Kırılan Umutlar Mezarlığı

Bir adam...
Ağır adımlarla yürüyor. 
Birazdan hırsızlık yapacak. 
 
Ömür yolculuğunun ikinci yarısını nicedir adımladığı uzamış kırçıl sakallarından belli. Gözbebeklerindeki ışığın sönmeye yüz tutmuş hali, çaresiz bir masumiyete büründürüyor yorgun ve kederli yüzünü. Öncesini ve şimdisini bilmediğiniz ama mutlaklığından emin olduğunuz bir acıya, derin bir ıstıraba her an ellerinizle dokunduğunuzu hissedebileceğiniz bir yüz onunki. Başındaki soluk yeşil takkesinde eğretiden eser bulmak ne mümkün. Alnında kaçınılmaz kaderini görünür kılan derin kırışıklıklar. Hayatın o acımasız meşakkatli yolunda erken olgunlaşıp erken yaşlanan diğerleri gibi; masum, sıradan, yorgun...
 
Vicdanı örseleyip duran yoksulluğun o çıkışsız döngüsünde bitap düşen bedeni, olası bir başarısızlığa sebep olacak diye ürpertiyor yüreğini. Kolay iş mi ki hırsızlık; mangal gibi yürek ister. Bir yılan kadar sessiz ve soğukkanlı olmayı, gözü pekliği, ataklığı ve sadece çatma anma odaklanmayı. Bir de tüm bunları aklın terazisinde her daim ağır basacak bir haklılık duygusuyla bütünleştirmenin kaçınılmazlığı. Çalmayı almaya indirgemeyen kim hırsızlık yapabilir ki? Ama onda bu özelliklerden sadece güçlü ve bir o kadar kök salmış mağduriyet ve ondan doğan haklılık duygusu var ki, o da öfkesinin alazıyla gürleşip büyümüş, şüpheden ırak bir keskinlik haline erişmişti. 
 
Duruyor bir an. Sanki binleri onu tel örgülerle çevrili duvarın oradan öylesine geçerken yorulmuş da çöküp bir nefes alıyor sanacak. Kırışık ve eskimiş kahverengi ceketinin cebinden tabakasını çıkarıyor. Nasır tutmuş avuçlarıyla tabakasının birkaç kez soluna birkaç kez de sağına vuruyor yılların alışkanlığıyla. Şeytan taşlamış elleriyle sigarasını sarıp, muhtar çakmağının isli alevinde yakıyor. Derin bir nefes çekiyor ciğerlerine. Çevreyi gözlüyor fark ettirmeden. Kesin kararlı. Ne olacaksa olsun, nereden kopacaksa kopsun. Yok başka çaresi. 
 
Birazdan hırsızlık yapacak. 
 
Belediye zabıtalarını görüyor bir at arabacı. Panikleyip dizginlere yükleniyor. Yakalanmamalı o mavili zorbalara. Nicedir sorun çıkarıyorlar. Hayatın kıyısından tutunmaya çalışanların gözünün yaşına bakmıyorlar. Geçen yıl yaşanan olaydan beridir her şey bıçak sırtında sürüyor. Kavga çıkmıştı zabıtalarla at arabacılar arasında rüşvet vermeme nedeniyle. Kavga büyümüş ve bir zabıtayla iki at arabacı ölmüştü o zaman. 
Onlara yakalanmamak için ana caddelere çıkmamaya dikkat etmişti hep. Ama enikonu gelip karşılaşacaktı onlarla bu hayat kavgasının bir yerlerinde. 
 
Ara sokağın birine dönmüştü ki, zabıta minibüsünün o kulak tırmalayıcı megafonundan "Dur! Ata arabacı dur!" sesiyle yüreği ağzına geldi. Görülmüştü. Kaçmalıydı, yakalanmamalıydı. Yoksa ekmek teknesine el konulurdu. 
Kurtuluş umuduyla asıldı dizginlere. Gemi azıya aldı. Ve o andan sonra bir hırsız-polis kovalamacasını andıran kaçış başladı. Bir sokağa döndü, olmadı. Diğerine saptı, yine olmadı. Ardına dönüp her baktığında, zabıta aracının daha bir yaklaştığını görüyordu. Daha bir ürküp, panikliyordu. Kimseye çarpmamak için "saaakın, saaakın!" diye bağırıyordu boğazı yırtılırcasına. 
Bu uyarıyı herkes bilirdi şehirde. At arabacılar ve el arabacılar kendilerine yol açmak ve bir yere çarpmamak için hep böyle seslenirlerdi önlerindeki kalabalığa. 
 
