Hapisteki avukatlar; herkes için adil yargılanma hakkını talep ediyor, bu kadar basit.

Hapisteki Avukatlar, Daha Ne Anlatsın Şimdi?

Adil yargılanma hakkı istediği için ölülerini saymaktan yorulmayan bu memleketin çocuklarının yasını tutacak kimse kalmayıncaya kadar sürmesin insanın insana kötülüğü. Acıları dindirmenin yolu bulunmalıdır.

Fikret İlkiz

İstanbul - BİA Haber Merkezi

11 Mayıs 2020, Pazartesi 00:01

Anlatmaya çalıştıkları adil yargılanma hakkı sağlansın, bu kadar.

Bazı zamanlar, bazı kötülükler insan belleğine kazınır.  

İkinci Dünya Savaşında Nazi toplama ve insan imha kamplarından geriye paylaşılması bitmeyen acılar kaldı. Kötülüklerin en kötüsü ne kadar uzak ve ne kadar yakın…Auschwitz’i en radikal kötülük olarak gören Arent; geçmiş yüzyılda insanlığın kırılma noktası olarak değerlendirmesi boşuna değil.   

Anne ve babasını kaybetmiş Danka ve Rena…İki kız kardeşin öyküsünü “Rena’s Promise” adlı kitapta yazan Rena verdiği sözü tutmuş (Altın Kitaplar. Mayıs 1998).

“Sevgili Anne ve Babam: Bu kitap sizin için yazıldı. Elli yıldır bu öyküyü size kafamda anlatıyordum. Sonunda şimdi yazılmış bulunuyor ve artık bir daha anlatmak zorunda kalmayacağım. Sevgilerimle, Rena / ve Danka için: Sen olmasan bu öykü de olmayacaktı”

“Rena’nın Yemini” giriş bölümü:   

“Sol ön kolumun dirseğinin tam altındaki yara izine dokundum. Oradaki dövmeyi ameliyatla aldırmıştım. Onun ne olduğunu bilmeyen o kadar çok insan vardı ki…ve öyle çok soru. “Bu numaraların anlamı nedir?” “Bu adresiniz mi?” “Telefon numaranız mı?”

Ne demem gerekiyordu?.. Bu benim üç yıl kırk bir günlük adımdı.

Bir gün iyi kalpli bir doktor o dövmeyi almayı önerdi. “Bunu hayır işi olarak yapmıyorum” diye bana güven verdi. “Bu en azından Amerikan Yahudi’si olarak yapabileceğim bir şey. Siz oradaydınız ama ben değildim.”

Böylece dövmenin ameliyatla kolumdan alınmasına karar verdim, ama o aklımdan asla silinemezdi. Doktorun ameliyatla aldığı deri parçası şimdi bir kavanozun içinde duruyor. Et parçası garip bir yeşile dönüştü. Bakmadım ama büyük olasılıklı numaralar artık silikleşmiştir.

Anımsatıcılara ihtiyacım yok. Kim olduğumu biliyorum. Kim olmuştum, onu da biliyorum.

Auschwitz’e ilk yollanan Yahudiler arasındaydım. 1716 numaraydım.

Rena Gelissen. Ocak 1994”

Toplama kamplarında numaraları derilerine kazınmış insanlar imha edildi.

Doktor; siz ordaydınız, ben değildim diyor, (1716 numaralı) Rena’ya. Onun yaşadıkları için anımsatıcılara ihtiyacı yok. Kim olduğunu biliyor. “Kim olmuştum” onu da biliyorum, diyor. Rena’nın sözünü tutarak 1994 yılında yazdıkları; düne ait radikal kötülükler ve bugün gerçekten oldu mu sorusunun acı yanıtı.  

Berrak Coşkun’un “Hannah Arent’te “Radikal Kötülük” Problemi” adlı kitabının “Giriş” bölümünde yer alan sözlerini ödünç almalı, ama geri vermemeli, gereği neyse onu yapmalı. 

“…Çünkü insan olarak, insan olduğumuz için, insan olmaktan ötürü sorumluyuz başka insanın acısından. Suç kolektif değilse de acıyı paylaşmanın, acıyı bölüşmenin sorumluluğu hepimize aittir. Nermi Uygur’un “başka-sevgi” dediği de aslında böyle bir sorumlulukla yakından ilgilidir: “Başka -Sevgisi: bir duygu ve eylem birliği, bir duyarlılık katkısı, bir yardım bağışlanışıdır. Belki de en açık-seçik gerçekleştiği ortamlar, acılı ortamlar. Başka bir insanın ya da insanların gerçekten acı çektiği için, acıya katlanmaya savaştığı bir durumda başkasının acısını hafifletmek, dindirmek için: duyarlılık, para, zaman, iş hizmet sunmaktır paylaşmak. Bende nasıl olsa bol bol varolan bir şeyin, eksilince bana hiç de zararı dokunmayacak bir bölümcüğünü, başka birine uzatmak- hiç de böylesi bir şey değil sözünü ettiğim paylaşma. Hele hele salt düşünmede, acıyla bağ kurmak hiç değil. Olabildiğince doğrudan doğruya, vargüçle aracısız bir duygudaşlıkla başkasının acısına ortak olmak; o acıda, durumun izin verdiği oranda sereserpe pay devşirmek; o acıyı bölüşmektir paylaşmak”

