Hasta tutsak Ergül Çiçekler'den yeni bir öykü

Tarih: 
Pazar, 1 Ocak, 2017

                                                                             İKİ IRMAĞIN ÖYKÜSÜ

 

          Çiğ damlaları düşer kirpiklerine

          Gün uyanır geceden

          Uyanır gözlerine

          Kollarının arasından

          Bir çiğ damlası düşer gözlerine

 

   Dönerken sokağın içine doğru sokak lambasının eğik demir direğinin yanından eski bir otomobil lapa lapa yağan karın altında ve isli İstanbul akşamlarının birinde buluşmuştu çoktan ellerimiz. Otomobil sarı, egzozu bozuk, yerlerde kar, saçımız başımız kar ama ellerlimiz buluşmuştu bir defa ellerimiz çıplak hava soğuk üşüyorlar, üşüyoruz, üşüdüğümüzü saklamayacak kadar tir tir titreyerek umursamadan üşüyoruz. Ellerimiz ayrılmıyor ve sarı renkli esli otomobil bozuk egzosuyla bağıra çağıra gelip geçiyor yanımızdan, sokaktayız, yalnız ikimiz, kar hala yağıyor hala üşüyoruz ve çok uzaklarda bir yerlerde biraz daha batıyor güneş. Gülümsüyor gözlerime, yarın okulda diyor. Gözlerinde gözlerim önce sıcak soluğumuz karışıyor birbirine sonra dudaklarımız, kara, soğuğa, kimi sevmiyorsak ya da neyi hepsine birden inat. “Olmaz” diyorum “yarın okul yolunda” ve ekliyorum “ne yani ayrı ayrımı gideceğiz bütün gece ayrı kalmamız yetmiyormuş gibi!” “Peki” diyor “yarın okul yolunda, sınıfta teneffüslerde koridorlarda ve ve ve” sonra birden daha önemli bir şeye hatırlarcasına “yarın görüşürüz ama bu gece beni özlemeyi unutma!” diyor. “Bu gece daha çok özleyeceğim” diyorum.

   O gece özledim seni, şimdi bin yıl geçti aradan bin yıldır her gün ve gece özledim seni… Matematiği unutmadım aradan geçen zamanın rakamsal değeriyle değil bin yıla denk düşecek kadar büyük olan özleminle söylüyorum. Ben hala ne zaman derinlere dalsam hala sokakta buluyorum bizi bende seni, sende beni. Bin yıldır biz oradayız heykel gibi değil tirtir titreyen ve titrediğini hiç umursamayan aşıklar olarak.

 

   Saçları siyah kömür karası değil ama parlak siyah inciler gibi uzun düz ve gür. Örgülerini açtığında iniyor kalçalarına kadar, inmekten çok akıyor gibi. Başını her oynatışında yukardan aşağıya hafifçe dalgalanarak siyah sulardan oluşan bir şelale gibi boşalıyor. Boyu bir yetmiş kaşları ve gözleri ceylanlara, göz bebekleri zeytin karasına benziyor. Ama nasıl bir kara insan ölmek istemez ya ama hani ille de kalbini delip geçecekse bir kurşun ister ki insan o kurşun bu zeytin karası gözlerin renginde olsun. Yaşı yazı bekleyen bahar gibi, yaşı on yedi yüzü pürüzsüz esmer, dudakları ne kalın ne ince, başını hafifçe yana eğipte attığı bir gülüş var gamzesiyle, sık sık yapmaz bunu ama yaptığında bin yangın başlar içimde, bin güvercin dosdoğru ateşin kalbine uçar, yağmacı bir ordu geçer şehrin üstünden taş koymaz taş üstünde ve döver göğsümü kalbim, ölür on yedi yaşım, kıvırcık saçlarım, esmer tenim, ateşten anka kuşu doğar durur dünya, güneş söner evrenin koca karanlığında bakarım gözlerim yalvar yakar; “bir daha öyle bak, bak yansın ormanlar, bak dursun kalbim, ben doğarım aşkımın içinden yeniden ve yeniden” diye. Bazen bir daha bakıyor ve ölüyorum hemen oracıkta… Anlamını yitirir yaralar anlamını yitirdiği için ilaçlar. Açıyorum gözlerimi o siyah göz bebeklerine, kahverengi bakıyorum can havliyle, yandıkları ateşten dönüp geliyor binlerce kuş, boy veriyor kendi kara küllerinden milyarlarca ağaçla bir orman, ilk defa gül de aşık oluyor bülbüle ve yeniden başlıyor seyri seferine dünya.

   “Böyle baktığında ölüyorum” diyorum gülümsüyor ve hiç acımadan öyle bakmaya devam ediyor. Sırtımda siyah deri montum yakası açık gömleğimin çoktan boynumla arasına mesafe koymuş kravatım. Bir acayip talebeyim. Notlarım yüksek umurumda değil, gelenler geçenler bakanlar umurumda değil, harçlığım varmış yokmuş umurumda değil,. Arka sıra cam köşesinde ve şiir yazarım zeytin gözlüm için matematik dersinde. Ama yinede bulamam aradığım kelimeleri beni sıkıştırınca “fukaranın önde gideniyim, bırak parayı sözcüklerim bile yok. Bir kalbim vardı anamdan ödünç onu da sen aldın” derim. Gülümser yine ve cevap verir “Hani” der “seni sıkıştırınca bulamıyorsun ya aradığın kelimeleri, hani kalbin ağzına geliyor ya, düşünemiyorsun ya doğru düzgün işte kalbinin böyle atışını seviyorum.!

  

   Onu ilk gördüğümde o beni görmemişti ama ben görmüştüm. Bir balığın denizi, bir kuşun gökyüzünü görmesi gibi görmüştüm. Ona nasıl baktığımı kimseye belli etmekten korkmadan bakmıştım. Çocukken bir keresinde Fırat nehrini görmüştüm. Galiba Urfa taraflarıydı, durgun, akışı belli belirsiz görünen ama aslında o deli, o hırçın, alttan alta sel sel akan, yıka yıka akıpta aktığını belli etmeyen, yüzü ipek saten içi deli divane fıratı görmüştüm. İşte o gün fıratı tekrar bulmuştum Fırat o gün içimden akmıştı. Sustun sesimi unutarak, baktım kendimi unutarak ve içimden üzüldüm “ah be dedim ilk görüşte aşık olmak vardı ya birbirimize, ama çevirmemişti başını bir an bile. O anda kırıldı kalbim kan içinde bağıra bağıra ilk o an nasıl yanacağımı öğrendim. Kırıldım ona kırıldığımdan haberi olmasa da, kırıldığımı bilmese de bekledim ve bekledim kaybolup gidene kadar bekleyerek bekledim ama hiç bakmadı.

   Sormadım, insan hiç tanımadığı birine nasıl kırılır diye, hem de dönüp bakmadığı için ve ilk görüşte aşık olmadığı için. Nasıl kırılabilir ki insan hiç tanımadığı birine. Yarım bıraktım çayımı soranlara sevmedim dedim sonra yürüyüp çıktım kantinden, ikinci kata çıktığım zaman üç kat daha varken gideceğim sınıfa dersi kırmaya kara verip geri döndüm. O gün sadece aylak aylak dolaşmak ve şarkılar dinlemek istiyordum. Tekrar kantine ger döndüm. Baktım bir daha, hala o oradaydı ve hala bakmıyordu bana, bir kere bile bir saniye bile. Kapkara gözleri ışıldıyordu akkora dönen kurşunlar gibi kırıyordu kalbimi tekrar ve tekrar acımasızca ve ne kadar acımasız olduğunu bilmeden. Ay dan haberi vardı, dünyadan, güneşten, okyanuslardan ama benden haberi yoktu, ay dan, günden güneşten bir anda nefret ettim, bir anda tümünden korktum. Neden korktuğumu tam bilmeden, hatta ondan ve hiç tanımadığım birinden nasıl böyle korktuğumu da bilmeden. Yeniliyordum neye yenildiğimi umursamadan. Sanki dinamit mayalanmıştı parmaklarımın ucunda ve dokunduğum her şeyle birlikte havaya uçacaktım parça parça parçalanarak. Ve kalbim delip göğüs kafesimi dışarı çıkmaya çalışırken, çalışırken kalbim kafese sığmayan serçe kuşu gibi ya da Ferhat gibi dağı delmeye çalışırken kalbim zor bela nefes almaya çalışıyordum. Çıkamazsa o kafesten serçe kuşu ölecekti çıksa uçup gidecekti ölecektim, tam bu anda çalmıştı ders zili. Gelip geçti önümden sanki Dicleydi akıp giden o gitti, herkes çekip gitti, boşaldı kantin, boşaldı dünya, şelaleler dondu kaldı, tramvaylar durdu, gemiler durdu, uçaklar, trenler,, durdu annem, komşumun küçük kızı, patisini yalayan kedi, an durdu o anda her şey dondu kaldı. Dicle akmıştı durgun ve derin dünyanın en harikulade sevgilisi akıp gitmişti Fırat ise hala içimdeydi, olduğum kıyıda hala ipek satendi yüzü hala yıkıp geçiyordu içi ve göğüs kafesimi deldi delecekti serçe kuşu. Eğer o gün bir gül olsaydı gözbebeklerim kan damlardı yaprak yaprak.

