Hapishane Kapılarında Büyüyen Çocuklar...

On sekiz yıl sonra ben bugün / Paris’in arka sokaklarında / Zulasında ortası yivli / Eğri hançerler tutan bir adam aradım / Aşkım uzak bir akşam / Oğlum yasaktı / Bir düzene korsan olan hayat / Kendine korsandı…”ii

Yukarıdaki şiir, bir süre ayrı kaldığım 5 yaşındaki oğlumun telefonda, “Baba güneş uyudu, ay dede doğdu ama sen yine gelmedin” diye sitem etmesi sonucu yaşadığım sarsıntının izdüşümüdür. Hani “Klasik” bir söylem diye küçümsediğimiz bir deyiş vardır ya: “Anne – baba olunca anlarsınız evlat acısını- hasretini”… Tam da öyle. Ben de baba olana kadar, babam şair Süleyman Okay’ın yolladığı mektuplardaki duygu yoğunluğunu anlayamıyor ve ona aynı derinlikte yanıtlar veremiyordum. Onun, benim için yazdığı, aşağıdaki şiirindeki derinliği bile, ancak ölümünden sonra anlayabilmiştim.

Islığım dolaşıyor / Kimsesizliğinde gecenin / Sargılar içinde bir özlem / Ve gün yanığı bir giz / Alo Adiloş / Orada mısın yüreğimdeki sürgün / Tohum ve filiz”iii

Babamın mektuplarına yanıtım, içselleşen aile terbiyesi gereği “saygı ve görev” babında olurdu. Ve yazdıklarım, tüm sürgün mektupları gibi aynı cümlelerle sona ererdi: “Biz iyiyiz, siz kendinize iyi bakın”. Bu gün de mahpusların eşlerine-çocuklarına yazdıkları mektuplarda kendi acılarını paylaşmadıklarını, tersine sevenlerine moral vermeye çalıştıklarını görüyorum. İşte sürgünlerle mahpusların ortak yanlarından biri daha. Yıllar önce “12 Eylül ve Filistin Günlüğü” adlı kitabımın son sözünde de sürgün ruh halini mahpusluğa benzetmiştim. “Sürgünlerle politik tutsaklar arasındaki ortak yan nedir diye sorsalar, hemen ‘Özlem’ derim, ‘memleket hasreti’ ve ‘dost sohbetleri’. Ama özgürce seçilecek dost sohbetleri. Sürgünler yaban ellere ayak bastıkları andan itibaren o aradıkları dostlukların tarih olduğunu ve ömürlerinin aramakla geçeceğini anlarlar. Yıllar sonra eski bir dostu görmek her zaman sevindirmeyecektir onları. Genellikle hayal kırıklığı ve öfke olacaktır yaşadıkları. Ne dostlar aynı yerde kalacaktır, ne de alışkanlıklar. “iv

Yazar Salim Turgut da söz konusu kitabımı değerlendiren yazısında bu noktaya dikkat çekmişti: (12 Eylül faşist darbesinden sonra) (…)Filistin kamplarında eğitim sürecine giren Türkiyeli devrimcilerin gözü kulağı Türkiye’dedir. Her gün radyolar dinlenir. 12 Eylül’ün vahşeti, gün gün izlenir. Radyo ve gazetelerden öğrendikleri yeterli değildir… Ülkeden yeni gelenlerden gelişmelerin tüm ayrıntıları tekrar tekrar sorularak dinlenilir. Tutsak düşen yoldaşlardan kısa kartlar, mektuplar alınır. Mektuplardan, kelimelere fazlasıyla yüklenen anlamlar / yorumlar çıkartılır… Bütün mektuplarda karşıdakine moral aşılayan ifadeler vardır; ‘İyidirler’ ve ‘siz kendinize iyi bakın’ dilekleri vardır. Acılar bal eylenmiştir…”v Yıllar önce yaşadığım- gözlemlediğim sürgün ruh halini, Salim Turgut’un vurguladığı “acıların bal eylenmesi halini”, bu gün mahpus mektuplarında okumak mümkün.

Oysa ben onun çocuk kalmasını isterdim!

Mahpus mektuplarında kimi zaman satır aralarından süzülüyor özlem ifadeleri, kimi zaman da daha açık ve çarpıcı tümceler yumruk gibi boğazımda düğümleniyor. İşte Turan Demir’in Tekirdağ hapishanesinden kızım Öykü’ye yolladığı mektuptan bir bölüm.

