Kalbimin kızıl saçlı ve koca kahkahalı bacısı

Pazartesi, 5 Ağustos, 2019
Heybesinde onlarca şey vardır Şükriye’nin. Acılar, kayıplar, ölümler... Diyalektik bu ya; yaşama arzusu, umut ve direnme de bu heybenin baş köşesindedir hep. Nerede olursa olsun mahallede, hapishanede, eylem alanında veya sevgilinin kollarında her zaman kendi olur ve hayata dört elle sarılır.

Gamze Yentür

Bir fotoğraf ile başladı bu yazının hikâyesi. Her şeyden geriye kalan bir fotoğraf tüm anıların dolup taştığı , kimi zaman mutluluklar, kimi zaman da acılar ve kayıpların olduğu bir kâğıt parçasından çok daha fazlası. Ben de kalbimin kızıl saçlı bacısı Şükriye’nin fotoğraflarından birine bakıp dalmışım. Aklımdan onlarca şey geçti fotoğrafa bakarken. Fotoğrafta kızıl saçları ve kocaman bir gülüşü vardı. Adeta kendini adadığı mücadelenin ve isyanın rengine: Kızıla bezeliydi saçları. Bu güzelim renge ara ara bir tutam mor saçta iliştirmişti. Bunları düşünürken gözlerim gülüşüne kaydı. Sahi neleri sığdırdın bu gülüşe canım dostum dedim kendi kendime. Zor zamanlardan geçtiğimiz bugünlerde sen ve senin gibiler bana/bize ışık oluyorsun/oluyorsunuz. Neden bunu özellikle bu karanlık zamanda insanlarla paylaşmayayım derken kendimi kâğıdın kalemin başında buldum. Öyle ya zor zamanlarda belki de en çok ihtiyaç hissettiğimiz şey direnenlerin güzelliğini seyretmek, izlemek ve elimizden geldiğince betimlemektir. Senin gülüşüne sığdırdıkların, etrafımızı saran o umutsuzluk ve mutsuzlukları bir parça olsun dağıtır belki.

Gece geç bir saatte heyecanla mesaj attım ona, “izin verirsen seninle ilgili bir yazı kaleme almak istiyorum” dedim. “Onur duyarım” diyerek cevapladı mesajımı. Mesaj atarken biraz korkuyordum açıkçası ya kabul etmezse diye? Bakmayın normalde belgesel ve kitap yapma fikirleri sunanları eşi ile hep geri çevirdi. Çünkü Şükriye hiç sevmez yaşadıklarının dillendirilip ona bir kahramanlık payesi verilmesini. Yaptıklarını ve ödediği bedelleri o kadar normal görür ki onun için sıradan bir şeydir. Tıpkı yemek, içmek gibi…

Aramızda kalsın dostluğumuzun torpili oldu bu yazı. İnsanın dostlarını anlatması hem kolay hem de çok zor. Takdir başta onların sonra okuyucuların.

ŞÜKRİYE: İNANCIM TAM, UMUDUM DİRİ

Zulme karşı tüm direnenler gibi tarihsel rolünü oynayan bir nefer o. Ne eksik ne de fazla. Tarih onu göreve çağırır o da ikiletmez ve sürecin gerektiğini yapar. Dışarıda zulüm, baskı varken onun yüreği işçilerle, emekçilerle atar. Böyle olunca pişmanlık duyar mı hiç? Hayır zerrece pişman olmaz. Öyle ya belki de onu hayatta tutan da budur.
Şükriye Yanık genç yaşlarda örgütlü mücadele ile tanışmış devrimci bir kadın. Aktif mücadele hayatı boyunca onlarca kez gözaltı ve 10 yıllık mahpusluk süreci geçirdi. 80’lerin ortasında üniversiteye başlayan Şükriye, takvim yaprakları 93’ü işaretlediği zamanlarda tutuklanır. Bu diğerleri gibi kısa süreli değil yılları bulacak bir tutukluluğun başlangıcıdır. Tam da bu dönem Türkiye’de hapishanelerin en hareketli olduğu ve devletin hapishaneler nezdinde toplumsal mücadeleyi teslim almaya dönük başlattığı F tipi hapishanelerin inşa sürecidir. Şükriye ve diğer tüm devrimci mahpuslar için F tipi hapishane tabutluk anlamına gelir. Tabutluktan farkı yoktur F tiplerinin. Topu topu 8 metrekarelik, 8-10 adımda biten yerlerdir. Bu sebeple Şükriye ve diğer tüm mahpus arkadaşları ölüm orucuna başlar. 162 gün ölüm orucunda kalan Şükriye’ye zorla müdahale edilir.