 

   Şarkılar yetmez bazen. Yetersizdir dünyanın en güzel melodileri ve şiirleri. Nazıma kızarız bazen, Neruda ya, Aragona hep kendilerini yazmadıklarını bile bile, sırf bizim duygularımızı anlatmaya yetmiyor diye saldırırız onlara “hep kendinizi mi yazdınız be arkadaş!” diyerek. Su ona benziyorsa, esen yel ona benziyorsa ve hiçbiri bir diğerine benzemezken tüm bulutlar ona benziyorsa ne yapabiliriz ki? Susarız olmaz, anlatırız yetmez yel kovan küser akrebe, inatlaşır geçmez zaman onlar barışmadıkça. Kayboluruz hem de saniyede yüz kez, bin kez kayboluruz zamanın orta yerinde üstelik nerede olduğumuzu bile bile. Artık bozuk pusulalar bile onu gösterirken yapacak hiçbir şey yok yeniliriz kendi doğamıza, yenildiğimiz an da en büyük zaferi kazanarak. Artık olmamız gereken yerdir. Kaçmamız gereken yer yani onun yakını onun yanı. Bağlanırız bağların en güzeli ve en kahredeniyle. Susarız, bağıra bağıra şarkı söyleriz. Aslında fark ederiz yalnız olduğumuzu ve yalnızlıktan nefret ettiğimizi severiz kendi imkansızlıklarımızdan umudu, çöllerden ırmakları çıkarırcasına severiz. Aşktır bu köz olmadan yanmayı, alev olmadan od olmayı öğretendir. Közsün artık deniz dolusu alevsin. Ceylansın ceylanı vuran avcısın yaralı ceylanın kuzususun. Dur durabilirsen.

 

   Sonunda nihayet yanına gitmeye cesaret ederek gidip “merhaba” dedim “seninle tanışmak istiyorum ben sana bir haftadır uzaktan bakan çocuk!”

   Baktı yüzüme gülümseyerek cevap verdi: “Bu nasıl tanışmak gerçek bir adın yok mu senin”

  • Var işte uzaktan bakan çocuk, seni gördükten sonra galiba öteki adımı unuttum.

“Kaç gündür uzaktan baktığını biliyorum” dedi yüzüme bakarak “ama gerçek adını unutan biri hakkında insanlar ne düşünür acaba diye de merak etmiyor değilim.” Bunun üzerine doğal olarak ismimi söyledim ve hemen ekledim “ama şimdiki adım daha güzel”

  • Madem öyle o halde git adına yakışır şekilde davran.

Susup kaldığımı görünce devam etti “bu cevabı beklemiyordun değil mi. Adını önceden biliyordum kim olduğunu da. Zaten benim ismimi de çoktan öğrendiğine eminim. Şimdi geç bu uzaktan bakan ayaklarını da söyle niye tanışmak istiyorsun. Baştan söyleyeyim flört edeceğin kızlardan biri değilim.”

  • Flörtten bahseden oldu mu şimdi diye sorduğumda yanıtı çok netti.
  • Öylemi demek herkes seni yanlış tanımış. Yok açık sözlüymüş, yok sözünü sakınmazmışsın da. Gülümsedim ve “sende mi böyle düşünüyordun ya da hakkımda ne düşünüyorsun” diye sordum.
  • Kızları kendine aşık ediyor sonrada yürütemeyip ayrılıyorsun. Hakkında ki düşüncem bu.
  • Yani hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun.
  • Bence herkes epey epey biliyor.
  • Aslında hiçbir şey bildikleri yok. Mesela birlikte yaşlanmak istediğim birini aradığımı.
  • Güzel lafta bende yaramaz uzaktan bakan çocuk. Hem yaşlılıktan bahsetmek için biraz erken değil mi?
  • Ne zaman bahsedeceğiz yaşlanınca mı?

   Yüzü ciddileşti ve dedi ki; “Neyse ben söyleyeceğimi söyledim. Romantik solcunun yeni flörtü olmayacağım. Sen iyisi mi sarışınlardan devam et. Malum adını masalara onlar kazıyor.” Bunun üzerine “iyide” dedim “biri birisinin ismini masaya kazıyorsa sen neden kızıyorsun ki?”

  • Kızdığım felan yok söyle onlara illa kazacaklarsa adını karatahtaya yazsınlar tebeşirle sonra silmesi kolay olur malum çok kalıcı bir tip değilsin. Yaşlanacak birini arıyormuş da ney miş… bak arkadaş senin gibiler tek başına yaşlanır.
  • Benim gibiler, bakıyorum çözmüşsün benim gibileri. Uzaktan kolay demi bak gör yapıştır etiketi. Sana bir şey söyleyeyim. Uzaktan Leyla herhangi kadındı Mecnundu onun içinde Leylayı bulan.
  • Öyle mi senin içinde kim var. Mecnun olmasın sakın?
  • Ya sen bana gıcık mı oluyorsun nedir bu tersten cevap vermeler, hatırı sayılır imalar. Ne yaptım da bana bu kadar kızdın?
  • Kızdığım felan yok sana öyle geliyor
  • Hep böyle mi konuşuyorsun yani
  • Beğenemedin mi?
  • Bayıldım, yalnız çoğu insan sevmez, bu koca dünyada bir başına kalırsın.

   Bu söz üzerine kaşlarını çatarak sinirli baktı bana “sanane oğlum benim bir başımalığımdan. Senin bekleyenin yok mu, sarışın ya da kumral yoksa şu sıra eseme mi sevgilin. Sen git istersen sonra kimse adını sıralara, masalara kazımaz haberin olsun” dedi.

  • Sadece git demen yeterliydi sen benim eski ilişkilerimi niye takip ettin niye öğrendin.
  • Başka derdim yoktu senin ilişkilerini takip ettim. Hatta gözüm hep üstündeydi desem okşanır mı o koca salak gururun. Eski ilişkileriymiş, senin eski ilişkilerin yok senin ayrılıkların var. İlişkilerini takip ediyormuşum. Bak sen en iyisi git sonra sana kızan olur. Zaten ders zili çalmak üzere.
  • Bunlar normal tepkiler değil biliyorsun değil mi? Sahi hep böyle misin.
  • İşine gelirse, hep böylemiyime gelince sana hep böyleyim. Bak işte zilde çaldı.

   Sıfır dokuz numaralı atlas kaleminin ucuyla öğrenci masasının üstüne bir ismi kazıyordu bulduğu her fırsatta sarı saçlı genç kadın öğrenci hemen önündeki sırada. İzlemişti onu belki biraz kıskanarak belki biraz yüreği burkularak belki birazda içten içe ona özenerek, ihtimaller öylesine çoktu ki her şeye belki biraz yer kalıyordu. Uzaktan uzağa sevdiği ama kimsenin işitmediği anlamadığı içten içe habersizce sevdiği adamın isminin özenle tahtaya işlendiğini izlemişti. Kardeşinin ismini yazmıyordu sarı saçlı, babasının, annesinin adını yazmıyordu. Etrafına birde kalp işlediği o isim sevgilisinin ismiydi. Ya da onunda uzaktan uzağa sevdiği kıvırcık saçlı çocuğun ismi. Hani sevdiği ve epey birde uyuz olduğu, hoşlandığı ama kızdığı, o samimi ama tutarsız tipsiz ve yakışıklı, içli ve fırlama, zeki ve aptal, olgun ve toy, şiir okur güzel şiirlerden, not ortalaması okulun en iyisi ama inekleyen tiplerden değil, herkesin bildiği tanıdığı bir tip. Solcularında öne çıkanlarından, faşistlerle her kavgada o da var, yumruk yer, atar gözünü budaktan esirgemezde iki damla gözyaşıyla yenilir. Romantik ama kötü yanları çok, abartır dobralığı, zırt pırt inatlaşır, sık sık aşırıya kaçar. En son Reis dedikleri tipe indirdiği kafa okula ambulans getirdi. Dahası başarılı olmasına rağmen geleceğe dair hiçbir planı yok üstelik hiç laf dinlemiyor. Aşıra başına buyruk, aşırı kendine güvenli daha bir sürü şey. “Ama işte bir şey var onda” diye düşünüyordu bir şey var çekiyor beni ona ama bir farkıma varsa bir dönüp baksa serseri”

   Kendine setti kendine deniz. Dalgasıydı ve dalgakıran, kendine dağdı ve kendine gizli bir geçit. Susuyordu sustukça büyüyordu, büyüdükçe daha çok seviyordu. Ama kıvırcık saçlı ondan habersizce yürüyüp geçiyordu önünden ve dururken koridorun, kantinin veya bahçenin kenarında. Günler geçiyor ama değişmiyor hiçbir şey. Ona hala çok uzak ama içindeki kor kadar yakındı. Tamda kendi kendisiyle mücadele ettiği o günlerde hemen önünde bir tartışma gerçekleşmişti. Zaten ne olduysa sonradan da itiraf edeceği üzere o an olmuştu ve gerisi biraz gururdu biraz korku ve biraz da başka şeyler.      

