiği yanıtlar ile baş başa bırakıyorum:

Bildiğimiz gibi 19 Aralık 2000 tarihinde aynı günde yirmi cezaevine birden yapılan ve adına trajik bir şekilde Hayata Dönüş adı verilen operasyonun üzerinden tam on beş yıl geçti. O gün 32 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce insan yaralandı. O günden bugüne, yani son on beş yıldır ülkemiz muhalefetinin tarihinde bir de “F tipi hücre” gerçeği var. NotaBene yayınevi tarafından geçen yılın Aralık ayında çıkarılan Korkma Kimse Yok kitabı, bir anlamda bu on beş yılın hikayesi, özeti, sonucu. Böyle bir kitap hazırlama düşüncesi nasıl doğdu?

Aslında bu proje yedi yıldır hapishanelerle ilgili çalışma yürüten Dışarıda Deli Dalgalar inisiyatifinin bir çalışması.
Daha önce de 2012 yılında çeşitli hapishanelerdeki bazı siyasi tutukluların öykülerinden oluşan Kıyıya Vuran
Dalgalar adlı bir öykü kitabı hazırlamıştık. Dışarıdan içeriye bir köprü oluşturmayı amaçlayan bu kitap ikinci baskıyı yapmış, üç imza günü ve söyleşilerle kamuoyunda ve edebiyat dünyasında olumlu bir yankı uyandırmıştı. Aslında belki de çarpıcı ve somut olarak o kitapta, F tipi hücrelerde ve yoğun tecrit koşulları altında yaşamaya mahkum edilmiş insanların, hayallerinden, umutlarından, sokaktan vazgeçmediklerini, daha dün hayattan koparılmışlar gibi cıvıl cıvıl öyküler yazdıklarını görünce, F tiplerinde edebiyatın yeni bir direnme biçimine eşlik ettiğini, onlar için bir silah ve sığınak olduğunu keşfetmiştik. Kendilerini ve yaşadıklarını hiç öne çıkarmama tavırları sanki ortak bir kararmış gibi bütün öykülerde bunu görmemiz bizi düşündürmüştü. Onlar inançları ve idealleri gereği kendilerini öne çıkarmıyorlardı ama, çoğu yirmi küsur yıldır siyasi nedenlerle hapiste olma gerçeğine bir de son yedi sekiz yıldır tek başına tecrit edilme durumunu da eklemişlerdi ki, bu gerçeğe duyarsız kalmak mümkün değildi. Onlara tek kişilik hücrelerle ilgili projemizi götürdük, epey tartıştık. Önce mahcupça ve biraz da kendilerini merkeze alan bir çalışmaya karşı endişeyle yaklaştılar, sonunda ikna ettik. Şunu da belirtmek gerekir, böyle bir konuda yazı yazmaları hiç de kolay olmadı. İnsanın içinde yaşarken yüzleşmesinin kolay olmadığı ağır durumlar bunlar. Resmi söylemle ‘ölünceye kadar’ sürecek tek kişilik bir yaşamı dışarıya, okura yazmak kolay olmadı onlar için. Ama yazdılar. Korkma Kimse Yok, yıllardır tek kişilik hücrelerde tutulan üçü kadın on altı yazarın ‘hücre’yi merkeze alan öykülerinden oluştu. Kitap, çoğunlukla metinlerinde sokağı işleyen yazar ve şairlerin epigraflarıyla çöl, taş, özlem, zaman, insan ve sesler gibi alt başlıklara ayrıldı. Burada da dışarıdaki kalemle hapsedilmiş kalemin birbirine değmesi amaçlandı. Kolay bir kitap değil, bir anlamda 19 Aralık operasyonunu her gün yeniden ve yeniden yaşayan insanların kendileriyle, geçmişle, dışarıyla ve bu durumu yaratan devletle hesaplaşmasıdır bu kitap.

