İdris Bayülken'in hapishanede yazdığı roman: Üç Kırık Dal

Tarih: 
Cumartesi, 9 Haziran, 2018

SIRRI SÜREYYA ÖNDER: BALUKEN’İN KİTABI İÇİN HİÇBİR EDEBİYAT ELEŞTİRMENİ BU BİR İLK ROMANDIR DİYEMEYECEK.

Cezaevinden ilk söyleşisini geçtiğimiz günlerde Mezopotamya Ajansı’ndan Hayri Demir’e veren Baluken’in bu ikinci söyleşisinin detaylarına geçmeden önce, romanını ilk paylaştığı isimlerden HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in Üç Kırık Dal‘la ilgili sorumuza verdiği yanıtı paylaşalım:

***

“Bütün cezaevi yaşamı boyunca tutuklandığından bugüne kadar İdris’le ve Selahattin Bey ile sadece birer kez görüşme izni alabildim. İkisine de Pervin Başkanla (Buldan) beraber gittim. İkisiyle de vaktimizi hasret giderme ve diğer işler yerine kitap, roman, edebiyat ve sanat üzerine yoğun tartışmalar ve önerilerle geçirdik. O deryaya daldığımızda birden farkına vardık ki görüşme bitmiş. Edebiyat söz konusu olduğunda torpil yapmam. Hiçbir edebiyat eleştirmeni bu romana ‘bir yazarın ilk romanı’ diyemez. Yapısal olarak, olay örgüsü ve karakterlerin serüveniyle, bunların kurgulanışıyla, hiçbir edebiyat eleştirmeninin ‘bu bir ilk romandır’ diyemeyeceği kadar yetkin bir roman Üç Kırık Dal.

‘FİZİKSEL ESARETE KARŞI DÜŞÜNSEL ÖZGÜRLÜĞÜN SEMBOLÜ’

Şimdi söz İdris Baluken’de…

Bugün Dipnot Yayınlarından çıkan ve Müslüm Yücel’in editörlüğünü yaptığı Üç Kırık Dal adlı romanınızı ilk paylaştığınız isimlerin Sırrı Süreyya Önder ile Selahattin Demirtaş olduğunu haberlerimizde okuyucularımızla paylaşmıştık. Kitabınızın kapak yazısını da Selahattin Demirtaş yazdı. İkisinin de nasıl eleştirileri oldu kitabınıza yönelik? Romanınızda nelere yer verdiniz?

Üç Kırık Dal, İdris Baluken, Dipnot Yayınları, Haziran 2018

Sırrı Süreyya Önder ilk ve en sert eleştirmenimdir. Bu romanı tecrit koşullarının, fiziksel esarete karşı düşünsel özgürlüğün ve yaratıcı iradenin bir sembolü olarak kaleme aldım. Gerek Sırrı Bey gerekse de Selahattin Başkan bu çabanın önemli olmakla birlikte metodolojik, edebi, estetik ve diğer açılardan da zorlanması gerektiğiyle ilgili kanaatlerini ilettiler. Bu konuda kalemi daha cesur oynatmam gerektiğini belirttiler. Onların eleştirileri doğrultusunda yazdığım yazıların ya da yürüttüğüm çalışmanın gelişen yönünü daha iyi gördüm. Roman bence yaşamı çok farklı pencereden ele almaya çabalıyor. Her bir okurun kendini bulabileceği bir pencere olduğu kanaatindeyim. Kürt meselesinin tarihi boyutu ve güncel yakıcılığından acil barış ihtiyacına, öğrenci yaşamının zorluklarından bireyin iç dünyasında yaşanan ruhsal çatışmalara kadar çok farklı konularda ete kemiğe bürünmüş bir çalışma. Kitap konusunda okurun eleştirilerini merak ediyorum. Dilerim Üç Kırık Dal okuyanların zihninde güzel bir tat bırakır.

‘BU DA GEÇER YAHU! ZALİMİN ZULMÜ DE GEÇER. HALKIN GÜCÜNÜ UNUTMAYALIM!’

Hapishane hücresinde tecritte, bir başınıza hayat nasıl geçiyor?

Kendi özgün durumumdan bahsetmeyi uygun görmüyorum. Ama tecrit mantığını kırmak için sürekli olarak okuma yapıyorum. Yazmaya ve üretmeye çabalıyorum. Amacım buradaki hiçbir zaman kesitinin boşa geçmemesidir. Neticede yaşamın hakikatini takip etmek ve anlamak için kararlı olan bir iradeye tecrit koşullarının kar etmeyeceğini ifade etmek isterim.

Bu toprakların en bilge sözlerinden değil mi: Bu da geçer yahu! Bu devir de geçer, zalimin zulmü de geçer. Halkın gücünü unutmayalım. Günbegün emekle var ettiğimiz hayatın gücünü unutmayalım. Ümidi unutmayalım. Ümit, kendi vicdanımızdadır. “Bu da geçer yahu”ya can verecek güç oradadır, halkımızın vicdanı ve ferasetindedir.

(...)

 

Tek başınıza bir hücrede hapissiniz. Tecritte olmanın zorlukları neler?

Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre sağlıklı olmak biyolojik ve psikolojik açıdan tam iyilik halidir. Biz hekimler buna siyasal iyilik halini de ekleriz. Tecrit bir insanın biyolojik, psikolojik, sosyal ve siyasal açıdan her yönüyle çökertilmesini amaçlayan bir uygulamadır. Şahsımla ilgili özgün koşullardan bahsetmek istemem. Sadece tecridin insanlık onuruna aykırı olduğunu ve bütün dünyada böyle kabul edildiğini ifade etmek istiyorum.

Yaklaşık 1.5 yıllık tutukluluğunuz boyunca sessiz kaldığınıza dair bir izlenim var. Neden?

Bizim burada ağır tecrit koşulları altında her bir soluk alışımız tarihe geçecek bir direniştir. Direnişin en güçlü sesidir. 6 milyon yurttaşımızın iradesinin sığdırılmaya çalışıldığı tecrit mekânlarından çıkan bu sesi, 80 milyonun ezici çoğunluğunun anladığını düşünüyorum. Ağır şartlara direnen bir iradenin sesi her toplumda duyulur. Bunun dışında cezaevlerinde darbe dönemlerini aşan hukuksuzluklar ve antidemokratik uygulamalara rağmen gereken her konuda mesajlarımızı da ilettik. Bunun dışarıya ne kadar yansıdığını, ne derece yaygınlaştığını mevcut ağır koşullarda takip etmemiz imkânsızdır. Kaldı ki, sadece kendi duruşmalarımızdaki tarihi mesajlara layıkıyla yer verilseydi hem böyle bir izlenim oluşmazdı hem de siyasetin seyri farklı mecralarda akabilirdi. Dolayısıyla sessiz kalan biz değiliz. Öte yandan medya özgürlüğü sorunu da ortadadır. Birçok medya kuruluşu kapatıldı ve bu kuruluşlara el konuldu. Kalanlar ise büyük baskı altındadır. Sizleri tenzih ederek belirtmeliyim ki, dışarıdaki arkadaşlarımızın bile sesine yer vermeyen yandaş medya düzeninin, cezaevindeki arkadaşlarımızın seslerini toplumdan tamamen saklamaya çalıştığı da açıktır.

(...)

Kaynak: Gazete Duvar