   Müdür yardımcılarından biri ki lanet ırkçı ve öğrencilere karşı zaman zaman şiddete başvuran biriydi. Kantinde bir masada elele tutuşarak oturan iki öğrenciye kasten herkesin duyacağı şekilde bağırdı “çekin ulan elinizi sokak mı burası ayıptır utanmıyor musunuz.” İki sevgili hemen ellerini çekip başlarını öne eğerken o bir adım öne çıkmış ve demişti ki;

  • Hocam bu ne ayıptır ne de utanılacak bir şey. Aşktan mı korkuyoruz.
  • Sus sen burası gazino mu?
  • Esas okulda aşk güzeldir. Ama anlaşılan gazinoyu tercih edenlerde var.

   Bu imalı cevap üzerine adam hiddetle bağırırcasına

  • Bana bak densizlik etme
  • Densizlik eden yok fikrimi söylüyorum.
  • Senin fikrini soran mı var ne halt etmeye karışıyorsun.

“Hocam!” dedi uzatarak “üç harf ettin üçü de eğitimciye yakışmıyor. Yok densizlik, yok haltetme hem biz ne öğreniyorsak sizin gibi hocalardan öğreniyoruz. Beğenmediğiniz bu yolcunun klavuzu sizsiniz” diyerek ağır bir cevapla bitirdi sözlerini. Kıpkırmızı olan adamın sinirden tir tir titrediği belli oluyordu. Aslında “şu ukalaya” bir tokat indirirdi ya o tokat inerse teşekkür olarak iadeli bir yumruk olacaktı çünkü çocuk ona eğitimci gibi davran ki bende öğrenci gibi davranayım demiş. Yani bu sen bana vurursan bende sana vururum demenin kibarcasıydı. Adam baktı olmuyor bir anda ağız değiştirerek “Evladım” diye başladı bu defa babacanı oynayacaktı “sen niye kaşınıyorsun ben bu ikisine söyledim” bu son söz üzerine herkes köşelerine sinmiş sevgililere bakarken o hocaya cevap verdi.   

  • Hocam belki iki arkadaşımızaydı ama öyle bağırdınız ki hepimiz duyduk doğal olarak herkes bu uyarıyı üzerine aldı. Bizi peşinen uyardığınızı duyduk.
  • Elbette aynı zamanda hepinize söylemiştim.
  • İşte meselede bu hocam ben kantinde sevgilimin elini tutarım başını da omzuna koyarım bunda ne kötülük var.
  • Oha oğlum yavaş!
  • Oha ve oğlu sizde kalsın da siz mi yasaklayacaksınız aşkı sevdayı, bunu ne krallar ne imparatorlar denedi de olmadı dağı yakarmış aşık olan girermiş de alevin içinde gül koklarmış ateş onu yakmazmış.

          Oha ve oğul sizde kalsın sözleriyle tekrar sinirlenen hoca zıvanadan çıktı çıkacakken sonunda azıcık kontrollünü kaybedip bağırdı; “senden mi öğreneceğiz sevdayı, neyi yasaklayıp neyi yasaklamayacağımızı, burası okul, park değil bilim yuvası. Yasak işte o kadar.” Ancak çocık sak,nliğini koruyarak yanıtladı; “Bağırmanıza gerek yok duyuyorum sizi. Anlattığınız bilim yuvası insanın kendi doğasına aykırı, insan doğasında var olan bir şeydir aşk, siz parmak kesildiğinde acımayı yasaklıyorsunuz. Sevgisiz aşksız bili mi olur. Böyle bilim yuvasından çıkanlardır işte gidip atom bombasını yapanlar.”

  • Fena mı işte savaşı bitirdiler.
  • Öyle olmadı hocam. Savaş zaten çoktan bitmişti. Onlar sadece yarattıkları silahı denemek ve dünyanın geriye kalanına gözdağı vermek için yaptılar. Bunun içinde Hiroşima ve Negasakideki tüm çocukları, kadınları, yaşlıları, ağaçları, kuşları ne varsa hepsini diri diri yakmaktan çekinmediler. Sevgisiz bilim eseri bu işte.
  • Öyle mi sizin bilim yuvanızdan nasıl insanlar çıkmalı
  • Hitler’i yenenler gibi, atom bombalarlıyla çocukları yakmayanlar gibi.
  • Öyle mi kimmiş onlar söyle de göreyim.
  • Bunu söylemekten mi korkacağım. Hitler gibi faşistti onun liderliğinde Naziler milyonlarca insanı katlettiler bu katiller sürüsünü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ordusu Kızıl Ordu yendi. Dediğim gibi atom bombası kullanmadan, sivil ve masumları katletmeden.

   Çocuk Sovyetler birliğinin ismini öyle tane tane üstüne basa basa ve gururla söylediğinde hocanın yüzü şekilden şekle girmişti. Rahatsız olduğunu saklamadan; “Sana mı kaldı Rusya’yı savunmak sen anarşist misin!” diye çıkıştı.

  • Ben Rusya’yı savunmuyorum. Rusya ayrı SSCB ayrı eminim aradaki farkı biliyorsunuzdur. Anarşistliğime gelince değilim. Olsam ret etmezdim.
  • Rusya’yı savunmuyormuş söylediklerinden savunduğun anlamı çıkıyor zaten.
  • İş öyle anlam çıkarmaya kalırsa sizde Hiroşimadaki bebekleri katleden Amerikayı savunuyorsunuz.

Hoca “saçmalama ne savunacağım çok uzattın yeter işim gücüm var” deyip kestirip attı nihayet “sende kendi işine bak dersine felan çalış”

  • İşime bakıyorum ya hocam işim bu ben öğrenciyim şimdi de bir öğretmenle yakın tarih ve insan doğası üzerine tartışıyorum. Sonuçta aşk da insan doğasında var.
  • Başlatma şimdi doğana. Yaşın başın kaç aşk aşk deyip duruyorsun.
  • Ehliyet mi bu hocam on sekiz yaş sınırımı var.
  • Neyse işim var. Benim işim sana laf yetiştirmekten daha önemli.

    Adamın son söyledikleri bunlardı ve bitirir bitirmezde gitmişti. Çocuk bekledi o kapıdan çıktığında döndü iki sevgiliye “tutun mu o eli sağlam tutacaksın ki kimse gelip ayıramasın arkadaşlar, okulda hoca, camide imam, evde baban sokakta hanzonun yobazın teki yasaklar. İzin vermeyin bunlara. Bu hayat sizin başkaları yön vermesin” dedi.

   Tüm bu tartışmaya o da baştan sona şahit olmuştu. Hoca başkalarını azarlamışken o çıkmıştı öne azarı işitenler ellerini ayırıp sinmişken herkes susmuşken o aşkı savunmuştu ve başka şeyleri. Adamın onca tahdit vari sözlerinden, ses yükseltmelerinden  zerre kadar korkmamıştı. Sükunetini hiç bozmadan bir santim bile geri atmadan durmuştu tam karşısında. Adam uğraşmış bir bağırmış bir babacanı oynamışken o acık net kelimelerle tüm salvolarını boşa çıkarmıştı. Sözleri çarpıcıydı insanın aklına ve kalbine işliyordu. Hele o nasıl bir sözdü “beğenmediğin bu yolcunun klavuzu sensin.” Adam duyar duymaz zehirlenmiş hayvan gibi kıvranmıştı. “İşte” demişti içinden “işte insan sevecekse böylesini sevmeli yanacaksa böylesine yanmalı” ama birden bu düşüncelerini bıçak gibi kesen bir şeyin farkına vardı ve bundan farkettiği şeyden hiç hoşlanmadı. Etrafta tartışmayı dinleyen başka öğrenciler de vardı o başka öğrencilerin bir kısmı kadınlardı ve onun da hiç hoşlanmadığı şey bu kadınların kıvırcık saçlıya bakışlarıydı. Kendine “belki de sadece hak verdikleri için bakıyorlar” diye sormadan, “belki bana öyle geliyor” demeden direkt yargılamayı ve mahkum etmeyi seçti. Acımasız bir öfkeyle kalktı sert ve hızlı adımlarla yürüyüp yanından geçerken çocuğa öyle bir omuz iliştirdi ki çocuk darbeyle kendi ekseninde çeyrek bir dönüş yapmak zorunda kaldı. Hiç oralı olmadan yürüyüşüne devam ederken seslendi sinirle “önüne baksana, öyle odun gibi ne ortada dikiliyorsun” diye çıkıştı adeta. Ancak arkasından gelen ses beklediğinin tam aksiydi; “Kusura bakma, geldiğini farketmedim.” Oysa “esas sen önüne bak! Gelip arkadan toslayan sensin” diyeceğini ummuştu. Ses tersine kibardı, ses diyordu ki “sen de biliyorsun, bal gibide biliyorsun ki arkamdan gelip çarpan sensin, ama ziyanı yok hiç önemli değil güzel kız” biranda dindi saçma öfkesi bir anda söndü gözlerindeki kıskançlık ateşi ve çekip gitti o cadı çatık kaşlı.

