Korkuluk Ol !

Çarşamba, 5 Ekim, 2016

Bu yazı, ekibimizden Adil Okay tarafından tam 13 yıl önce yazılmış ve bir 12 Eylül günü Birgün gazetesinde yayınlanmıştı. Yeniden paylaşma zamanı. Zira zindanlarda inanılmaz hak ihlalleri başladı. Görülmüştür Ekibi olarak, sürgün, işkence ve yeni akıl almaz "yasak- tecrit" haberlerine yetişemez durumdayız. Destek olanların sayısı az değil. Ama yeterli değil. Korku imparatorluğu çevremizi de etkilemeye başladı. Hapishaneler sorununu görünür hale getiren, politik tutsakların seslerini - taleplerini- feryatlarını dışarı taşıyan TV'ler ve radyolar da kapatıldı. Ne yapabiliriz diyen soran arkadaşlara "Mektup yazın" diyoruz. Web sitemizden güncel adreslere ulaşabilir ve mektup yazıp  hapishane idarecilerine -zindan zebanilerine politik tutsakların yalnız olmadıklarını gösterebilirsiniz.

Görülmüştür Ekibi

***

 

KORKULUK OL!

 

…birden şarkılar sustu

nergis kokularını şehre getiren

kır çocuklarının düşleri

panzerler altında ezildi

ne gazi unvanı verildi onlara

ne şehit

körpe bedenlerde nişan yara izleri…”1

 

Çocuksunuz ve dışarı çıkmama cezası alıyorsunuz. Ah özgürlük, diyorsunuz.

Sevmediğiniz bir dersin sonunu sıkıntıyla bekliyorsunuz. Kapıyı çarpıp çıkma hakkınız yok. Ancak zil çalınca özgürleşeceksiniz.

Toplu taşıma aracı yolcususunuz. Canınızın çektiği bir yerde duramıyor, saatlerce sürecek yolculuğun sonunu, ya da sizin karar verme özgürlüğünüzün olmadığı, ‘ihtiyaç molası’ saatini bekliyorsunuz. Diziniz ağrıyor, çişiniz geliyor veya sigara içme özlemiyle yanıp tutuşuyorsunuz.

Reşit bir kadın olduğunuz halde, evlenmeden önce, geceleri baba evinden izinsiz çıkamayan büyük çoğunluktansınız. Sabahı, sevgilinize ulaşacağınız saati tutsaklık duygusuyla bekliyorsunuz.

Hayatınızı idame ettirmek için sevmediğiniz bir işte, cumartesi dahil altı gün çalışıyorsunuz. Özellikle cumartesileri esarete isyan ediyorsunuz.

Hastanedesiniz. Hasta veya refakatçi olarak günler, geceler boyu hapishaneyi çağrıştıran hastane odasında kalmak zorundasınız. Evinizi, arkadaşlarınızı, komşunuzu, tavla oynamayı, balık tutmayı ya da fal bakmayı, baktırmayı, yani  ‘özgürlüğünüzü’ özlüyorsunuz.

Uçağa binme olanağınız oldu mu hiç. Varsayımlar çıtasını yükselteyim. ‘ÇÜK’, yani çok ünlü kişi, basın diliyle VİP olanaklarını kullanıyor ve birinci sınıfta yolculuk yapıyorsunuz. O konfora rağmen uçağın yere inmesini ve ‘özgürleşmeyi’ bekliyorsunuz.

Ya yıllarca gökyüzünü, toprağı, ağaçları, çiçekleri, arkadaşlarını, sevgililerini göremeden yaşayan insanlar. Kader mahkumları. Politik tutuklular. Savaş tutsakları. Suçlu ya da suçsuz cezaevlerinde yatan insanlar. Ya da kimine göre suçlu, kimine göre suçsuz. Ya onlar. Ya günün birinde onlardan birinin yerinde olma olasılığınız. O zaman mı tutuklu ve hükümlü haklarını, onlara yapılan haksızlığı öğreneceksiniz. Mektup yazma, gazete, kitap edinebilme, görüş günleri, tedavi olanakları. Dünyanın en geri ülkelerinde bile var olan bu haklar, sizden veya eşinizden, kardeşinizden esirgendiğinde mi‚ ‘Hop nerede kaldı mahkum hakları, insan hakları’ diye itiraz edeceksiniz.

