Mektup Var!

27.09.2012

Merhaba Adil Bey;

03.09.12 tarihli değerli kartınızı aldım. Yeni bir yazışma arkadaşı bulmanın (sayenizde) getirdiği sevinç ve heyecanla sizi selamlıyor, sevgi ve saygılarımı yolluyorum.

Doğrusunu isterseniz adınızı daha önce pek-hatta hiç duymadığımı itiraf etmeliyim. Aslında mümkün merebe ülkemin değerli yazarlarını tanımaya-okumaya çalışırım. Fakat sizin kitaplarınızı henüz okumuşluğum yok, olmadı. Bu durumu cahilliğime verin lütfen. Daha çok aramalı- araştırmalıyım. Sizin gibi değerli yazarları daha çok bulup okumalıyım anlaşılan. Mahpuslulara olan ilginiz ve yardım çabanız için de teşekkürlerimi arz edeyim kendi adıma izninizle. Siz gibi duyarlı insanların sayısı arttıkça inanın biz içerdekilerin umutları da artıyor o ölçüde.

“Görüş Günlerinde Büyüyen Çocuklar” isimli yeni çalışmanız için benden de “katkı” beklediğinizi okuyunca inanın aklıma “kelin ilacı olsaydı keline çalardı” deyimi çalındı biran.:) Ama başımla beraber. elimd en geleni yapmaya çalışırım. Yapmaya çalıştığım katkının yetersizliği için şimdiden affınıza sığınayım izninizle.

Isterseniz öncelikli olarak benden kaynaklı 'hitab-et' sorununu çözelim. Bir türlü aşamadığım 'Gundi'liğin sebebiyle yazışmalarımda çok “senli-benli” olurum. Karşımdakinin durumunu ve konumunu hesaba katmadan, katamadan. Ayrıca , hapiste yıllardır ilişkili olduğum “Heval” diye diye peleseng oldu dilime. Alışkanlık bir hal aldı anlayacağın bu “Heval”lı hitap. Tıpkı Bolşeviklerin Anne-Babalarına bile alışkanlık sonucu “yoldaş” dedikleri gibi yani:) Dolaysıyla, size de “Heval” diyerek girişeyim anlatacaklarımı karıştırmaya, karmakarışık sunmaya... Eee, birşeyler anlatmazsam eğer, şiirinizde belirttiğiniz gibi “Evim bir başıma yıkılacak ( ev olsa da yıkılsa :) ) , cehennemde yanacağım bu kessin :))

Değerli Adil heval, kendimi nasıl hikayeme nereden ve nasıl başlayayım inan bilemiyorum. Çalışmana bir katkısı olacak mı pek emin değilim ama gene de birşeyler eveleyip-gevelemeye çalışayım. Adım “Hıdır” olmasa da çabana olan saygım gereği anlatayım.

Adımı öğrenmişsin zaten Sevgili Deli Dalgalar'ımızdan. Gerisini ben sıralıyayım hevalım: 16 yıldır hapisteyim. Sırasıyla ; Metris, Eskişehir, Gebze ve burası (kandıra) 1996 haziranının son günlerinde yakalandım. İstanbulda.Bir inşaatta çini dökerken alındım. O gün bugündür içerdeyim.

İstersen birazda kendimizden, oda arkadaşlarımla içersinde bulunduğumuz devinimlerden dem vuram ki nelerle uğraştığımıza dair varsa meraklar dağılmasına katkım olsun heval:) Siyaset yapmayayim izninle. Genel anlamdaki devinimden bahsediyom. Siyasi yönü malumunuzdur zaten. Keyfi uygulamalar karşısında sloganlar, AG.ler sonucunda “Disiplin Cezalar”ı ve neticesinde hiç de faydası olmayan mahkemelere itirazlar ve nihayetinde AİHM e “yolculuk” serüveni : zindanla tanıştığım günden beri süregelen bir devinim ve değişen birşey de yok hala.