   Maske yerine içten aptal ve şapşalların en şapşalı kadar sevimli bir gülümseme yayıldı. İşte yeniden bulmuştu o uzun birkaç saniyenin ardından aşık olduğu ve daha çok olacağı adamı uğruna nefes alıp vereceği baş belasını. Kusura bakma dedi içinden “kusura bakma benim tatlı serserim, dönüpte bunca insanın önünde sende benim kusuruma bakma diyemem. O kadar saftirik değilim. Sonuçta ben bu okulun en güzel kızlarından biriyim ve senin gibi romantik solcu bir serseriye kolayca teslim olacak değilim. Ya da sana aşık olduğumu gösterecek kadar.”

 

   İkinci defa yanına gittiğimde “Merhaba Dicle” dedim. Baktı yüzüme bir buzdağı kadar ifadesizdi hiç acımadan dedi ki; “Bak iyi değilsin, insanlara kafana göre isim vermek iyi bir şey değil. Benim ismim Dicle değil. Dicle kim yahu?”

  • Dicle kim diye sorulur mu, benim ülkemin nazlı kızıdır ve Fırat’ın yarısıdır. Birleşir öyle denize akarlar. Hatta dünyanın bütün denizlerini bu ikisi doldurur.
  • Ben kimsenin yarısı değilim. Niye geldin?
  • Bu nasıl tepki biz seninle aynı okulda öğrenci olma cezasını çeken iki kader mahkumuyuz. Hem hiç mi beğenmedin Dicle ismini?
  • Bak başkalarında işe yaramıştır böyle romantik sözler ama bana sökmez. Ayrıca ben okula ceza çekmeye gelmiyorum. Ama espri güzeldi gerçi senin kader ortağın iki hafta önce tuvalette ağlıyordu. Hani şu sarı saçlı olan.
  • Yolları ayrılır bazen insanların üzücü ama yalan söyleyip devam etmek daha mı iyi. Okula gelince burada bize bir halt öğrettikleri yok. Dicle ismi ve diğer sözlerim sadece senin içindi. Sözcükler kıyafet gibidir birine olan diğerine olmaz dar gelir bol olur eğreti durur.
  • Laf laf laf senin gibilerini iyi bilirim uzak dur benden. Senin Diclen ben değilim.
  • Ya sen bana niye gıcık oluyorsun ne kötülüğümü gördün.
  • Gıcık olmuyorum sen alışmışsın iki sözle baş döndürmeye hadi canım ben Dicle olsam sen Fırat olamazsın. Ayrıca ikisi doldurmaz denizleri. Önce birleşip Şat-ül Arap ismini alırlar. Bir olmadan bırak denizleri çay bardağı bile dolmaz.

   Sustum bir süre, cevap vermediğimi görünce “sen de pek nazikmişsin hemen kırılıp sus pus oldun” dedi. “Kırılmadım” diye cevap verdim. “Doğru söz üstüne söz söylemek çok anlamsız, haklısın bir olmadan bir bardak bile doldurulamaz. Ama yanılıyorsun sen Dizlesin ben belki Fıratım belki de başkası Fırat onu ben bilemem”

  • Doğru orasını ben bilirim sen de hiç Fıratlık hal yok

   “Görüşürüz” diyerek ayağa kalktım oturduğum plastik sandalyeden. Giderken seslendi arkamdan “görüşmesek de olur” cevabımı geciktirmedim “kendini bir şey sanma güzelim ben seni değil Dicle’yi seviyorum, Dicle’yi değil akışını.” Bu defa arkamdan bağırdı çünkü epey uzaklaşmıştım “sana gıcık oluyorum biliyorsun değil mi?” bir şey demedim gülümsedim biliyordum o an o da gülümsüyordu.

   “Dicle neyse akışı o dur. Dicleyi seven akışını da sever yani beni severde görüyor ki dışarıdan bu Dicleyi yani beni.” İçinden işte tam bu düşünceler geçerken aniden hatırladı kiminle karşı karşıya olduğunu. “İyi hoş çocuk, muhabbeti güzel ama baş belası. “Eski sevgilisini görmüştü tanıyordu ondan öncekini de ve onunda öncekini. Gerçi ağızlarından kötü bir söz çıkmamıştı ama “Hayır sıradaki kurban olmayacaktı.” Gerçi diğerleri de kurban değildi ve hiçbiri çocuğa düşman değildi hatta hepsiyle arkadaştı aslında “kurban” kelimesini niye seçmişti o da bilmiyordu. Aslında sadece sarı saçlının gözlerinden taşan o korkunç ayrılık acısını yaşamak istemiyordu.

   Öylesine yağmaz yağmur. Öylesine, bir bulut uyupta rüzgarın aklına gelipte tepemizde durmaz, canı istedi diye boyvermez unutma beni çiçekleri, suları yararak nilüferler. Öylesine olmaz hiçbir şey. Ve hiçbir şey doğanın şaşmaz saatiyle açıklanmaz. Bu açıklamalar yer bırakmaz duygularımızın gücüne. Aslı şudur ki kalbimiz ritmini çiçeklerden alır, dağlardan, bulutlarda, beş bin yıllık heykellerden, üç dört bin yıllık kalelerden ve az önce sokakta oynayan çocuklardan. Böyle olmasaydı Ferhata dağı deldiremezdik. Memo sevmezdi Zin’i, kaşifler yelken açmazdı bilinmez diyarlara ve gemilerine umut adını koymazlardı. En önemlisi de kendi ateşinden küle, kendi külünden hayata dönmezdi anka kuşu. Bunları biliyordu Dicle biliyordu da ama bu çocuğu ne kadar çok severse o kadar da ondan ve olacaklardan korkuyordu. Sık sık dalıp gidiyordu. Onu düşünmemek için kendine verdiği sözlerin sayısı öylesine artmıştı ki bazen bir dakikada üç defa söz veriyordu. Onu sevmekten değil onu çok sevmekten korkuyordu, onu özlemekten değil onu çok özlemekten, ona kapılmak onda soluk alıp vermek onu ölüm gibi korkuturken, onsuzluğa tahammül bile edemiyordu. Yine de Hayır” diyordu “senin eski sevgililerinden biri olmayacağım. Adını sıralara kazımayacağım” ama bunları derken bile içinde bir yerlerde kolları bir birine dolanmış iki sevgili yanıyordu alev alev. İçinde bir yerlerde bir başkası sesleniyordu; “uzak dur ondan, sorma bakma konuşma görmesin seni yanından geçerken.” O da uyuyordu bu sese, “görme beni çocuk, yüzünü bana çevirme, onu bana gösterme, yüzünü görmesem ölürüm, ölürüm gösterme, uzaktan severim seni, uzaktan sevmek ölüm. Ne olur sevme beni, ne olur nefret et çünkü ben senden nefret edemem.” Dicle bağırıyordu olmaz! Diye ama çaresizce nazlı nazlı, akıp akıp gidiyordu Fırata doğru. “Dur!” diyordu “Dur!” ama duramazdı çünkü hiç durmadan geliyordu kıvırcık saçlı çocuk.

   “Nazlıdır” demişti bir keresinde çocuk “kavuşur gibi akar Dicle ama Fırat sabırsız telaşlı kendini parçalarcasına”

  • “Aferin sana bak iş öyle değil Dicle ovadan akar bu yüzden debisi düşük, Fırat yükseklerden o yüzden debisi yüksek işte işin alı bu”

Diye cevaplarken çocuk gülerek;

  • Bak bu debi martavalı sadece yazılılar için. O kadar saf olma düzlük, yükseklik meselesi değil nasıl istersen öyle akar nehirler. Dicle işte nazlı akar güzeldir kime benziyorsa…
  • Sakın sana deme!
  • Dizle tabi ki bir gün kolları boynuma dolanacak sevgilime benziyor.
  • Dikkat ette o kollar seni boğmasın
  • Hani ille de olacaksa varsın benim ölümümde Diclenin kollarlında olsun.
  • Git!

