LATİFE BARAN'IN ANISINA

Ey döküntüler oyuğu ülkem, açık ve acı kuyu. Solgun ve yediveren, kör kaşit, derinliklerin bahtı karası, kayıp derviş, renksiz bahar. “Çekmediğin acı kaldı mı? Dalga kaldı mı seni yutmayan, boğulmadığın kasırga, yemediğin vurgun! Kaldı mı seni hançerlemeyen kancık pusu, düşürmeyen kahpe hıyanet? Bir mezardan bir mezara ağıt yaka yaka bağrı deşilmeyen gelinin kaldı mı?” Eski kasemlerden ağuyu, kadim yakarışlardan kanı yudumlamayan anan kaldı mı? Yara açıp sonra yaraları kapatmak için yapılan makyajlara tapmayan erkeğin, ikbaline tecavüz edilmeyen çocukların kaldı mı? Yıldızların sessizliğine uğurlamadığın kızların kaldı mı?

 

İşte bak Latife'mi de terkettin, sözden ırak semanın saydam boşluğuna Ekin'imi?

 

Latife BARAN! Yitik Kürdistan'ın müşfik evladı! Yüzü güneş, saçları gece kızım, sözleri kalpınarı, iradesi meşe yoldaşım, bedeni fidan, gülümsemesi serap yavrucağım. “Ağustos'ta Üşümek” diyordu sevgili Sinan KARAEL. Dağları can pazarı, ovalar netameli, kasabalar tenha ve ben yakılani kavrulan, savrulan bir kentin virine sokakları gibi üşüyorum Ekin'in. Sarıl bana, çocukken anneme sarıldığım gibi sarıl bana. Bütün dünyayı dışarıda bırakır gibi sarıl bana üşüyorum kardeşim.

 

Gözlerin gezinir içimde, geçenin fır döndüğü derin sözlerin. “Amed'de buluşuncaya dek, mutlaka buluşuncaya dek” diyen firari fısıltın, isyan dolu gülüşün, dört mevsimi bahar kılan duruşun.

 

Ama bak işte, karanlık ve alçak bulutlar ufka çöktü, göğü tutan sütun kırıldı. Ve ben yarım adam, yankısı olmayan ses, sözü olmayan dil, sesi olmayan çığlık! Şimdi felaketler doygunu, trajediler yorgunu yüreğimi hangi uçurumun usturasına vurayım Heval? Gözlerin sonsuzluğa kapanalı beri, şimsek gibi bir acı derinden çizik atıyor cigerimin köküne, ah ciğerparem. İt gibi havlayan acılarımın hangisini susturayım? Yad elinde Şakran zulümhanesinde, rüzgar cinayet soluğu gibi vururken yüzüme, hangi güzelliğin sessiz yitişine ağlayayım?

 

Toprak anayı incitmek istemez gibi yumuşak adımların, baktığı her çehreye ılık bir şefkat bırakan bakışların, fundamentalist tacirlerin kahpelik kokan çıkarcılığıyla değil, hakikaten insanı insan olduğu için seven anacıl yüreğin, evrenin tüm varlıklarını sevebilecek, kainatın tüm varlıklarınca sevebilecek kadınlığıyla, öyle yalın, öyle sakin, öyle dingin, öyle durgun, öyle normal...

 

Bertrand RUSSEL'ın bilgeliğine mi sığınsam; “Mertçe yaşayanlar, yaşarken dikkat çekmeseler bile boşa yaşadıklarını düşünmememiz gerekir.” Onların hayatlarından birşey yayılmakta, o yayılan şey arkadaşlarına, yoldaşlarına, hatta belki geleceğin çok uzaklardaki çağlarına bir ışık göstericidir...

 

Şakran'ın uğultulu zindanında, yarımlığın ve çaresizliğin sancısını Louisa May Alcott ile mi tımar edeyim? Uzaklarda, güneş ışığının altında benim en yüce değerlerim, sevenlerim var. Onlara belki ulaşamayabilirim. Ama başımı kaldırıp onlardaki güzelliği görebilirim. Onlara inanabilir, onları izleyebilirim.