Devletin ‘Hayata Dönüş’ adını verdiği onlarca devrimcinin katledildiği ve yaralandığı 19 Aralık Katliamı’nda; Şükriye’ye zorla müdahale edilmesi sonucunda hafıza kaybı başta olmak üzere birçok hastalıkla baş başa kalır ve Wernicke – Korsakoff’lu* olur. Yoldaşlarını kaybettiği bu dönem, kendisinin kısmi sakat kalması ile sonuçlanır.  Bir ekmeği, bir düşü ve bir mücadeleyi paylaştığı yoldaşları yanı başında can verir. Bundan daha büyük acılar yoktur ona göre. Ama yıldıramaz yine de olan biten onu. Çünkü kendi deyimiyle de inancı tam, umudu diridir. Tıpkı barikat başında, ölüm orucunda verdiği mücadeleyi bu kez tüm inatçılığı ve sadeliği ile önüne çıkan sorunları ve hastalıkları yenerek verir. Elbette ki insandır ve bu dönemde çalkantılı ruh hali içerisindedir. Kimi zaman bunalıma girer kendini bir boşlukta yapayalnız hisseder, kimi zaman moral ve motivasyonu çok yüksektir. Adeta kırlarda koşan yeni doğmuş taylar kadar özgürdür. Ama bir şey vardır ki hiç değişmez o da gülüşü. Kalbimin kızıl saçlı bacısının o dönemine şahit olanların aklında kalan şey koca gülüşüdür. Ne olursa olsun kahkahaları ile bulunduğu ortamı inletmeyi asla ihmal etmez. Nazım’ın sözlerini adeta rehber edinmiş gibi bir de ağız dolusu gülmeyi unutmaz hiçbir zaman. Bu sebeple olsa gerek; gülmek en güzel protesto biçimidir hayatta. En kolay, en rahat ve en içten…

ÖLÜM ORUCU VE ARDINDAN GELEN 19 ARALIK KATLİAMI SONRASI ŞÜKRİYE

Kolay değildir elbet hayata tutunmak. Bu bağlamda belki anlattığı en güzel hikâyelerden biri şuydu: “Müdahale sonucunda tat alma duyumda sorun oluştu. Yemeklerden hiç tat alamaz olmuştum. Altı yıl sonra ilk kez yemeğin tadını aldığımda çığlık atıp, gözyaşlarıma boğulmuştum. O an benim için unutulmazdır.” Yakın dönem hafıza kaybına uğradığı için sınırlı şeyleri hatırlar. Sınırlı da olsa insan yaşamda nasıl var oluru öğretir bize. Her gecenin bir sabahı olduğu gibi uzun ve meşakkatli bu süreci atlatır sonunda. Bir kez hayata meydan okumuştur. Bırakır mı hiç yaşamayı, nefes almayı ve gülmeyi. Tüm hafıza sorunlarına rağmen, yeğenlerine ders çalıştırırken matematik çalışır. Sınavı kazanıp memur olur. Tabiri caizse hayatı karşısına alır ve tam gözünün ortasına bakar.

HEYBESİNDE UMUT HEYBESİNDE İNSANA DAİR NE VARSA

Heybesinde onlarca şey vardır Şükriye’nin. Acılar, kayıplar, ölümler diyalektik bu ya yaşama arzusu, umut ve direnme de bu heybenin baş köşesindedir hep. Nerede olursa olsun mahallede, hapishanede, eylem alanında veya sevgilinin kollarında her zaman kendi olur ve hayata dört elle sarılır. Bulunduğu her anı dolu dolu yaşamaya özen gösterir. Sizinle siyaset tartışırken de, rakı içerken de onun tadına vararak yapar. Aramızda kalsın çok da güzel yemek yapar bizim Egeli Yörük kadını. Benim favorim Bodrum çökertmesi. Bana da öğretecek en kısa vakitte. Hangi ara bu kadar iyi yemek yapmayı öğrenmiştir hep şaşırırım. Evine tok gidemezsiniz. Keza nasıl tok gelirsin Şükriye’nin yemekleri varken diye ufak bir azar da işitebilirsiniz.