    Dedi kalbi deli gibi çarparken ve devam etti ama güç bela;

  • Böyle şeyler söyleme git.
  • Ne yaptım ki ya niye durduk yere kovuyorsun beni.
  • Durduk yere değil sen ne yaptığını bilirsin. Git başkasıyla flört et.
  • İyi tamam aklında biri var mı?
  • Pardon anlamadım. Dedi kızdığını hiç saklamadan ama çocuk aynı tonda devam etti
  • Anladın, başkasıyla flört yani
  • Oha oğlum. Ya sen, sen nasıl bir belasın. Yok ya sana bir daha oha! Çünkü öküzün tekisin. Yok ya sen git ciddiyim yoksa kitabı defteri kafana indireceğim.
  • İnsan işte bazen beklenirsin gitmek istemezsin bazen kalmak istersin git derler. Bak bir gün sen bana kal diyeceksin.
  • Çok beklersin
  • Beklerim bir umut işte umudumu da yok edemezsin ya
  • Bahse var mısın?
  • Yokum ama sen sen ol umudu yok edecek kadar umutsuz olmaz.

Çocuk dönüp giderken o gene arkasından bakıyordu ve muhtemelen o sırada diyordu ki kendine aferin kızım iyi dayandın, iyi ki kovdun onu, içinden başka bir ses tam tersini söylüyordu. Koş diyordu ses sarıl boynuna. İçinde iki yan vardı birbirine zıt, birbirinden nefret eden iki yan. Artık kendiside işin içinden çıkamaz hale gelmişti. Çünkü bir taraf diğer tarafa ağır basıyordu. Ağır basan taraftı bağır bağır bağıran hep daha çok bağıran kıvırcık saçlı için; Sevgilim ol, içinde yaşayacağım koca dünyam ol, küçül çocuk öyle küçül ki seni kalbimin içinde taşıyabileyim. Ama tabi dışarıdan duyulmuyordu aşkın bu çığlıkları daha doğrusu bastırıyordu ama gitgide zorlaşıyordu bu iş.

   O gün önce herkesin derse girmesini bekledim sonra onun sınıfının olduğu kata çıktım. İlk ders başlamıştı. Tarih dersi, ders değildi dersin hocası okulun en lanet tiplerinden biri bir başkası olan ismiyle tezat Melek hanımdı. Melek hoca her şey düşmandı, kedi sevmezdi, kuş sevmezdi, ağaç sevmezdi öğrencileri hiç sevmezdi hele de hem cinslerini. Otuz beş yaşında bekar olduğunu söylese de rahat 45 vardı ve bekar kalması gayet normaldi çünkü kimse onu sevecek kadar aptal veya çaresiz olmazdı. Melek hocanın dersini özellikle seçmiştim, çünkü onunla yarım kalan bir hesabımız da vardı tabi benim esas derdim o değil Dicleydi. Dicleye ulaşmaya çalışırken onuda aradan çıkarmış olacaktım. Neyse kapıyı çaldım içeri girdim “hocam izninizle sınıftaki öğrencilerden biri için kısa bir şey okuyacağım” deyip cevap şansı tanımadan Dicleye dönüp başladım şiirimi okumaya.

 

          Gözlerine bakınca

          Alın çatımda

          Alev alıyor okyanuslar

          Şarkı duruyor

          Su tükeniyor

          Sonra birden duruyor dünya

          Dönmüyor

          Ve

          Bir tarla kuşu havalanıyor

          Kalbimin orta yerinde.

 

   Şiir biter bitmez, ismiyle tezat sinir küpüne dönmüş vaziyette bağırdı “Çık ulan dışarı densiz geri zekalı serseri.” Çıktım ama biliyordum ki çok geçmeden müdür odasında olacaktım. Ben sınıftan çıkmadan daha özellikle erkek öğrencilerden bravo ve alkış sesleri yükselmeye başlamıştı. Yani bir anlamda amacıma ulaşmıştım. Tabi ismiyle tezat Melek’in sesleri de geliyordu “kesin şu alkışı rezillik bu, bu ne cüret serseriler.”

 

   Tam da düşündüğüm gibi çok geçmeden Müdür’ün karşısındaydım beni şöyle karşılamıştı;

  • Sen manyak mısın oğlum bu ne rezalet
  • Hocam şiiri kastediyorsanız rezil bir yanı yok. Kimseyi rahatsız etmedim.
  • Melek hocayı etmişsin.
  • Hocam, Melek hoca zaten her şeyden ve herkesten rahatsız, onun şikayet ettiklerini kapınızın önüne dizsek buradan Mardine yol olur.
  • Zevzeklik etme o senin hocan ve seni disipline veriyor. Sınıf basmakta nerden çıktı bu kaçıncı vukuatın bu defa bardağı taşırdın velini çağıracağım.
  • Hocam siz zahmet edip çağırmayın, ben velime Melek hocanın bana “çık ulan dışarı densiz, gerizekalı, serseri dediğini söylediğimde o sizi görmeye gelecektir..
  • Oğlum sinir etme insanı hoca hanım öyle laflar etmez, etmemiştir de
  • Bir sınıf dolusu öğrenci var hepsi şahittir.
  • Sen aklınca şantaj mı yapıyorsun. Ya sen nasıl bir öğrencisin, ders dinlemez yazılıdan yüz alırsın aklın eser derste roman okursun, aklın eser sınıf basarsın, burası okul aklının estiğini yapamazsın. Bak şu kıyafetine ceketin yerinde yeller esiyor pardon ya derimont varken ne hacet cekete, sorsam terledim sınıfta askıda, saçlar maşallah boyum kadar, kravat ta göbekte. Bıktık senden kılık kıyafet kuralını çiğnersin, kavga edersin hocalarınla tartışırsın üstüne üstlük bir sürü eylemde de yer alıyorsun.
  • Hocam ben sınıfa girmedim demiyorum olup biten neyse anlatıyorum anlatınca da kızıyorsunuz
  • Kızmıyorum sana öyle gelmiş. Hadi sınıfa böyle girdin ya o eylemler o kavgalar.
  • Eylemlerin nedeni vardı. Kavgalarında öyle zaten çoğusu okul dışındaydı sizi ilgilendirmez.
  • Ya okulun içinde olan kavgalar sen değil miydin daha bir ay önce bir öğrencinin burnunu kıran.
  • Kırdım. Kadın kadın öğrencilere karşı sözlü tacizlerini uyarmamıza rağmen sürdürüyordu.
  • Sen kimsin ki birine ceza veriyorsun.
  • Müdahale etseydiniz olmazdı.
  • Senden mi öğreneceğiz neye kime müdahale edeceğimizi. Burayı ben yönetiyorum sen değil. Bunu unutma.
  • Hiç unutur muyuz. Siz yönetiyorsunuz ve yönettiğiniz bu yerde on altı, on yedi yaşlarındaki genç kadınlar rahatsız ediliyor. Ayrıca zaten disipline vermiştiniz.
  • Aklın başına gelmiş gibi görünmüyor.
  • Benim aklım hep başımdadır.
  • Uzatmaya gerek yok seni disiplin kuruluna veriyoruz. Bilgin olsun.
  • Bende il ve ilçe Milli Eğitim Müdürlüğüne Melek hocanın bana ve başka öğrencilere ettiği hakaret ve küfürleri anlatan dilekçeler vereceğim. Size de böylece bilgi veriyoruz. Tabi basına da bilgi vereceğiz.

   Bunun üzerine müdür bir süre sustu düşündü sonra devam etti “Bana bak hiçbir yere hiçbir halt yazmıyorsunuz, hiç biriniz ona göre. Ben Melek hocayla konuşacağım. Sonucunda da bir şey çıkmasa bile hoca hanım hakkında bir soruşturma yapılmasını istemem. Ayrıca seninde notların iyi okuldan atılmanı istemem. Bir daha da böyle girmeyeceksin ona göre. Son sözüm bu şimdi anlaştık mı?”

  • Melek hoca bu güven olmaz, disiplin diye tutturacaktır.
  • Orasını bana bırak hocamız beni dinler.
  • Ya ettiği hakaretler. Herkese hakaret ediyor. Yok ya siz verin beni disipline hazır herkes ondan şikayetçiyken..
  • Oğlum beni delirtme. Hocanızla konuşacağım işte niye anlamıyorsun.
  • İyi de hocam iki laf ettik üç kere bağırdın.
  • Yeter disipline felan vermiyorum seni manyaklaşma çık dışarı doğru derse.
  • Hocam
  • Çık dedim konu kapanmıştır!

   Çıktım konu bence de kapanmıştı, bu müdür beni okuldan atmak, kovmak uzaklaştırmak için yanıp tutuşuyordu ama işte işin ucu Melek hocaya uzanınca “notların iyi” palavrasıyla konuyu kapatmayı, her şeyi örtbas etmeyi seçmişti. Bir idarecinin yaptığı en iyi şeydir bu.

   Kantinin önünde genişçe boş bir yer vardı. Buraya öğrenciler otursun diye plastik masalar ve sandalyeler, oyun oynasınlar diye iki tenis masası yerleştirilmişti. Boşluğun bir ucu kantine diğer ucu yapıldığından beri hiç kullanılmayan ve aslında hiç kullanılmayacakta olan bir tiyatro sahnesine dayanıyordu. Müdürün yanından sonra işte bu tiyatro sahnesinin önüne oturmuştum ki o geldi.