 

Yirmisinde ölüp sekseninde gömülenlere bela okumak neye yarar, yoksun işte!..

 

Gece en karanlık anını şafak sökmeden hemen önce yaşarmış, acı ise öç alma yoksunu çaresizlik anaforunda. “Şimdi acı öldürücü ve zalimdir. Ve beni kurbanının canına hiç değer vermeyen vahşi bir hayvan gibi tüketiyor.” Ezici, tüketici, soluk alınmaz bir sessizliktir senden sonrası. Senden sonrası ölümdür, ölüm, ölüm.

 

“Ölüm” diyordu sevgili Arif: Kainatın aniden kararmasıdır yanıbaşımızdakinin ölümü. Uzak, çok uzaklardan hissedilen karanlık bir fırtınanın sessizliğiydi belki o ana kadar ölüm... Yemyeşil yatağında sesinin başlangıcındaki sessizliği arayan bir ırmak akıntısı... ölüm; dizeleri duyulmayan kıyıcı bir şiirin soğukluğu, sessizliğinde boğulan bir kelamın yankısı, ölümcül bir kaosun özensiz dengesi, uykuya çekilen suskun yıkıntı, yalını durgun çökeltisi, saflığın tortusu, yaşamadan ölmenin gölgesiz sureti, uğultulu ıssızlığın ketum kasidesi.

 

“cehennem, artık sevgi imkansız olduğu için acı çekmektir.” Cehennemim ben, cehennemde hangi anayı, teskin eder irfan taşında yontulan avutucu sözleri “insanlar, doğar, büyür ve ölür.” Büyümedin ki sen Ekin'im.

 

Nasıl ki doğuşumuz herşeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de herşeyin ölümü olacak. Öyleyse yüzyıl daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüzyıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar aptalca” diye ritüele geçsin meta sevici pozitivist. Hiç kimse çlümü yakıştıramazki sana. Yeni doğmuş bir bebeğin soluğu kadar temiz ve taze yalın daha. Bir ateşli öfke, bir tarihsel feryat ve Ada'nın ilahi yalnızlığı gibi asil. İpi kopmuş kasırga gibi deli, bir isyan kadar mağrur, suya eğilen zambak gibi naif Ceren'im.

 

Duymuşuz, okumuşuz, bilmişiz lakin inanamışız renklerin ve ışığın nihai sönüşüne. Duymuşuz, dinlemişiz, okumuşuz, bilmişiz lakin olur vermemişiz; ağlayan tüm çocukların gözyaşlarına yüreğini sarınç tutan Latife'nin uhrevi hicranına.

 

Latifew havalım. Ekin'im; Ben güne, güneşe, güle, güzele, ben sana gelmeliyim sana! Lakin kimim ki ben, esaret boyunca aldığım yaralardan başka. Kendimden son ayrılıştan başka irşey değilim. Yetersiz yoldaşlığın ağır utancı, yazının kasvetli hüznü ve öç almamanın mahçubiyetinden gayrı kimim?

 

Bir ses bir tek ses Tanrısal bir buyruk gibi yankılanır içimde; İntikam, iradenin zaman ve mekanın çirkinliklerine karşı tiksinmesinden ibarettir.

 

İntikam dolmalı Ali Gezerler, Sami Demiler, Latife Baranların anısına diz kırmalı ve inkar-imhada ısrar eden zihniyete şunu haykırmalıyız: “Ey zalimler! Tüm çiçekleri tek tek koparsanız bile baharın gelişini asla önleyemezsiniz.”

 

Latife BARAN! Küllerinden doğan halkımın nadide ceylanı; sana Şili'li Pablo Neruda'nın şair F. Garcia Lorca'ya seslendiği gibi seslenmek istiyorum.; “O”, insanlarının bir parçasıydı. Bir gitar kadar mutlu ve hüzünlü, bir çocuk kadar berrak ve derin... Onu vuranlar insan soyunun yüreğini hedeflemişlerdi.

 

Ekin Deniz yoldaşım; senin şahsında erkenden yitirdiğimiz genç kızlarımız ve genç oğullarımıza, Adnan Yücel'in dizeleriyle yemin tazelemek istiyorum.