GÖZ - ALTI!

Sabahın 5 buçuğu. Kar maskeli polisler, uzun namlusu silahlarla, bir grup kadın gazetecinin evini bastı Ankara’nın orta yerinde. Ev zırhlı araçlarla sarıldı. Saatler sürdü ev araması. “Suç unsuru” olarak evden 3 adet kitap ele geçirildi! Gazeteci Berivan Altan gözaltına alındı.

Son gelen gözaltı haberlerinden biri bu. Gazetecilerden biri, yaşadıklarını “Dilek Doğan’ı hatırladım” sözleriyle dile getirdi. Bu fotoğraf her gün yaşanan onlarca örnekten sadece küçük bir kesit. Muhalif olanlar, iktidarın yanında yer almayanlar her gün bu durumu yaşıyor. Sabahın köründe operasyon timleri salınıyor sokaklara, hangi kapı denk gelirse. Gazeteciler, sendikacılar, politikacılar, seçilmişler… Seçilmişlerden sonra artık AKP’ye oy vermeyen seçmenler de hedefte. 27 Kasım gerekçesiyle 9 ayrı ilde yapılan operasyonlarda en az 120 kişi gözaltına alındı. Kimisinin kapısı karılarak, kimisinin yaşam ve çalışma alanlarına bayrak asılarak. İktidar destek alamadığı her haneyi, fert fert kişi kişi yeniden fethetmek istiyor.

Oysa, kafa kesen, katliam yapan, kadınları kaçıran IŞİD emiri aylarca güvenli bir şekilde Ankara’da yaşamıştı. Tıpkı Ankara, Suruç, Amed katliamlarını gerçekleştiren IŞİD’lilerin üzerlerindeki bombalarla ülkeyi bir baştan bir başa güvenli bir şekilde kat etmeleri gibi. Vaktiyle İdris Naim Şahin iktidar için ‘kitabın bombadan daha tehlikeli görüldüğünü’ söylemişti de, herkesten meczup muamelesi görmüştü. Oysa KCK operasyonlarının muktedir bakanı Şahin, sadece iktidarın bakış açısını, düşünce dünyasını dışa vurmuştu. Bu kafaya göre IŞİD’li olmak gazeteci olmaktan daha az tehlikeli! IŞİD’lilerin varlığını Ahmet Altan’ın serbest bırakılıp yeniden aynı gerekçeyle tutuklanmasını kadar önemsemedi bu ülkede adalet dağıtanlar.

Toplumu da bu duruma alıştırdılar ya da öyle sanıyorlar. Her şey sıradanlaştı, tepkiler bile. 12 Eylül’den daha ağır bir atmosfer var ama memleket, her şey normalmiş, olması gerektiği gibiymiş gibi yaşıyor. Toplu intiharlar, toplu cinayetler, toplu zehirlenmeler, sonsuz gözaltı ve tutuklamalar, kitlesel yoksulluk, toplumsal işsizlik, topyekun ötekileştirilme, genel hukuksuzluk; her şey olağan! Sıra kime gelmişse, “insanların vatandaş olup olmadığına karar verenler” tarafından kimin ismi listelere eklenmişse kapısı çalınarak, gözaltına alınıyor. Tutuklananlar bir daha tutuklanıyor, bir daha cezalandırılıyor, bir daha hakkında aynı hükümler kuruluyor. Ne de olsa bütün kararlar Saray denilen adliyelerde alınıyor. Eleştirmek yasak, konuşmak yasak, başına gelene tek bir itirazda bulunmak yasak; fikir beyan etmek kimin ne haddine? Arendt’in işaret ettiği “kötülüğün sıradanlığını” aşan bir durumdayız, “sıradanlığın kötülüğüne”mahkumedildik bütün bir ülke olarak.

Açılmamış, mühürlü sözcüklerle anlaşıyor toplum. Herkes birbirinin acısını gözlerinden okumaya, yüreğine dokunarak anlamaya çalışıyor. Bir büyük kulak hepimizi dinliyor, bir büyük göz hepimizi izliyormuş gibi herkes fısıldaşıyor sadece. Hepimiz uzun karanlık, sonu gelmez bir gözaltı koridorundayız. Oysa uğultulardan anlam çıkmaz, sessizlik bir ifade biçimi olamaz.

Haksızlık etmemek lazım. Sıranın kendisine gelmesini beklemeden ses çıkaranlar, itiraz edenler de var. Onlar da “susacaksınız” hıncıyla sistemli bir şekilde gözaltı operasyonlarıyla hedef alınıyor. Operasyon sadece evi basılana yapılmıyor, herkes hedefte. Gözaltına alınanlar üzerinden yarın konuşacak olana, konuşmaya yeltenecek olana mesaj veriliyor. Meseleyi hukuk içinde demokrasi kurallarıyla konuşmak çarpıtmaktan başka bir işe yaramaz.Mevcut kavramların çoğu karşılamıyor yaşananların hiçbirini.

Toplum, toplumsal olana karşı gelişen bu inanılmaz saldırıya alıştırılmaya çalışılıyor. Şu halde başımıza taş yağsa şaşırmayacağız. Fakat dipte biriken öfkeyi hiç kimse öngöremiyor. İktidar dile getirilmese de biriken öfkenin farkında. O yüzden en son Diyanet İşleri Başkanlığı, “şükretme” fetvası yayınlıyor, “durumu kabullenin, yaşadıklarınıza rıza gösterin” diye buyuruyor. “İslamiyet haksızlığa itiraz etmeyi buyuruyor” diye karşı çıktığınızda ise, “bizden iyi mi bileceksiniz dini, imanı” diyerek, her duruma göre uyarladıkları inancı kalkan yapıyor yönetenler.

Yaşananları meşrulaştırmak için İçişleri Bakanı bir baş gardiyan edasıyla ve marifetmiş gibi, “şu kadar operasyon yaptık, şu kadar gözaltı şu kadar tutuklama var” diye veri açıklıyor. Gözaltına alınan, tutuklanan bu ülkenin vatandaşı değilmiş gibi. “Bir ülkede nasıl olur da bu kadar terörist olur, nasıl olur toplumun yarısı potansiyel terörist sayılır” eleştirisi bile yapılmıyor. Bu ülkenin gelişmesi, toplumun özgürleşmesi, eşitliği için mücadele eden herkes bu suçlamadan nasibini alıyor. İktidara “başka bir yol mümkün, başka bir yöntem deneyebilirsin” uyarısında bulunanlar, düşman belleniyor.

Bu koyu karanlık karşısında susmak çare değil. Susmak, kabullenmek, sineye çekmek kurtarmıyor hiç kimseyi, kurtarmayacak da. Elbet bu koyu karanlık uzun süreli değil. Elbet bu bulutlar dağılacak, elbet bu ülke bütün renkleriyle bir arada yaşama özlemine kavuşacak. Yeter ki içimizdeki sesi keşfedelim.

Kaynak: Yeni Yaşam