Hapishane avlusundaki sarmaşığın çiçeği

Sarmaşık ne zaman çiçek açar; baharda! Avludaki sarmaşık ne zaman büyür; baharda! Hapishanedeki avlu ne zaman açıktır; gündüzleri! E hapishane günlerinden baharlar ve gündüzler dışındaki geceleri ve kışları atsak olmaz mı?... Olmaaaaaz! O zaman bu şiirler çıkmaz:
“Silemez damarlarından/ Ölümün kirli rengini/ Hiçbir şey/ Adanan ruhundan başka/ Bir katlin muhasebesi yapılır bedeninde/ Bil ki/ Sesini yitirdiğin yerde başlar kıyım.”

Aaah ah! Küçük küçük yazıp da sayfayı israf etmemek için ne büyük şiirler yazmışsın Sara! Adına ister kadın, ister isyan, ister hüzün, ister başkaldırı de! Erkek gözlükleriyle okutulan bu hayatın, kadın versiyonu işte bu! Yoksa hangimiz bedenimize bakıp dünya sorgulaması yapacağız? Kaçımız sesimiz kesildiğinde, bittiğimizin farkına varacağız? Ah bu şiirler olmasa, Sara olmasa, Sara’yı eline kalem aldıran zamanlar olmasa, kaç tane kadın zihninden geçenleri değerli kılacak?

E, Sennur Abla bu yüzden önsöz yazmış ya kız kardeşine: “Yüzünde pıhtılaşmış kan damlaları, ana yüzündeki dövmelere bakıyor kendi hikayesinin nasıl anlatıldığını görmek için. Siz de bakın bir kadının yüzündeki dövmelere. Ya da bir damla kana. Onun anlattıklarını daha iyi anlarsınız.” (Sennur Sezer, s.6)

İşte böyle başlıyor kadının hikayesi. Görünen, gösterilen, hatta gözlerine sokulan hikayesi. İşte böyle anlayıp ayağa kalkarak ve el ele tutuşarak.

Çok kadındı bu şiirler be!

Ne güzel!

“Pusulasız bir kadının adımlarını çoktan terk eden” kadınlar hem de bunlar. “Emekçi elleriyle yitikliklerini yakan” “ateş kızılı” kadınlar… “Teninde artık fırtınalar patlatan”     ve “ölümün zehrini içerek öldüren”! Yine de en güzel kısmı şu; her kadının yüzünde ince alaylı bir gülümseme yaratacak olan: “Bozduk katliam ezberlerini/ Karanlığı saydamlaştıran/ Işığı var gözlerimizin/ Bıraktık acının koynuna tüm uzaklıkları/ Vurulduk/ Piştik/ Anladık görünmez zincirlerimizi/ Ve kadından zamanlara ahdettik” Sara; Dağ olmadan olur mu? Hapis olmadan, İşkence olmadan, İnadına sokak ve meydanda olmadan…

İşte bu şiirlerle olur. Mutlaka “kana doymuş tarihi görerek” ama illa aşk:

“Bir tek kansızlık istedik/ Bir de baktık ki/ Kırmızıya boyanıyor kardelen çiçekleri/ Zamanı mıdır beyaz fırtınasında bu dağların/ Bu bembeyaz sabırla biriken kar/ Vakitsiz kırmızıya kesilir./ Söylesene sevgili, söyle!/ Dağılan kemiklerimizle/ Bir mezarlığa mı sürdük/ En koyu aşkta yıkanan kelimeleri.”

Bir müebbetti Şafak Türküsü’nde, Haklısın’da bir kadın ömür boyu müebbetiyle karşı karşıya. Yine bir anne, karşısında bu sefer küçük kızı:

“Haklıydın anne/ Parlak ışıklara uçmak/ Pervaneleri yakarmış/ Anladım.”

İşte böyle kadın koğuşu. Demir parmaklık yetmezmiş gibi, bir de dikenli telleri çeken pencere pervazında oturursun. O pencereden hapishane avlusu bütünen görünür. Bir de üst katları, “dışarıdaki” binaların. Üstü görünen binaları değil, kahkaha atan arkadaşlarını izlersin. Bir de hapishane avlusundaki sarmaşığın çiçeğini…

Şimdi bakıyorum da,

İkisi de aynı şeymiş!

Eğer anlamak istiyorsanız bir kadını ve elzemse kadınla birlikte anlamak dünyayı sizce, okuyun Sara Aktaş’ın kitabını. İsmi “Aksi Yalandır”. Yalanları reddeden bir kadının, pervaneleri dağda ve hapislikte yanan ve o yangınlardan doğan bütün kadınlara bakın. Bakın ki yaşanabilir olsun dünya; fikrimizle ve gönlümüzle…

Müge Tuzcuoğlu /Evrensel

Kaynak: evrensel.net