Kirli beyaz renkteki atın burnundan buharlar çıkıyordu. Arabacı değil, atın kendisiydi artık güzergâhı belirleyen. İçgüdüsel olarak sadece kendisinin geçebileceği boş yollara sapıyordu. Zabıtalar megafondan bağırmaya devam ediyordu. 
Yarım saati aşan bir kovalamacadan sonra ana caddenin birinde otomobillerin arasında sıkışıp kaldılar. Çıkış yoktu o yoldan. Atı nefes nefese kalmıştı. Atını alıp da arabasını bırakıp kaçabilirdi ama yapamazdı bunu. Yeniden bir at arabası yaptıracak veya satın alacak gücü de yoktu. Zaten bunu alabilmek için de köyde yakılan evlerinden ne kurtarabildilerse satıp ona yatırmışlardı. Varları yokları bu at arabasıydı. Tüm evin ekmek teknesiydi o; kaç boğaz ona bakıyordu. Direnecekti, vermeyecekti at arabasını.
 
Belli mi olur, belki zabıtalar vicdanlı davranıp uyardıktan sonra bırakabilirlerdi. Ya da çevreden birileri devreye girip onları ikna ederdi. 
Zabıtalar yanı başında bitiverdiler hemen. Sanki bir kanun kaçağını enselemiş olmanın kibirli zafer edasındaydılar. Elinde telsiz vardı birinin. İkide bir mandala basıp konuşuyor, sanki yüksek makamdan bir emniyet görevlisi gibi davranıyordu. Çevredekilere caka satar mimikler yapıyordu, o an orada devlet oymuş gibi. 
 
Kısa boylu tıknaz olanı atın yularından tutup getirmeye çalışınca at arabacı araya girdi. Diğer zabıtalar engellediler onu. Kendini anlatmaya çalışması da fayda etmedi. Sözlü tartışma birbirini itip kakmaya vardı. At arabacı bir başınaydı. Zabıta çavuşu araya girip bağırmaya başladı. At arabacının boğazını sıkıp onu itince yere düştü. O da incinmiş gururu ve öfkesiyle yerden kalkıp zabıta çavuşunu itti. Bir karşılık alacağını beklemediği için dengesini yitirip sendeledi ve düştü. Başı dolmuşun tamponuna çarpıp kanadı. Bunu gören diğer zabıtalar at arabacının üzerine çullandılar. Çevredekiler araya girmeye çalıştılarsa da bir şey değişmedi.
Bu itiş kakış sürerken olay yerine belediyeye ait bir pikap ve traktörden modifiye edilmiş bir kepçe geldi. Onlar da dahil oldular hengameye. Üzerine çullananlara rağmen çaresizce çırpınıp duran at arabacı, boşa umut beslediğini anlamıştı. Zabıtalardan biri atın koşumlarını söktü. Atı pikabın arkasına bağladı. 
 
Zabıta çavuşunun işaretiyle kepçe çalışmaya başladı. Herkes kepçenin gideceğini sanırken, kepçe, yolun kenarına çekilen at arabaya yöneldi birden. Bunun ne için olduğunu kestiremedi kimse. Kepçe operatörü dönüp zabıta çavuşuna baktı. O da, tamam başlayabilirsin dercesine işaret etti gözleriyle. Kırılan başının antikamı at arabasından alınacak ve bu diğer at arabacılara hem bir ders hem de gözdağı olacaktı. 
Zabıtaların böylesine acımasız olacaklarını beklemiyordu. Köydeki evi ailece gözlerinin önünde yakılırken de böylesine çaresiz kalmış ve gözyaşlarına engel olamamıştı. Yalvar yakar olmasına rağmen devam ettiler arabasını parçalamaya. 
 