  • Aptalın tekisin, şimdi kesin okuldan atılacaksın değer miydi?
  • Değerdi önemli olan bu değil sen şiiri beğendin mi?
  • Beğendim de yazıpta verebilirdin öyle girip sınıfta okudun
  • Çünkü herkes duysun istedim.

         Bunu duyar duymaz heyecanlandığını, kalbinin deli gibi attığını hızlı hızlı nefes alıp verişinden anlamıştım. Neyseki zor bela konutlu hemde ilk defa gözlerini kaçırmadan gözlerimden “demek herkes duysun istedin, duydular da ama ben heyecandan tamamını duyamadım ya da korkudan herhalde.. bak sen bir daha okusana yani okur musun?” okudum “güzelmiş” dedi ve sordu “kim yazmış bunu?” deyince cevabı verdim “sen yazdırdın kim yazdıracaktı ki” kızardı bozardı ayağa kalktı gülümsemeye çalıştı, gözlerini kaçırdı geri getirdi, ciddileşti olmadı, saçlarına dokundu olmadı sağa sola baktı sanıyorum tek bulabildiği çözüme yöneldi.

  • Ama gene de uzaklaştırma alacaksın
  • Hayır almayacağım
  • “Ciddi misin” diye sevinçli bir sesle sordu
  • Sevindin galiba
  • Sana öyle gelmiş

    Deyip arkasını dönüp merdivenlere doğru yürüdü. Bu ders zilleri hep gereksiz anlarda çalıyordu.

    Ertesi gün yanına giden bendim. Oturduğu masaya yaklaşıp bende oturdum. “İşte seni yine buldum” deyince “kayıp olduğumu bilmiyordum” dedi.

  • Değildin aslında kayıp olan bendim, seni bulunca kendimi de bulmuş oluyorum.
  • Abartma, zaten sen alışmışsın kendini başkalarında bulmaya. Bak bu kişilik bunalımına yol açar.
  • Bu biraz acımasızca olmadı mı?
  • Valla benim baktığım yerden öyle görünmüyor.

   Ayağa kalktım. Bu defa çizgiyi aşmıştı, bıkmıştım bu laf sokmalarından, zaten onu tanımak için yeterince çaba göstermiştim, beni tanıması için istediği zamanı vermeye de hazırdım ama belli ki bu iş olmayacaktı. Masadan ayrılmadan önce şunları söyledim;

  • Sen kırıcı birisin. Beni tanıdığını mı sanıyorsun ama sadece gördün görmekle tanımak çok farklı şeylerdir. İkide bir eski sevgilimden bahsediyorsun. Hani ağlarken görmüşsün ya. Ne sandın ona kötülük ettiğimi mi canını mı yaktığımı, bir halttan haberin yok ağlıyordu çünkü uğruna üzülecek kadar güzel şeyler yaşamıştık. Kaybedince üzülecek kadar. Gözyaşı bu bazen aşkın başıdır bazen sonu ama iki haliylede saftır temizdir, kişiseldir çünkü sadece yaşayan bilir. Ayrıca sen hangi hakla ona acıyorsun, o acınacak durumda değil, yardıma felanda ihtiyacı yok. Arkadaşım o benim canı sıkıldığında hala gelip benimle dertleşir ya da tam tersi ben onunla dertleşirim. Bak kendimi değiştirebilirim, hiç niyetim yok ama, dünyayı değiştirebilirim ya da bu uğurda ölürüm ama senin bana bakışını değiştiremem. Belki de sen haklısın, sen belki de başkasının Diclesisin ben başkasının Fıratı. Seni bir daha rahatsız etmem. Dönmem bakmam olduğun yere gelmem madem istediğin bu ki böyle anladım o halde istediğin gibi olacak, hoşcakal.

 

İnsan bazen gerçekten sınırı geçer, karşısındakinin sabrını zorlar. Onun haksız iğnelemelerinden bıkmıştım bende en zararsız şeyi çekip gitmeyi seçmiştim. Çoğu insan vir dutmuşsa beş demeyi seçer. Bu kimin canını daha çok yakacağı acımasız ve aptalca bir oyuna dönüşür, bu oyun alabildiğine bencilcedir. O gün yanından giderken sadece bunları düşünüyordum. Çünkü biri sizi kendinden uzak tutmak istiyorsa çabalamanızla bu durumu değiştiremezsiniz. Biri gitmek isterse gider, önünde durmak aptalcadır. Çünkü işe yaramaz. Biri sizden ayrılmak isterse bilin ki o çoktan ayrılmıştır. Yapacak bir şey yoktur. Varsa da yapmayın çünkü bu sonucu değiştirmez. Her ne kadar aşkta mantığın sesine yer olmasa da iş ayrılığa gelince artık mantığın soğuk sesinin dönemi başlar. Bu sesi sevmeyiz neden sevelim ki bizi hiç mutlu etmez, hoş hislere toz pembe hayallere yer bırakmaz ama biz bu ses sayesinde ayakta kalırız. Bazıları buna aşkımı kalbime gömdüm dese de bu mantığımın soğuk sesini dinliyorum demenin en romantik şeklidir. Sonuçta bizi bulutların üstüne çıkaran aşk biter ve biz kanadı kırık bir kuş gibi kendi eksenimizde döne döne düşmeye başlarız. Tam yere çarpıp param parça olacakken bu ses bizi tutar düzeltir ve ayaklarımızın üstüne indirir. Sonrada kırık kanadımıza yakı atar. Bir zaman geçer o kanat yakısını tutar kemikleri kaynar ve çok nadir de olsa eskisinden de iyi olabiliriz… Ortada ise o meşhur soru kalır. Eper en başından böyle olacağını bilseydik aşık olur muyduk? Bunu sormamak lazım çünkü cevapların ikiside aynı oranda geçerli!...

   Sonradan bana anlattığına göre o gün ileri gittiğinin farkına varmış ama umursamıyor numarası yapmış. Nasıl olsa gene gelir diyormuş. Ertesi gün beklemiş gelen yok. Onun ertesi ve daha ertesi ve daha sonrası da. Sonunda gerçekten gelmeyeceğimi anlamış. O günlerde günlüğüne karaladıkları ise şöyleydi.   

 

   “Fırat yoktu ve Dicle boşuna akıyordu ya da bekliyordu. Yokluklarında denizler boşalıyor ama hiç dolmuyordu. Yalnızlık nasılda tuhaf bir kelime. Anlamıyla bu kadar tezat oluşturan bir kelime daha yoktur. Tek başınalık gibi anlaşılsa da her anımızı ve her yeri dolduruyor. Bize sokakta, okulda, sofrada, evde eşlik ediyor. Öylesine yoğundur ki bazen evrenimizi dolayısıyla da bizi oluşturan ana madde oymuş gibi gelir. Bize ısrarla kimsesiz olduğumuzu hatta ileri gidip kimsenin umurunda olmadığımızı söyler. En güzel şarkının ortasındaki gereksiz gürültüdür. Güneşli havada buz kütlesidir, içimizdeki tomurcuğu bir anda büyüyen ve nice canı bir intihar notuna götüren kanserli dokuya benzer.

   Yaprak nasıl düşerse daldan toprağa, öylesine durdurulamaz, daldan ayrılarak, ayrılarak kökünden, ayrılarak köz alevden, alev dumandan, duman gökyüzünden, ayrılarak evrendeki her şey kendinden ve anlamlar dağılıp giderken hiçliğe doğru, bir sahipsiz ölümler diyarıdır kalbimiz.”

   Sözün geçmeyince kalbine, kalbin yol olur son dağ eğilip yol vermede göreyim. Çünkü bir kalbin aşamayacağı bir dağ yoktur. O dağ kendin olsanda.

 

   Dersini, okulunu, annesine yardımı vs vs. hiç birini aksatmamıştı. Sonuçta uzak tutmak istediği çoğu da uzaklaştırmaya gerçekten başarmıştı. Ama bu zafer onu resmen yiyip bitiriyor, yakıp yıkıyordu. Her şey yerli yerindeydi kendisi hariç. Çocuk gelmiyordu ne sınıfına ne kantine ne de olduğu hiçbir yere. Sadece uzaktan bahçede görüyordu bazen ama çocuk çevirip başını bakmıyordu bile. Gelmiyordu ve geleceğe hiç benzemiyordu.

   Sonunda dayanamayıp sordu sarı saçlı olana “şu eski sevgilin çok mu kırılgan ya da tutarsız?”