Sevgili Öykücan, Annen seni güzel anlatmış ama ben sana kendi kızımı bu kadar iyi anlatamam. Çünkü ben kızımla hiç birlikte kalamadım fazla gözlemleme imkânım olmadı, yeteri kadar tanımıyorum. Şu anda 21 yaşında üniversite öğrencisi ama toplam 21 defa ya görmüşüm ya da görmemişim, toplam 21 defa dokunmamış, sarılmamış, kucağıma almamışım. Büyüdü kocaman bir genç kız oldu ona bir şeker, bir çikolata alamadım, bir oyuncak almadım, bir giysi alamadım, oysa ellerimde büyümesini, büyüdüğünü an be an görmeyi çok isterdim. Benden ihtiyaçlarını temin istemesini çok arzulardım. Gece yarıları ağladığını, kapının önünde oynarken çamura batmasını sonra da taşı minik ellerine alarak her şeyi bir birine katmasını görmek isterdim ama hiç biri olmadı. Şimdi geliyor, olgun bir insan gibi karşımda oturuyor. Oysa ben onun çocuk kalmasını isterdim. Ben çıkacaktım, birlikte büyüyecektik ama olmadı…”

Sevgili kızım bağışla beni

Bu güne kadar hapishanelerdeki hak ihlalleri, işkenceler, keyfi cezalar ve tecrit içinde tecrit hakkında defalarca yazdım. Demokratik kitle örgütleriyle beraber birçok eyleme katıldım. Hapishane ziyaretleri yaptım. Ama elbette daha fazlası yapılabilir. Yapmalıyım, yapmalıyız. Bu yazımda da doğrudan göremediğimiz “hapishane kapılarında büyüyen çocuklar”ın ve mahpus anne ve babaların yaşadıkları travma konusunu işlemeye karar verdim. Yaz başında 23 yıldır zindanda olan Kasım Karataş’ın 25 yaşındaki kızı Gülistan beni babasının adına düğününe davet etmişti. Kasım’ın kızına Gaziantep hapishanesinden yolladığı mektubu düğünde okuma görevi de bana düşmüştü. Onurlu ama duygusal anlamda zor bir görevdi. “Görüş günlerinde büyüyen” Gülistan’a babasının yolladığı mektup, düğünde bulunan herkesi ağlattı. Düğünde okuduğum Karataş’ın mektubunun son paragrafını paylaşmak istiyorum:

Sevgili Kızım, hayatınızın en anlamlı ve mutlu gününde yanında olamadığım için, bağışla beni!.. Sana özgür bir ülke bahşedemediğimiz için, kendi payıma senden özür diliyorum. Umarım doğacak olan çocuklarınız, sizinle aynı kaderi paylaşmaz, özgür bir vatan toprağına sahip olurlar. İdeallerime, düşüncelerime anlam verip kurtlar sofrasında başı dik, beni sahiplenerek gururla savunduğunuzu biliyorum. Ben de seninle gurur duyuyorum bir tanem. Seni tüm benliğimle, ruhumla tebrik ediyor, mutluluklar diliyorum… Seni çok seviyorum…”

Yedi yıl sonra fotoğrafta kızlarımı görmüş oldum

İşte bu olay beni düşünmeye, araştırmaya ve yazmaya teşvik etti. Biliyordum ki hapishanelerde binlerce Kasım Karataş vardı. Binlerce Turan Demir vardı. Onlardan biri de 17 yıldır içeride olan, ağırlaştırılmış hapse mahkum edilen Ali Baba Arı, Tekirdağ hapishanesinden yolladığı mektubunda aynı sorunu yalın olarak ifade etmişti:

Merhaba Dostlar, bayramın ilk günü, benim için zengin bir gün oldu diyebilirim… Öncelikle altı-yedi aydır kızlarımdan haber alamıyordum, onlardan –kızımdan- mektup ve kardeşiyle çekilmiş bir fotoğraf aldım. Nihayet yedi yıl sonra fotoğrafta kızları görmüş oldum. Evet, yedi yıl sonra sadece fotoğrafta… İkinci haber ise, dünyamıza taze bir yeğen geldi. Aslında iki tane, ama dediğim gibi, birinin ki henüz taze anne-baba oldukları için özel bir vurgu yaptım.”