Yaşlı bir adamın ağlamasına pek kimse tanık ve alışık değildi. Homurtular yükselmeye başladı çevrede toplananlardan. Sonra küfretmeler başladı. Kavgayı ayırmaya çalışanların birkaçı, zabıtaları itip kakmaya başladı. "Ulan Allah mı kesileceksiniz milletin başına!" diye bağırdı gencin teki. Bir diğeri ondan güç alarak sunturlu bir küfür savurdu. Olay büyümeye başladı. Çocuklardan biri at arabayı parçalamaya devam eden kepçenin camını bir taşla kırınca operatör durmak zorunda kaldı. Ama iş işten geçmiş, at araba çoktan paramparça olmuştu. 
Olay yerine polis ekipleri geldi. At arabacıyı polis otosuna bindirirlerken, geriye dönüp ekmek teknesinin parçalarının zabıta pikabına taşındığını gördü. Ağlamamaya çalıştı ama nafile. Güç kimdeyse yakıyor, yıkıyordu. Üzerine üniforma giyen, sanki insanlığını çıkarıp atıyordu üzerinden. Yitiriyordu acıma duygusunu.
 
 Bir kaya parçasını basamak yapıp tel örgülerle çevrili alana baktı. Etrafta kimseler yoktu. Az ötede bir kulübe vardı sadece. Bekçi orada olmalıydı. Bir süre bekledi. Çevreyi kolaçan etti. Beraberinde getirdiği çuvalları duvarın köşesine sıkıştırdı. Heyecanı giderek artıyordu. Yakalanma olasılığı aklından geçmiyor değildi ama başka çaresi yoktu. İş yoktu çünkü. Hayatı köyde geçmişti. Sadece hayvanlardan ve topraktan anlardı. Onca yılın deneyimi bu koca şehirde beş para etmiyordu. Sadece hamallık yapabilirdi ama buna da bünyesi el vermiyordu. Tablacılık yapmayı denmişti bir keresinde. Ama karşısına zabıtalar çıkmış, el koymuşlardı arabasına. 
Tel örgünün bir yerini genişletti dikkatlice. Orayı hem girip çıkmak için kullanacaktı hem de içerden alacağı eşyaları dışarı çıkarmak için. içeriye usulca süzülmeye çalışırken ceketi takıldı tel örgüye, yırtıldı. Zaten eskiydi ceketi ama yine de üzüldü. Homurdanıp bir şeyler söylendi. Aşağıya atladı sessizce. Oradan tekrar çıkabilmek için bir tahta kasa getirip yerleştirdi. Eğilerek ilerlemeye başladı. Tekerleklerin olduğu yığına doğru gitti. Dikkatlice çekip aldı yeni sayılabilecek birini. Götürüp duvarın dibine bırakıp geri döndü. Dört tane tekerlek getirmişti sonunda. Kan ter içinde kalmıştı. Yakalanma korkusundan kurtulmaya çalışıyordu ama ne ettiyse olmadı. Ellerinin titremesini engelleyemiyordu. İlk defa bir şeyler çalıyordu çünkü. 
 
Daha sonra demir yığınlarının oraya yöneldi. Kalın U demirlerinin düzgün olanlarından dört-beş taneyi sürükleyerek taşıdı aynı yere. Sıra onları tel örgüden dışarı çıkartmaktaydı. Acele etmeliydi. ilkin tekerlekleri attı dışarı, sonra da demirleri. Her defasında dönüp bekçi kulübesine bakıyordu. Duvarın öte tarafına atladıktan sonra tel örgüyü eski haline getirdi. Ama o an tahta getirmeyi unuttuğunu fark etti. Korktu, vazgeçti arık oraya girmekten. Orda daha fazla öyle kalamazdı. Tekerleklerin her birini bir çuvala koyup gizledi; diğer demirleri de duvarın dibine.
 Az ilerde bir at arabacıyı çevirip oraya getirdi. Yolda ona anlattı durumu. Bir başkası olsaydı onun yerinde anlatmazdı. Çabucak yükleyip yola koyuldukları an bekçi fark etti onları. Üst üste düdük çalıp oraya doğru koşmaya başladı. Bekçi yetişene kadar, onlar zabıta müdürlüğünün hurda deposundan uzaklaşmışlardı. Paramparça edilmiş, çürümeye terk edilmiş at arabası ve tabla mezarlığına çevirmişlerdi orayı. Kırılan umutların mezarlığıydı orası. 
 
Hızla at araba üzerinde giderlerken artık rahat bir nefes alabildi. Cebinden tabakasını çıkarıp iki sigara sardı. Birini yakıp meslektaşına verdi. "Sıra beyaz atımı onlardan almakta" dedi kendi içinden.
 
Adıyaman E Tipi Hapishanesi
 
PolitikART'tan alınmıştır.