  • Biraz kırılgan ama tutarsız biri değil. Neden sordun?
  • Hiç seni ayrıldığınızda ağlarken gördüm.
  • Bak normalde bunu kimseyle konuşmam. Ama onunla aranda bir şeyler var gibi. Şimdi belki “yok öyle bir şey diyeceksindir” belki de yoktur ama benim bildiğim adam sınıfa girip hem de eşkıya gibi birde Melek hocanın dersinde sana şiir okudu. Bu çok güzel çok romantik ve tabi aptallara has bir cesaret örneğiydi. O şimdi benim en iyi dostum arkadaşım, ağlamama gelince beni üzdüğünden değildi sadece yaşadıklarımızı bir daha yaşayamayacağımız içindi. Gerçi gene aynı yere geldik. Niye onu soruyorsun?
  • Hiç merak işte
  • Tabi merak aynen bende zaten meraktandır demiştim. Git onunla konuş onu kırdığını biliyorum. Aslında tahmin çünkü bana geçenlerde seninle ilgili defteri kapattığını söyledi. Konuyu bir daha da açmadı ben denedim açmayı izin vermedi.
  • Kapattım demek öyle
  • Ya saf olma ne kapatması kolay mı öyle kapatmak. Ben onu bilirim tanırım kapatamamış, tersini söylese de.
  • Onu kırdım. Aslında özür dilesem düzelir belki ama ona da gururum izin vermiyor.
  • Gurur! Bir arkadaş gururun her şeyi bekletmekten başka bir şeye yaramadığını söylemişti.
  • Doğru söylemiş sen beni o arkadaşınla tanıştırsana
  • Tanıyorsun zaten, güzelim bir saattir ondan bahsediyoruz.

Sohbetleri bir süre daha böyle sürdükten sonra ayrıldılar. Neyseki o gün sonunda cesaretini toplayıp hamlesini yapabildi; Yangın merdivenlerinin girişinde üç arkadaş sohbet ediyorken onun sesini duydum; yanımdaki iki arkadaştan benimle konuşmak için kibarca izin istedi. Onlar ayrılır ayrılmaz da elimi tutup avucuma küçük bir mektupçuk sıkıştırdı, bunu yaparken gözlerime bakıp “hiç havalara girme, bunu oku yırtıp atarsan seni gebertirim ona göre” sonra dönüp gitti her şey öylesine hızlı olmuştu ki elimde bir pusula yüzümde dünyanın muhtemelen en şapşal ifadesiyle kalakalmıştım. Cevap şansı bile tanımamıştı bana. O biraz uzaklaşan iki arkadaşım geri geldiler ve bana bakıp “sohbetiniz çok uzun sürdü birader sende amma konuştun, yok yani biz seni ağzı iyi laf eden arkadaş bilirdik de, işte böyle elin kızı bir gülümsemeyle fişi çekilmiş bozuk teybe çeviriyor adamı değil mi?” diye dalga geçmiştiler. İşin tuhafı bu benzetmeyi kısa süre önce benim onlara yapmış olmamdı. Çok merak etseler de ikisini de kovdum yanımdan sonra yangın merdivenlerine çıktım mektubunu okudum, oturdum merdivenlere bir sigara yaktım uzakta bir yerlerden çocuk şarkılarının sesi geliyordu ve martı çığlıkları, gemi düdükleri… Tren istasyonunda iki sevgili öpüşüyordu, uzak yamaçlarda hezallar koşturuyor ve dünyanın kalbini orta yerinde batan o kızıl güneş, bizim acayip lisenin çirkin yangın merdivenlerindeki kalbimin orta yerinden doğuyordu. Dayanamayıp bir daha okudum ve bir daha. Diyordu ki bana; “ sana hiç o an aklıma sen geldin diyemem. Diyemem çünkü bu imkansızdan öte bir şey, unutmam umursamamam lazım ki, bir an olsun düşünmem lazım ki; ara sıra aklıma gelesin. Nefes gibisin, nefesim gibi, her anımda içime çektiğim tuttuğum bıraktığım hiç çaba harcamadan yaptığım. Şimdi yoksun yanımda değilsin, yanımda olman, koşup bana gelmen lazım çünkü ben bir balık gibiyim ve içinde yaşayacağım denizim sensin. Yok eğer ille de coğrafyanın canını okuyacaksan benim Fırat’ım sensin. Bunları bana yazdırdığın için sana fena halde uyuz olduğumun da farkındasın değil mi?”

   Ertesi sabah sınıfına giripte beni görür görmez yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Belki sadece kısacık bir cevap beklemişti. Ama ben bir cevapla yetinmeyip ona kendimi götürmüştüm. Yanıma iyice yaklaştıktan sonra “yanlış sınıftasın galiba” dedi gülerek.

  • Aslında şimdiye kadar yanılmışım düzelttirdim.
  • Oturduğun benim sıra arkadaşımın yeri.
  • Hayırlı bir işe vesile olsun diye yerini bana bıraktı. Sende otur istersen ayakta kaldın.
  • Geçti oturdu “okudun demek” dedi, “okudum” oldu cevabım ve ekledim okudum sen mi beni okudun anlamadım. Çok güzeldi her kelimesi. Ama gene de bana bir özür borçlusun”
  • Çok beklersin.
  • Ben yine de seni afediyorum
  • Vay büyüklük bende kalsın diyorsun.
  • Hayır sadece sana kırgın kalamıyorum.

Sustu baktı yüzüme sol elimi aldı avuçlarının içine dedi ki; “Oğlum ben sana aşığım üstüne özür dilesem ne olacak aşk bu özür dilesem ne olacak dilemesem ne olacak. Sadece senden tüm o sözleri hiç söylemediğimi varsaymanı istiyorum. Ben korkuyorum. Bunun için seni uzak tutmaya çalışıyordum.” Tam o sırada hocanın sınıfa girişiyle herkes gibi bizde susmak zorunda kaldık. Bin dört yüzyıl önce Arap çöllerinde bir yerlerde ki kabileler arası çatışmayı anlatıyordu Din Tarihi adlı bir derste ve biz bu dersi dinlemekten daha iyi bir şey yapıyorduk. Mektup yazıyordum hemde hayatımda ilk defa hemen yanımda oturan birine üstelik o biri uğruna Fırat gibi kendime sığmadan aktığım Dicle gibi sevdiğim aşık olduğum insandı. Despotça verilen despotik bir deste, despot bir ülkede anlamak yerine susmakla görevlendirilmiş ya da cezalandırılmıştık. En azından görünüş böyleydi. Biz sadece bir kalemle bunu boşa çıkarıyorduk. Ona o ilk gün şunları yazmıştım;

   “Yolları seviyorum. Ne zaman bir yol görsem onu bir başından ötekine kadar yürümek isterim. Yolun üzerindeki her şeyi hayal etmeye anlamaya çalışırım. Örneğin evleri, köyleri, kasabaları. Mesela hiç derelerle kesir mi. Ama köprüsüz olan karşılaşmalara şöyle suyun yola yolun suya karışıp birbirine dönüşmeleri gibi. Bizim gibi nasıl su yol yolda su oluyorsa ben sen olabilir miyim, sende ben. Tabi köprülerde olmalı, el ele o köprülerden geçişimizi hayal ediyorum. İstisnasız hepsinin üzerinde durup sarılıyoruz sonra devam ediyoruz bir yerlere vardıkça başka bir yerlere varmak için. Çocukça geliyor değil mi ama benim hayallerimden biri bu hiç beceremem ki büyük adamlar gibi hayal kurmayı sadece eski toprak bir yol düşlüyorum tam sizin evin önünden başlayan ve biz her gün tam sizin kapının önünde buluşup başlıyoruz yürümeye, hayalimizdeki kasaba ve şehirlerden geçiyoruz bir bir dağlardan, ovalardan ve sana benzeyen çiçek denizlerinden… İnsan birbirine aşık olunca yolu onun kapısının önünden geçermiş. Her gün hayata ve uykuya oradan başlarmış.”   