Kitabın adında ironi var sanki. Korkma Kimse Yok adlı metni yazan Metin Yamalak ve diğer yazarların, içinde bulundukları koşulları büyük oranda ironiyle ele aldıkları görülüyor. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Evet ironi var. Korkma diyor yazar hem kendine, hem de yol arkadaşlarına, dışarıdakilere. Çünkü ona ‘korkma’ diyebilecek ikinci bir kişi yok. ‘Kimse Yok’ Bu da gerçeğin çıplak ve acı yüzü. Ama var olan koşullara hayıflanmak yerine, durumu mizahla karşılamak, hafifletmek, geçiştirmek duygusu ağır basıyor. Papucu Yarım adlı bir karikatür albümü çıkarmıştık geçen sene, o kitap da içeridekilerin çizgilerinden oluşuyordu. Ne kadar ağır olursa olsun koşulları nasıl ti’ye aldıkları, en kötü koşullardan bile türlü eğlenceler çıkardıkları, gülmeyi, kahkaha atmayı unutmadıkları orada da net olarak görülüyordu. Papucu Yarım’ı hazırlamamıza yardımcı olan Semih Poroy yazdığı önsözde faşizmin en ağırlaştığı dönemlerde hep mizahın da güçlendiğini ve öne çıktığını belirtmişti. Kaldı ki aynı şeyi Gezi’de de gördük. Mizah, insanın ve direnişin olduğu her yerde, hem de en sivri dilli haliyle. Kitapta “Orfeus sen de mi sözünü tutmadın?” diyen Mahmut Ulusan -ki kendisi bol ödüllü bir karikatüristtir de-, havalandırmada yaptığı kardan insanın gardiyanlarca yıkılışını anlatan Rahim Akalp, “Git bi çay koy! Onu da ben mi koyacağım? Sen koyacaksın tabi kim koyacak?” diyen Metin Yamalak, rögar kapağının üzerinde nasılsa bitmiş otu ezip yok ettikten sonra “Gardiyanlar, sayelerinde dirlik düzenlik kurtulmuş havası ile çekip gittiler” diye anlatan Deniz Tepeli, bizi acımaya değil, aksine zekâya, direnmeye, imkânsızlığın içinde bile hayatı, yeşili hayal etmeye çağıran metinler yazmışlar.

Metinlerin ortak özellikleri nelerdir? Edebiyatın ve yazarın yalnızlığı üzerine çok yazılır çizilir, yazarların gerçekKorkmakimseyok1 anlamda 'tek başına' oluşu dili, biçim ve içeriği nasıl etkilemiş sizce?

Metinlerin ortak özelliklerinden önce çeşitlilikten söz etmek istiyorum. Hapishaneden gelen ürünlerin genellikle yalnızlık, özlem, hasret gibi temaları izledikleri ve bu izlekleri de klişe ifadelerle, kısır konuları dramatize ederek anlattıkları düşünülür. Hapishaneden çıkan ürünlere, edebiyat kamusunun bu kadar kör, sağır ve dilsiz oluşunu biraz bu önyargılara bağlıyorum.
Müebbete hükümlü yazarların birçoğu 90 kuşağına ait. Edebiyat dünyası dışarıdaki 90 kuşağını ve yazdıklarını biliyor. Ancak içeridekileri bilmiyor. 90 kuşağının içindeki bu özel yazarların ürünlerine "Müebbet Edebiyatı" da diyebiliriz. Bu ifadeye edebiyat edebiyattır neden özel bir isim verme gereği duyuyorsunuz, biçiminde itiraz edilebilir.
Evet, edebiyat edebiyattır. Neden özel bir isimlendirme gereği duyduğumuzu aslında bu özel yazarların anlatımdaki ortak özelliklerini belirterek açıklayabiliriz.
90 kuşağında yalnızlık, tecrit edilmişlik, can sıkıntısı, yabancılaşma gibi temalar sıklıkla işlendi. Ancak dışarıdakiler bu temaları işlerken sadece düşünsel boyutlarından yola çıkarak işlediler. İçerideki müebbette hükümlü yazarlarsa, fiziki olarak bir tecritin içindeler. 23 saat kimseyle konuşamıyorlar. Günde 1 saat yan hücredeki mahpusla konuşuyorlar.
Kapılarında "ölünceye dek" hapis olduklarına ilişkin bir kâğıt bulunuyormuş. "Tecrit gerçeğinin içindeki yazarlar nasıl yazıyorlar?" insani yönden de, edebiyat tarihi ve sosyolojisi için de çok önemli bir soru.
Müebbet edebiyatı ürünlerinde iç diyaloglarla karşılaşıyoruz. Bedensel olarak dıştan/dünyadan soyutlanmış/tecrit edilmiş bir yazarın içe dönmesi doğal. Şiirdeki tecrit sanatında, şair kendinden farklı biriymiş gibi bahsederek bilinçli olarak söz sanatı yapar. Müebbet edebiyatı ürünlerinde, yazar bilincinin katmanlarında yolculuk yapıyor ve farklı bilinç katmanlarında kendisine düşsel arkadaşlar yaratıyor. Metinlerini bu karakterlerle kuruyor. Ancak bunu öylesine canlı betimlemeleri kullanarak yapıyor ki, uzun yıllardır tekli hücrede kalan bir yazarın geçen yıl İtalya'ya gittiğini düşünüyorsunuz. "Tek arkadaşı belleği olan" yazarların, düşsel arkadaşlarıyla yaptıkları yolculuklar, yürüyemedikleri yollar, yaşayamadıkları mahallelerden geçse de doyumsuz.
Müebbet edebiyatı ürünlerinde bir başka ortak özellik, yakıcı konuları büyük bir cesaret içinde ele alışları. Yazarlar, kendi siyasi hareketlerini, o siyasi hareket içindeki duruşlarını dahi sorgulayarak, kesinlikle propangandaya yaslanmadan, ironi gibi teknikleri de kullanarak, dışarıdakilerin çoğunlukla çekimser kaldıkları, yakın tarihimizde gerçekleşen toplumsal olaylara metinlerinde yer veriyorlar.
Müebbete hükümlü yazarlar, bize yazmanın anlamını bir kez daha hatırlatıyorlar. 90'lardan günümüze teşvik edilen "görünme arzusu" yok onlarda. Düşlerini hiç tanımadıkları ve hiçbir zaman beş duyularıyla iletişim kuramayacakları bir okura anlatıyorlar. Hem yaşayan, hem de yazar için yaşamayan. Ama anlatıyorlar... Edebiyatın sonsuza hükmü bu belki de... Belki de, bundan "Müebbet Edebiyat".