Ben gelene kadar çok büyüme tamam mı

Kanser hastası şair Erol Zavar da çocuklarından yıllardır ayrı. Onları ancak yılda bir iki kez açık görüşlerde kucaklayabiliyor. Erol Zavar, Sincan- Ankara hapishanesinden yolladığı mektubunda sanki kendi çocuklarına seslenmiş gibi:

Sevgili Öykü… Mektubun o kadar canlı ve neşeli ki “nasılsın?” sorusu fazla kalıyor. Çok, çok iyi olduğun anlaşılıyor. Tamam, çıkınca size geleceğim, ben de aslında güzel yemekler yaparım ama yemek işini babana yükleriz, ben misafirim, sen de çocuksun, iş yapmak düşmez bize, yemek olana kadar parkta gezdirirsin beni, Özge Can’ı ve Özgür Deniz’i. Ama pastayı ben yapayım olur mu? Baban ve annen bilirler, Metris pastası diye hapiste yapılan bir pasta var. Onun meyvelisini yapıyoruz burada. Çıkınca sana o pastadan yapayım ben de. Sen, ben gelene kadar çok büyüme tamam mı?”

18 yılda sadece bir kez oğlumla görüşebildim

Zeynel Karabulut’un Aygün adlı bir oğlu var. Bir konferansta yanıma gelmiş kendini tanıtmıştı Aygün. Bana yıllardır içeride olan anne ve babasının hapishane adreslerini vermişti. Bu kez hem anne hem baba hapishanedeydi. Hem Münevver hem de Zeynel ile yazıştım. Münevver geçen yıl tahliye oldu. Zeynel hasta olmasına rağmen hâlâ içeride. Zeynel Karabulut Hacılar- Kırıkkale hapishanesinden yazdığı mektubunda çocuklarından söz etmiş:

“Sevgili Öykü (…) Bu arada münevver teyzen geçen mayısta tahliye oldu. Şu an Aygün ağabeyinle birlikte ikamet ediyorlar. Onların durumu çok iyi. Fakat ben bu güne kadar, 18 yılda bir kez oğlumla, Aygün ağabeyinle görüşebildim. Münevver teyzenle resmi nikâhımız olmadığı için görüştürmüyorlar. Bu arada 1 yıla aşkın açık görüşe çıkmama “ceza” sı var. 6 ayda kapalı görüşe çıkmama cezası var. Onun için mektup aracılığıyla sohbet ediyoruz. Tabi Aygün ağabeyinle – mektupla da olsa- sohbet etmek bayağı benim hoşuma gidiyor.”vi

Çocuklarımın hepsi zindan yolunda büyüdüler

20 yıldır hapishanede olan Felemez Erdem de Elbistan- Kahramanmaraş cezaevinden yolladığı son mektubunda beni oğlunun düğününe davet ediyor:

Size 2 resim gönderiyorum. Biri 7 Eylül 2007 tarihli tüm ailemle çektiğim bir fotoğraf: 4 kızım, oğlum ve sevgili eşim, hevalim Zeynep. Diğeri, en son oğlum Yunus’la çektiğim fotoğraf. Ben 1992’de zindana girerken, şimdi gördüğün oğlum 7-8 aylık bir bebekti. Hepsi zindan yolunda büyüdüler. Ben de ailemle gurur duyuyorum. 3 kızım evlendiler. Şu an bir kızım ve bir oğlum kaldı. Oğlum şu an nişanlıdır. Ben de Kasım (Karataş) gibi, onların en mutlu gününde yanında olamadım.”

Tecavüz sanığı işkenceci Selim Ay ve Tayyip Erdoğan

Tecavüz sanığı işkenceci polis Selim Ay hakkında çok şey yazıldı söylendi. Karanlıklar padişahı Tayyip Erdoğan her zaman yaptığı gibi bu yüz kızartıcı suç sanıklarını korudu. İşte Selim Ay dosyası yeniden açılınca, onun hakkında işkenceden dolayı suç duyurusunda bulunan devrimcilerin adları basında yer aldı. Onlardan biri de gazeteci Füsun Erdoğan’dı. Füsun Erdoğan yıllardır tutuklu. Çocuğundan ayrı. Kandıra hapishanesinden bize yolladığı mektubunda bu konuya değiniyor ve yerinde bir analiz yapıyor:

Eylül ayında yaşadığım bir diğer güzel gelişme de oğlumla 1 saat açık görüş yapmam oldu. Bir yılı geçmemişti görüşmeyeli. Diğer mektubumda sana bahsettim mi hatırlamıyorum. Hollanda – Roterdam’da yaşıyor oğlum. Biz tutuklandıktan sonra eğitimini orada sürdürme kararı verdi. Öykücük şu an burada iki çocuk var. Sağımızdaki ve solumuzdaki koğuşlarda kalıyorlar. Birinin adı Umut. Sanırım 2,5 yaşlarında. Ocakta annesi tahliye olacak. Diğerinin ismi ise Fırat. Fırat annesiyle kalıyor. 10 gün önce de babası Amasya cezaevinden buraya sevk oldu. 7 ay cezası kalmış. Ama annesinin daha 2,5 yıl kesinleşmiş cezası var. Bir de Selma kızımız vardı. Burada cezaevinde doğmuştu. 1.5 ay kadar önce annesi tahliye oldu. Biliyor musun dışarı gidecekler ve annesi mazgalları açıp bizlerle vedalaşırken, küçük Selma “koğuşa gidelim” diye tutturmuştu. Çocuklar için kötü bir başlangıç elbette… Umarım gelecekte bunların yarattığı izleri taşımazlar…”