 

   Gözlerine bakınca birbirimizin bir nehir boşalıyordu içime bazen inceden narince bazen durdurulamaz seller gibi bazen sezdirmeden bazen de ilan ede ede. Bazen sonsuz bir güveni vere vere bazen sulara kapılır gibi kapıldıkça da kabarıp taşar gibi. Sustuğumda sessizliğimi dinlerdi hiç usanmadan güldüğümde gülüşümü paylaşırdı uyuduğumda soluğumu. Bazen derse geç kalırdık bazen teneffüse çıkmayı unuturduk. Bazen yağmur olurdu bazen soğuk ama gene de uzatırdık evin yolunu. Cesur, korkak, zeki, aptal, dost, sırdaş ve sevgili umursamaz ve tüm sınırlardan uzak. Ev, sokaklar, okul, semt ve tüm İstanbul içinde yaşadığımız koca dünya hepsi öylesine vardı hepsi öylesine geçici sanki tek gerçek aşkımızdı… Bazen o yazardı mektupçuğu ben beklerdim sabırsızlıkla bazen ben yazardım o beklerdi sabırsızlıkla. Beklemek bir mektubu hem de yanında oturanın tamda o anda yazdığı mektubu. Postacıdan değil o an ondan almak mektubu, düşünün mesela Kimya dersinin ortasında… Bir keresinde anneannesine gitmişlerdi bir hafta sonu cep telefonlarının, kısa mesajların, internetin olmadığı o zamanlarda kırk sekiz saat gerçekten kırk sekiz saat sürerdi yani totalda yüzyıl gibi. Döner dönmez şunları yazmıştı pazartesinin ilk dersinde ve ders başlar başlamaz sarılmıştı kaleme;

   “Seni kalbimin iki atışı arasındaki o sonsuz anlara bile sığdıramıyorum. Ya sen kocamansın sevgilim ya an çok küçük. Kokun sığmıyor, sesin sığmıyor, gözlerin sığmıyor, gövden sığmıyor. Gövden köküm, dalım, toprağım, yaprağım, çiçeğim, meyvem. Hadi bir şey söyle isterse zalimce olsun yeterki dursun zaman. Çünkü seni ana sığdıramazsam zaman akıp gider. Zamanı hatta şu anı durduracak bir şey söyle hemen şimdi öylece donup kalalım. Milyarlarca yıldız doğup ölsede, dünyamız soğuyup donsada umursamadan. Ayrı kaldığımız her andan nefret ediyorum, benden ayrı sokakta yürümenden, yaşadığın sokaktan, binadan, ben yokken içtiğin sudan, oturduğun banktan, sevdiğin kediden, sırtını dayadığın ağaçtan, bindiğin otobüsten, yanımda yokken içinde yaşadığımız bu şehirden hepsinden ve hepsinden nefret ediyorum. İşte bu senin zavallı sevgilinin içler acısı durumudur. Bunun sorumlusu da sensin sadece sen. Bunu bana neden yaptın. Sen bir canavarsın. Ben bir canavara aşığım. Tatlı sevimli sevdiğim her şeyi bana unuttururcasına kendini sevdiren bir bela ve sevdiğim her şeyi bana bin kat daha sevdiren bir bela. Bak neler saçmalıyorum bak anlatmaya çalıştıkça nasıl batıyorum ama sen beni anlarsın ben senin süpürgeli cadınım. Aşkım bunu oku ve sonra gülümseyerek gözlerimin içine bak haa unutmadan başını da az yana eğ lütfen ve sonunda uzat elini hafifçe saçlarıma dokun. İşte o an dünya yeniden başlayacak dönmeye ve ben sana bin kez daha aşık olacağım çünkü benim bu ders bitmeden sana bin kez aşık olmam şart yoksa öleceğim şaka yapmıyorum.”

   Çok kısa sürede öğrenmiştik o sıkıcı derslerde konuşamadığımız o uzun anları nasıl değerlendireceğimizi. Kalem aramızdaki büyük ve güzel bir köprüye dönüşmüştü. Eşsiz güzellikler sunuyorduk birbirimize bunu bazen kısa bir şiirle yapıyorduk bazen de birkaç satırlık düz yazıyla, ara sırada da birkaç kare karikatür. Bezen gözlerinden bahsederdik birbirimizin bazen avuçlarımızdan;

 

         “Avucunda kaç çizgi var

          Kaçı kesişiyor birbiriyle

          Kaçı bizim hikayemiz

          Avucunda mı acaba bütün ihtimallerimiz

          Öpsem dudaklarından kesişir mi çizgiler

          Öpsem buluşur muyuz gözlerinde

          Öpsem dursa kalbim

          Uyur muyum avucunda”

 

   Çok geçmez gelirdi cevabım

     “Avuçlarım, boş avuçlarım neye benziyor biliyor musun? Çocuk parklarına. Ama öyle kocaman olanlarından değil. Hani küçük olanlarından yani sokak aralarınkilerden, küçük şirin bir park, iki salıncak bir kaydırak birkaç bank ve bir kaçta kocaman bol yapraklı ağaç hepsi bu. İki çocuk görüyorum avucuma baktığımda çocuk itiyor kız salıncakta sonra kız itiyor çocuk salıncakta. Çocuk ikide bir kaçmaya çalışıyor ama kız her seferinde paçasından yakalıyor sümüklüyü,. Çocuk fırlama bir şey ve fırlama okşuyor bazen küçük zillinin saçlarını, küçüklerse ne olmuş ki dünya umurlarında değil. Çünkü dünyayı umursamamak büyüklerin değil esas küçüklerin en iyi yaptığı şeydir. Sonra kız birden koşuyor çocuğa ve fırlama boyundan büyük bir işe kalkışıp öpüyor zilliyi. İşte bu var avuçlarımda ama bazen korkmuyor değilim ya o fırlama bir gün o parka gelmezse ya da küçük zilli. Hiçbir şey daha hüzünlü değil boş çocuk parklarından.”

 

  

   Zaman geçti sular denize ulaştı, yollar uzadı varılan yerler geride kaldı. Ben biraz daha büyüdüm o biraz daha güzelleşti. Önce birlikte aktık sokaklara, eylemlere, kavgalara ve an geldi sönerken yanardağlar geriye kimsesiz adalar kaldı. Döküldü nehirler denize hatta birleşip dökülürken belki de kendileriydi denize dönen.

 

   İnsanlar kaybettiklerini ya da kazandıklarını sayıyorlar. Oysa yaşamak bu ikisinin toplamından farklı bir şeydir. Yol ve yolcunun genel olarak anı şey sayılması gibi. Oya yol ve yolculuk farklı şeylerdir. Önce benzeştiriyorlar sonra aynılaştırıyorlar. Yol kendine hastır, özeldir. Yolcu gelendir gidendir. Yol gelmez gitmez. Çünkü buraya gelmişken oraya gitmiştir. Bir ucunda ayrılık varsa ötekinde kavuşmak vardır ve uçlarından gerisi, ortası, üçte ikisi beşte biri felanda yok. Oralar ne ayrılık ne de kavuşmaktır. İşte orası yolcunun heyecanıdır, talaşıdır… Yolcular da ayrı ayrıdır. Birinin ayrıldığı yerde öteki kavuşur, böylesine tezatlıdır, farklıdır. Yolculuklar ise işte onların her biri eşsizdir, öncekinden ve sonrakinden farklıdır… O benim yolculuğumdu.

 

   Saniyeler yoluna devam eder, dakikalar devam eder, saatler, sular olanlar olmayanlar bitenler yoluna devam eder.

   Pişmanlıklarımızın çok ya da hiç olmamasından değil, pişmanlıkla alakası olmadan söylüyorum. Bir “başa sarma” düğmesinin olmaması, habire planlayıpta yinede planlamaya çalıştığımız hayatımızın en illet, en lanet en saçma ve en çekilmez yanıdır. Ama yok! Başa saramıyoruz. Çoğu kez farkında değiliz ama geçmiş gerçekten geçip gidendir. Hani geçtim “başa sar” düğmesini en azından bir imdat freni olamaz mıydı… Diyelim ki var bu treni tam nerede durdurup vagondan atlardınız. Ben kendiminkini biliyorum.

 

          Niye kanıyor ki şimdi

          Şu kahrolası göz bebeklerim

          Kim boyadı gökyüzünü

          Bu kurşuniye

 

          Ağlama balıkçı kuşu

          Ölmedi denizin kızı

          Yalan söylüyorlar.

 

   Esas mesele meğer ayrılık değilmiş. Esas mesele seni bir daha görememek, görme ihtimalimin dahi olmamasıymış. İki bin on yılının yazıydı. Gittiğini duydum tamamen. 32 yaşımdaydım (aynı senin gibi) o sırada kimlikte böyle yazıyordu oysa hala akıyordu Dicle akıyordu Fırat okul kantinin önünden. Ben hala oracıktayım sınıfta saçlarına usulca dokunduğum andayım. İşte biz zamanı tam o anda dondurmuştuk. Ölümü tam o noktada yenmiştik.

   Denizlerin derinliğini ölçebiliriz, okyanusların ama insanların bakışlarını asla. Onlar sonsuzdur.

   Binaların, köprülerin, dağların yüksekliğini ölçebiliriz, insan başınınkini asla.

   İnsan tabuta mezara sığıyor da ölçüye metreye sığmaz. Ölüm bu yüzden çok anlamsız.

                     Derler ki

   Bin yıllardır Fırat hep Dicleyi bulmak için akar. Dicle de Fıratı. Birbirlerini bulduklarında da öyle bir sarılır öyle bir kucaklaşırlarmış ki ne Fırat kalırmış geriye ne de Dicle, o yüzden kavuştukları yerde ikisi bir isme sığarmış.

 

Not:

İki bin on yılı yazı bir haberle ben öldüm. İki bin on altı yılının güzü sen yaşıyorsun ben hala ölüyorum. Sen yaşıyorsun ve bunları ben değil sen yazıyorsun. Edebiyat dersinde hemen yanımda ve deli gibi özleyerek.

   O inat hala bende. Bunun için sana hala elveda demiyorum, sevgilim hoşça kal.  

                                                                                                                         2016 Aralık.

                                                                                                                      Ergül ÇİÇEKLER