Yaşamının birkaç yılını Nazi Kampında geçiren ve ailesinden pek çok kişiyi Auschwitz’de yitiren Levinas’ın Felsefe, Adalet ve Aşk başlıklı makalesinde -Dostoyevski’den yaptığı bir alıntıyla- ifade etmeye çalıştığı, tam da böyle bir sorumluluktur: ‘Benim için en önemli şeylerden biri, bu bakışımsızlık ve şu formüldür: Bütün insanlar birbirinden sorumludur, hele ben herkesten daha çok’ (Ayrıntı yay. Syf 15. 2013 Dipnot 3.Nermi Uygur. Başka- Sevgisi YKY İst. 1996). Dipnot 4 Sonsuza Tanıklık. Metis 2010).

Anımsatıcılara ihtiyaç olmadan 1996 yılını anımsıyorum, sorumluluk kimin; benim!  

Bir yazarın, bir gazetecinin o zamanda anlattığı acılardan herkesten daha çok sorumluyum.

Ece Temelkuran; “Ne Anlatayım Ben Sana!”(Everest Yay.) kitabında neler mi yazmıştı?

Bir sorusuna verilen yanıtı belleğime kazıdım.

“Ne anlatayım ben sana”

“Çocukları açlık grevindeki siyasi tutuklu ve hükümlü annelerinin en çok söylediği cümle buydu. Bütün kameralar, mikrofonlar, polisler ve diğer yabancılar gittikten sonra, basın açıklamalarında, sokak gösterilerinde, gazete bürolarında pek kullanmadıkları “asıl” sesleriyle başladıkları konuşmalarının ilk cümlesi hep aynıydı. “Nasıl oldu, anlatsana teyze” derseniz eğer, hep aynı şeyi duyardınız karşılığında:

“Ne anlatayım ben sana!”

“Öyle çok ki,” demekti bu, “Öyle acı ki…Nereden başlayayım?”

(…) Tunceli’den, Sivas’tan. Diyarbakır’dan başlayan hikayeler, büyük kentlerin, otobüs seferlerinin pek uğramadığı semtlerinde düğümleniyor, cezaevlerinde, açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında uç veriyor, sökülüp gidiyordu. Önce topraklarından, sonra evlerinden ve en son hayatlarından kovulan bu insanlar, 1996 yazında gelip ÖDP’nin Ankara İl Merkezi binasında buluşuyordu. O günlerde kimsenin uzun hayat hikayeleri dinleyecek vakti yoktu, çünkü gündem ölümdü. Şehirlerin bütün gecekondularını sırtlarında taşıyan kadınlar şimdi de çocuklarının ölüm ihtimalini taşıyorlardı sokaklarda. Sorulduğunda o yüzden öyle diyorlardı:

“Ne anlatayım ben şimdi sana!” …”

Öncesinde ve sonrasında, 1996’da yaşananlar unutuldu. Sonraki yıllar da unutulacak. Sonra belki çok az şey kalacak geriye, yaşamdan arta kalmış.  

Sayıla sayıla bitmemiş ölümler, ölülerini sayarak yaşamaya alışmış bir memleket! 

Hapisteki avukatlar; herkes için adil yargılanma hakkını talep ediyor, bu kadar basit.  

Bu memlekette söylenmesi çok basit bir istek gibi görünüyor; adil yargılanma hakkını istemek.

Talepleri dinlenir ve belki sağlanır. Belki bir olasılık adil yargılanma hakkı verilir diye bedenlerini açlığa yatırmışlar hapiste…

Bunun için adlarını yekpare mermere yazdırmayı bile göze almışlar, onurlarına bürünerek ve cesaretleriyle, bedenleri küçülmüş açlıklarıyla…

Adil yargılanma hakkı istediği için ölülerini saymaktan yorulmayan bu memleketin çocuklarının yasını tutacak kimse kalmayıncaya kadar sürmesin insanın insana kötülüğü.

Acıları dindirmenin yolu bulunmalıdır. Bütün insanlar birbirinden sorumludur.

“Hele ben herkesten daha çok” sorumluyum diyen avukatlar;

Daha ne anlatsınlar şimdi?

Kaynak: Bianet 

İlişkili İçerik