Belki de günün birinde, şu veya bu nedenle gireceğiniz cezaevindeki yaşantınız‚ ‘Islah, topluma kazandırma’ değil, sistematik işkenceye dönüştüğünde kininiz bilenecek.

Belki de ‘masum’ girdiğiniz cezaevinden, kin ve nefret dolu, intikam için fırsat kollayan potansiyel suçlu olarak çıkacaksınız.

Belki de sesiniz duyulmadığından, başka çareniz kalmadığından intihar edeceksiniz.

Uzun yıllar sürgün yaşayan bir 12 Eylül mağduruna, 1992 infaz affından sonra avukatı “Gel teslim ol. 48 saatte çıkarsın” demişti. Daha önce cezaevleriyle tanışan, mapus hayatı olan ‘sürgün’, ‘hayır’ demişti, “24 saat bile gönüllü giremem ‘oraya’. ‘Geliyorum ama teslim olmam, onlar yakalarsa yatarım”. Avukatı anlayamamıştı nedenini, çünkü mapus yatmamıştı. Büyük olasılıkla onun yaşadığı yukarıda saydığım küçük esaret cezalarıydı. Yaramazlık yaptığı için babası veya annesinin verdiği bir günlük ‘evden çıkmama’ cezası gibi.

Eşkıya filmini çoğunuz görmüşsünüzdür. Ben ilk izlediğimde iyi yapılmış bir macera filmi demiştim. O kadar. Baraj nedeniyle boşaltılan köylerle ilgili sunulan fotoğraf karesi çok küçüktü. ‘Savaş’ bahanesiyle zorla boşaltılan binlerce köyle ilgili hiç bir görüntü yoktu. Ne de bir cümle. Toprakları, evleri, anıları özgürlükleri ellerinden alınan insanlar yok sayılmıştı. Filmin müziği övgüye değerdi ve oyuncular mükemmel oynuyorlardı. Film de kimin aşkının daha büyük olduğunu sormuştum birlikte izlediğim arkadaşlarıma. Esas adamın değil, kötü adamın aşkının daha büyük olduğu üzerinde hemfikir olmuştuk. Diğer soru, esas oğlanın neden intihar ettiğiydi. Aslında yanıt senaryodaki bir cümlede gizliydi. Ama ‘mapus yatmayanlar’ın anlaması zordu. “Yeniden o hücreye dönemem, çıldırırım” demişti eşkıya, “teslim ol” çağrılarına yanıt olarak. İşte o cümle.

12 Eylül darbesinden sonra, ‘suçlu-suçsuz’ kaç yüz bin kişinin yıllarca hapishanelerde çürütüldüğünü, sonra beraat ettiğini, değil tazminat ödenmesi, bu mağdur insanlardan özür bile dilenmediğini biliyor musunuz? Ve bu zulmü uygulayan yasadışı çetenin, yani anayasayı silah zoruyla değiştirip, iktidarı darbe ile ele geçiren Kenan Evren ve şürekasının işledikleri suçların cezasını çekmediklerini biliyor musunuz? Bir gecede yaşı büyütülüp idam edilen 17 yaşındaki çocuğun, Erdal Eren’in kemik dokusunu alıp, asıl yaşını ortaya çıkarıp, 12 Eylül çetesini mahkum etmeye yetecek delil bulabileceğinizi biliyor musunuz? İşkence hanelerde sakat kalan insan sayısını, bugün hâlâ tedavi görenlerin varlığını biliyor musunuz?  (Ve bu gün itibariyle ağır hasta olduları halde tahliye dilmeyen 1000'e yakın tutsaktan haberiniz var mı b. n. )

Biliyorsanız bilmeyenlere anlatıyor musunuz?

Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi: Korkuluk oluyor musunuz en azından!

 

…Yollar kesilmiş alanlar sarılmış

Tel örgüler çevirmiş yöreni

Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende

Benden geçti mi diyorsun

Aç iki kolunu iki yanına

Korkuluk ol..."2

...

 
1- Adil Okay
2- Rifat Ilgaz
Kaynak: Birgün gazetesi.