Bu kitapla neyi hedefliyorsunuz? Korkma Kimse Yok size göre neyi başaracak?

Kitabın, adeta günlük hayattan kaçış ve eğlenme aracı olarak metalaştırdığı günümüzde Korkma Kimse Yok gerçeklerden söz eden bir kitap. Okuru insanlığın ayak izlerini takip ederek çöllerden, dağların zirvelerinden, açlıklardan, kıyımlardan geçen bir yolculuğa çıkarırken kurmaca bir dünyanın değil, gerçeklerin sınırlarını zorluyor.
Gerçeğin ne kadarına dayanabiliriz? Kitabın kapağını açmadan önce herkes kendine bu soruyu sormalı. Edebiyat gerçeğin cehennem ateşinde yanarken nasıl dile, söze dönüşür? Noktalama işaretleri, kelimeler, cümleler nasıl akkor hale gelir? Yazanı, okuyanı, dinleyeni nasıl yakar? Saf edebiyat mıdır insan çığlığı? Haraç mezat satılanlar dünyasından çıkmak, kurtulmak için gerçeklerin çıplak ayak tarlasında yürümeye var mıdır okur? Öncelikli amacımız edebiyatın ve okurun saf insan çığlığı karşısındaki tutumunu sarsmak. Çünkü bizleri kuşatan hayatta insan olarak yer alabilmenin yolunun da buradan geçtiğini düşünüyoruz. Kitabın ana temasını oluşturan tek kişilik hücreler, hukuka, insan haklarına aykırı bir durum. İnsanın her gün yeniden cezalandırılması mantığına dayanan bir sistem oluşturulmuş. Oysa hukuka göre kapatılma ve özgürlükten alıkonulma zaten bir cezadır. İnsanların tecrit edilerek psikolojilerinin yıkılmasını amaçlayan bu sistemin acilen ortadan kaldırılması ve hukuka, insan haklarına uygun düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu kitap okura, kamuoyuna açık bir çağrıdır. Okurun, “Korkma, ben buradayım!” diyeceğini düşünüyoruz kitabı okuduktan sonra. Zaten en önemli meselemiz de budur; birbirimize bunu diyebilmek!
Yokmuşuz gibi davranmaktan vazgeçerek, var olma cesaretini göstermek.

Edebiyat dünyası kitabı nasıl karşıladı, tepkiler nasıl?

Korkma Kimse Yok, geniş tanıtım imkânlarına sahip bir yayınevinden çıkmadı. Ancak buna rağmen, duyarlı okurla kendince bir yolla buluşmayı bildi ve kısa sürede ilk baskısı tükendi. İstanbul'daki kitap fuarında, Aslı Erdoğan Korkma Kimse Yok'un imzacıları arasındaydı. Cumhuriyet, BirGün, Gündem gibi basılı yayınlarda ve Bianet'te kitapla ilgili haberler, yazılar çıktı. İMC TV'deki Feryal Öney'in programında kitabı, kitaba emek verenlerle tanıttık. Ardından arayan, programın tekrarını talep edenler oldu. Geçen ay Korkma Kimse Yok'la ilgili ilk söyleşi toplantımızı yaptık.
Belki bu, okurla ilk gerçek buluşmamızdı. Cafe tıklım tıklımdı, uzak kentlerden gelen okurlar vardı ve okurlar farklı toplumsal katmanlardan gelmişlerdi, farklı anlayışları taşıyorlardı. İnsan olmakta buluşmuştuk aslında... Söylemeden geçemeyeceğim, Berlin'den şair Gültekin Emre'nin notu da belleğimize kazandı:
"Can yakıcı, kavurucu metinler, öyküler...
Kitabı okuduktan sonra elime başka bir kitap alamadım günlerce.
Yemek yemem, sokağa çıkmam da değişti.
Ne düşüneceğimi bilemiyorum."
Demiştik ya, bazen sadece bir kitap değildir elinizdeki… 

kaynakça: www.sanatonline.net