Wernicke Korsakoff’lu olduğu için yürüyüşünde biraz aksama ve denge problemi var. Yürüyüşü o sebeple hızlı ve telaşlı. Hep bir yere belki de hayata yetişmek ister gibi. Hele bir de bir yere yetişecekse o zaman ayrı bir hızla atar adımlarını, eşi Enver bu gibi durumlarda gülerek ve gururlanarak; ‘harekete geçmiş bir Şükriye’den daha tehlikelisi yoktur’ der ve dengesini sağlamaya çalışan Şükriye’nin ellerini aşkla tutup gülümser.

ORTAK ANILAR, ACILAR, DİRENİŞLER

Enver’den bahsetmeden olur mu? Bahsetmediğim zaman sitemle bana Gamze Hanım ‘beni çirkin mi buluyorsunuz da yazınıza konu etmediniz’ diyeceğini adım gibi biliyorum. Ara sıra onu sinirlendirmek için Enver Bey derim. Hiç sevmez bey, hanım laflarını. Ne de olsa hayatı boyunca beylere, patronlara karşı mücadele etmiştir. Unutmadan kendisi de beni kızdırmak için Gamze Hanım diyor arada. Türkiye hapishaneler tarihinin en kanlı direnişlerine şahit oldu Enver. 96’ Ölüm Oruçları, Ulucanlar Katliamı ve 19 Aralık…

Siyasal olarak aynı hareketten gelen ve birbirini uzun yıllardır tanıyan ikili tekrar uzun zaman sonra bir araya gelir. Güzel bir aşk başlar aralarında. Beraber hayatı paylaşmanın tadına varırlar. Aynı işi yapmaya başlarlar ve ilişkileri bu aşamada dostluk ve yoldaşlığa ek olarak aşka dönüşür. Ortak anılar, acılar, direnişler ve yaralar vardır bu ilişkide. Olabildiğince üreterek ve paylaşarak yaşıyorlar. Birbirlerinin yaralarını sarmış bu çift yaşama ve birbirlerine çok bağlılar. Geçtiğimiz günlerde Enver, Şükriye’nin rakı içerken çekilmiş bir fotoğrafını gösterip “güzel rakı içiyor değil mi? dedi. Şükriye’nin direnen kadınlığını her zaman ifade eden Enver hayata dair bu kısmı da asla es geçmez. Bilir ki hepsi hayata dairdir. Gıpta ile baktığım doğrudur ilişkilerine. Hatta azcık da kıskanıyor muyum ne? Öyle ya artık tüketmenin birincil hale geldiği günümüz ilişkilerinde bu bağlamda ilişki kurmak ciddi anlamda zor bir hale geldi. Benden hem size hem kendime tavsiye böyle bir ilişki bulduğunuzda sımsıkı sarılmayı ihmal etmeyin. Onların aşkını belki başka zaman uzun uzun konuşuruz. Malum o aşkında oldukça keyifli bir hikâyesi var.

‘Gracias a la vida’ (teşekkürler hayat)
Yazıyı yazarken fonda Şükriye’nin en sevdiği ‘Gracias a la vida’ (teşekkürler hayat) çalıyor. Tevekkeli değil bu şarkıyı bu kadar sevmesi… Ne dersiniz?
Gracias a la vida que me ha dado tanto
Me ha dado la risa y me ha dado el llanto,
Así yo distingo dicha de quebranto

Oldukça uzun bir yazı olmasına rağmen eksik kalan onlarca şey var. Ehh yarım asırlık tarih artık bizim Şükriye. Bu yarım asırda yaşamına onlarca şey sığdırdı.

 

Son söz yerine:

O şimdilerde bütün dinginliği ile hayatına giren herkese dokunmaya devam ediyor. Olabildiği kadar kendi hanesinden insanlarla hayatı paylaşıyor. Mücadele etmeye devam ediyor. Gidebildiği her etkinliğe, eyleme gidiyor, konuştuğu herkese inandıklarını anlatmaya devam ediyor. İnancı hâlâ tam ve umudu diri. Çoğu insanın mücadeleden yüz çevirdiği, umutsuzluğa düştüğü belki de “biz çok şey yaptık sıra sizde” dediği dönemde o ve eşi Enver asla inandıklarından geri adım atmadılar. Öyle ya yoldaşı Hacer’in dediği gibi onlar devrime güzelliklerini ve ömürlerini verdiler. Bu nedenle Devrim çok güzel ve ebedi olacak.