Ama size illegal olan “Zerzavat Bahçemiz”den bahsedebilirim biraz. Her ne kadar yıllardır okuyup anlamaya çalışmama rağmen bir türlü kavrayamadığım “Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Toplum paradigması” nı “Derinliğine özümseyip yaşamlaştırmak”ın 'nasıl'ına dair cevap namına oluşturduğumuz zerzavat bahçeniz bir(1) adet yerleşik karpuz fidesi ile sekiz(8) adet göçebe domates fidesinden meydana gelmektedir .(Ayrıca karıncaları da besliyor ve onlarla karşılıklı faydalanmaya çalışıyoruz birbirimizden. Ama önceliği bostana verelim izninle.) Adil heval, istersen Bostana ilişkin bölümü olabildiğince sessiz okuyun ki sesiniz mektup okuma komisyonunun kulağına çalınmasın! Yoksa takar peşine müdahale gurubunu( A takımı) ve dalar illegal bostanımıza, alimallah eder bostanımızı tarümar! :)

Ektiğimiz mozayiğin çatlağından köklerini aşağılara, toprağın rahm-i rahmanına ulaştırıp oradan yaşam iksirini bulan ve o güçle havalandırmamızın zeminine dirsek vererek yanlamış olan yerleşik karpuzumuz 34 cm boyuyla , ikisi yeni çıkmak üzere toplam 17 yaprağıyla , iki adet tomurcuk(yakında çiçeğe açılması muhtemeldir) ve dört adet türesiyle- tutturgaç diyelim .Helezonik birer iğne gibi bişi. Kürtçe ismi “türe”) Yaşamımıza yeşil yeşil gülümsemesiyle katılmaktadır.

Domates fidelerimize gelirsek; “saksı” niyetiyle kesip yararlandığımız yarım kg.lık plastik pekmez kutusunun dip kısmına döktüğümüz yaklaşık üç yemek kaşığı kadar toprak miktarına, 'dış kantin' aracılığıyla getirttiğimiz domateslerin çekirdeklerinden ekip yeşermelerine, ya da “Amaç Dışı Kullanım” katkılarımızla fideye duran küme halindeki domates fidelerimizin toplamı sekiz adet olup en uzunu 13 cm, en küçüğü de 2.50 cm olmak üzere irili-ufaklı boylarıyla göçebe halinde “Demokratik Ekolojik...” yaşamımıza renk, biçim ve kokularıyla selama durmaktadırlar. Göçebe olmalarından dolayı güneş enerjisinden gani gani faydalanabiliyorlar. Ama aynı şey yerleşik karpuzumuz için söylenemez. Günlerin kısalmasıyla birlikte kaybetti güneşini karpuzcuğumuz. Aynalarla aks edilen güneş ışınları da fayda veremiyor pek. Ayrıca aşırı ilgilerimiz sebebiyle sağlıklı bir gelişim gösteremediklerini de (D. fideleri dahil) belirtmekte fayda var bence. Tıpkı nüfusu bol olan ailelerde dünyaya gelen bebelerin aşırı ilgi-sevmeler sonucu ( Birinin nikotinli nefesi,diğerinin taze yanakçığa sürdüğü salyası,ötekinin alnına sıvadığı sümüğü ,hepsinin de kirli ellerinin akıttığı tuzlu terin bebenin şurasına burasına yapıştırılması sonucu sağlıklı bir gelişim gösterememesi gibi ) Birde “zulalama” serüvenlerinde çektiklerini bir düşünün! Malum bostanımız illegal olduğu için aylık aramalarda ve hatta günlük sayımlarda saklamak durumdayız. Ele geçirilmeleri durumunda Ekolojik,organik bostanımızın sonu gelmiş demektir! Haliyle korumalıyız. Özellikle müdahale grubundan:)

Heval Adil, karıncaları besleme, ehlileştirme ve demokratik yaşama dahil etme konusunda uzmanlaştığımızı kesin bir güvenle söyleyebilirim inan:)

Sabah sayımı eşliğinde açılır kapısı havalandırmamızın. Ziyaret edilecek ilk mabed karpuz fidesi ve domates fideleridir. Peşinden karınca yuvasına gelir sıra. Daha uyuyorlardır belki o saatte karıncalar. Üç-beş tanesi dışardadır sadece. “keşif kolu”dur bunlar. Oynak antenleri hem yem aramakta hemide kendilerine-yuvalarına dönük olabilecek muhtemel tehlikeleri sezmeye çalışmaktadırlar.