Çocuklarımın oyunları hep yarım kalıyor

Gazeteci yazar Evrim Kepenek de hapishane kapılarında değil, bizzat hapishanede büyüyen çocukları anlatmış: “Türkiye’de çoğunluğu 0-3 yaş grubunda olan toplam 251 çocuk, anneleri tutuklu olduğu için cezaevlerinde büyüyor. Henüz birer küçük kız çocuğu olan 3 yaşındaki Şana ile 2 yaşındaki Şinar da demir parmaklıklar ardında anneleriyle birlikte volta atarak büyüyor. (…)Nazire Civelek, İstanbul’da NATO toplantısını protesto gösterilerine katıldığı için gözaltına alınmış, daha sonra serbest bırakılmıştı. Tutuksuz yargılanmaya başlayan Civelek, Artvin’de anaokulu öğretmeni olarak göreve başlar. Civelek, yargılandığı davadan dolayı 1 Kasım 2010’da tutuklanır. Bakırköy Kadın Cezaevi’ne gönderilen Nazire Civelek’in kızı Şana da, şimdi annesiyle birlikte hapis hayatı yaşıyor. Ayda bir defa babası Yaşar’ın yanına gönderilen Şana, herşeyden habersiz hayata gülümsüyor. Baba Yaşar Civelek, “Şana’yı ayda bir kere dışarı çıkartıyorum. Duyguları, oyunları hep yarım kalıyor” diyor.”vii Şana’nın hapishane arkadaşı Şinar Ekin Dülek, 2,5 yaşında… Hapishanede annesi Gazal Dülek ile birlikte kalıyor. Babası da annesi gibi politik tutsak…
 

Bu trajik örnekler çoğaltılabilir. Binlerce çocuk anne ve babalarını görüş günlerinde tanımaya çalışıyor. Ne okul kapısında onları bekleyen anne veya babaları var ne de doğum günlerinde hediye alan. Bu tutsaklardan Mehmet Gök’ün çocukları Avrupa’da. Ve Gök, çocuklarını 20 yıldır görmemiş. Yirmi yıldır seslerini duymamış. Tersinden okuyacak olursak o çocuklar da baba hasretiyle büyümüşler. Büyüyorlar.

Sonsöz: Evet, mahpus mektupları anlayanların, insanlıktan istifa etmemiş “kadın gibi kadınların, adam gibi adamların” yüreğini yakıyor. Öfkemizi büyütüyor. Ülkenin başındaki ceberut hükümetin kara propagandası ve yandaş medyanın yarattığı sanal alem, halkın büyük çoğunluğunu kör-sağır-dilsiz eylemiş. Ama bizim ödevimiz bıkmadan, usanmadan bizim için, çocuklarımız için, doğa için, özgürlük ve eşitlik için mücadele ederken esir düşen bu insanların seslerini duyurmaya çalışmaktır.

[email protected]

www.gorulmustur.org

Not 1: Bu yazı yakında yayınlanacak olan, “Hapishane kapılarında büyüyen çocuklar” temalı kitap çalışmamdan alınmıştır.

Not 2: Bir grup duyarlı insanla birlikte hazırladığımız www.gorulmustur.org sitesinden, alıntı yaptığım mahpus mektuplarının bütününü okuyabilirsiniz. Ayrıca mektup arşivine ve mahpus fotoğraflarına ulaşabilirsiniz.

i Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, teme-ağustos-eylül 2012.

ii Adil Okay, şiir, Hançerini Ay ışığına Çalan Adam, Ütopya Yayınevi, Ankara.

iii Süleyman Okay, Şiir, Şakayık, Belge yayınevi, İstanbul.

iv Adil Okay, 12 Eylül ve Filistin Günlüğü, Ütopya yayınevi, Ankara.

v Salim Turgut, 12 Eylül ve Filistin Günlüğü, ozgurmedya.org

vi Politik Tutsaklardan mektuplar, www.adilokay.com