Buldukları her yeme şükreden bu ufacık siyah karıncalar, esasında kelebek,sarısinek ve her tür börtü-böcek etine bayılır,kuş dışkısına delirir ve üzüm şırasına zil-zurna sarhoş olurlar. Domates, Xıyar, Elma

Erik vb. yemleri de “Eh işte” gibisinden kabul ederler. Kuş duşkısı hariç, diğer yemlerini genellikle bizler temin ederiz minnacık sevimli karıncalarımıza. “Kuş dışkısı hariç” dedimse bize de gerekli olduğundandır heval! Yok, öyle değil:) Domates fidelerimiz için toplarız kuş gübresini heval. Hele Haşim arkadaşımızın her sabah -hatta günboyu- kuş dışkısı yüzünden karıncalarla giriştiği muazzam “Ben kaptım” mücadelesini anlatmaya ne hacet! Tahmin edersin artık...

Her neyse, sabahları havalandırmada veya mazgal demirlerinin kenarlarında bulduğumuz kelebek veya sarı sinek ölüsünü keşif kolunun nöbet güzergahına bırakır ve olacakların seyrine dalarız. Arada bir yemi ilk gören karınca üyesi, bir-iki dokunduktan sonra diğerlerine iletir müjdeyi. Birkaçı gelip yemin etrafına halaya dururken, diğer birkaçı da yem bulmuşluğun verdiği sevinç sarhoşluğuyla yuvaya doğru vururlar yalpayı. Yola döktükleri bir çeşit kimyasalla mı, sinyal türü iletiyle mi yoksa bizim duyamadığımız herhangi bir “ses”le mi bilemiyorum ama, ileti biçimleri her ne olursa olsun içeriye, yani yuvaya haber iletildikten bir-iki dakika sonra, hala mahmurluğu üzerinde olan “iş kolunun” başı gözükür. Önce üç-beş tane çıkar delikten. Sonra beş-on tane. Derken, koca kervan siyah bir örgü şeridi sıralamasıyla akar gün yüzüne mutluluk telaşı içersinde olarak... İçeri taşıdıkları yemi Anakraliçeye mi sunuyorlar yoksa küflendirip sonradan yiyorlar mı bizi alakadar etmez doğrusu. Niye karışalım ki adamların iç yaşamlarına? Dimi yani:) İstedikleri gibi yeme-içme kültürlerini yaşasınlar özgürce! İleti biçimlerini de (Anadillerini) istedikleri gibi koruyup geliştirsinler. Ama herkes bizim gibi yaklaşmıyor hevalım! Bu yüzden diğer odalar karınca istilaları yüzünden hiç de rahat değiller. Oda üyelerinin karıncalara olan yanlış yaklaşımlarından dolayı elbet. Var olan karınca haklarını yadsıdıkları ve yemlerini “yuvaya teslim” anlayışına ters davrandıkları yüzünden. Bu yanlış davranışları yüzünden karıncalar da dalıyorlar dolaplarına, peynir-şeker kutularına, ekmek poşetlerine vs. Buna karşın ark.larda karıncaları fırçayla farajlara, küreklere süpürüp w.c. giderinde boğmayla sorunu “kökten” çözeceklerini sanma yanılgısı içerisine girdikçe karıncaların istilası da artıyor,çoğalıyor. Yani , amansız bir gereksiz savaşım içerisindeler. Elbette savaşın temel nedeni arkadaşların karıncalara olan yanlış yaklaşımlarından kaynaklanıyor. Halbuki verseler haklarını, saldırmaz karıncalar da. Oysa biz, kabuğu soyulmuş tek bir tılık-tane üzümle koca karınca ordusunu havalandırmamızın en uzak köşesinde bekletebiliyoruz, karşılıklı memnuniyetlikler içerisinde olarak, hoşu içinde... Hele konuştukları dillerine de hiç ama hiç karışmıyor ve karışılmasını da anti demokratik buluyoruz. Hatta mümkün olsaydı, “alfabe”lerini çözebilseydik inanın seve seve öğrenmeye çalışırdık mübarek dillerini. 'Kültürel Zenginlik' olarak ele alıyoruz oda olarak:) Bize ne babam adamların hangi dili konuştukları! Ne yasaklaması? Tam tersine, geliştirsinler geliştirebildikleri kadar. Bilakis seviniriz. Haddimize mi canım yasaklamak! “Yaşasın anlaşılıp-anlaşılmayan bütün diller ve ileti biçimleri” sloganına sonuna kadar katılıyoruz.

İşte görüldüğü gibi hevalım; karıncalarda bahse konu yaklaşımımızı oldukça saygıyla ele alıyor, hatta bazen kendilerinden çaldığımız toprağı bile görmezden geliyor, “Karşılıklı faydalanma anlayışı “ çerçevesinde değerlendirdikleri kulağımıza kadar geliyor:)

Biz ırk, renk ve cinsiyetlerine de karışmıyoruz. Oldukları gibi kabul ediyor, demokratik bir anlayış çerçevesi içerisinde kendileriyle olanaklar dahilinde kültürel ve saygın bir arkadaşlık hukuku şemsiyesi altında sorunsuz yaşayıp gidiyoruz:)

Yukarda “karıncalardan toprak çalmamız”dan bahsettim ya, merak etmişsindir şimdi “Nasıl oluyor?” gibisinden. Gidereyim merakını hevalım: Hani bazen verdiğimiz sert kabuklu böcekleri veya kabuğu soyulmamış üzüm tanelerini parçalamakta zorlanıyorlar ya; işte o zaman içerden taşıdıkları “asitli” bir çeşit toprakla yemi humuslaştırıyorlar ki çürüyüp parçalanması kolaylaşsın diye. Yem kaybolacak kadar örtülüyor toprakla. Açık bıraktıkları delikten içeri girip “humus”laştırılmış yemi parçalayıp taşıyorlar yuvaya. Eğer bizler erken davranmasak, yem bittikten sonra toprağı da geri taşıyorlar içeri. Ama çoklukla onlar toprağı kaçırmadan biz çalıp domates fidelerimizin toprağına katıyoruz. Her defasında bir çay kaşığı dolusu kadar çalıyoruz. Zaten domates tarhı toprağımız böyle oluştu. Tabi, ayda bir çıktığımız çim sahada ayakkabılarımızın xırtıklerine yapışan ve odaya döndüğümüzde “ilk iş” olarak gazete kağıdı üzerine silkeleyip topladığımız-biriktirdiğimiz toprak kısmını hiç saymazsak! Her defasında birer çay kaşığı kadar toprak miktarı birikerek toplam üç yemek kaşığı kadar olması kolay olmadı inan! Ama başardık işte. Çalışılınca oluyormuş demek.

Görülebilen karıncalarımızın sayısı 250-300 civarındadır. Nasıl mı sayıyoruz? Tabii ki küme hesabıyla. Kudheddin arkadaşımız bazen kürdanlar yardımıyla küçük üzüm taneciklerinden “Don Kişot atı”na benzer bir heykelcik diker önlerine. Karıncalar atın ayaklarından tırmanıp gövdenin belli-başlı yerlerini oluşturan üzüm tanelerine saldırırlar. Biz de böylece “küme elemanları sayısı” hesabıyla sayarız. Bazen de yuvanın önüne şeftali suyundan damlacıklar dökeriz. Damlacıkların etrafını saran kümelerin eleman sayısını bulur, çarpar-toplar ve tahmini bir rakama ulaşırız! Biliyorum, zor bir uğraş ama başarıyoruz işte:)

Değerli Adil heval; “Zerzavat bahçemize dair epey “dedikodu” yaptık sanırsam:) Gereken yorumu size kaldı artık:) Mektubu sonlandırmadan önce, size sekiz(8) adet fotoğraf da gönderiyorum diyeyim. Foto.ları numaralandırdım kırmızı kalemle. Bozulmasınlar diye arkalarına yazı yazmıyorum. Sırasıyla burada, mektupta tanıtayım izninle.

Değerli Adil heval, izninle ara vereyim artık namemize yazışmamızın devamını canıgönülden isterim inan. Tabii, sizin de zamanınız yeterse onca uğraşlar arasında... Mümkünse kitaplarınızı da okumak isterim, hemide çok:) velakin param yok, satın alamam! Deli dalgalar karşılarlar mı bilemiyom. Onlara da çok yük olmayalım, dimi yani:)

Şimdilik bunlar hevalım. Bir dahaki mektupta buluşmak umuduyla seni-sizleri tekrardan selamlıyor, sevgi ve saygılarımı yolluyorum.

Yanımdaki arkadaşların da size çok selamları var ve çalışmalarınızda başarı dileklerini sunuyorlar.

Saygılarımla

Hetusi(A.C.K)

 A. CELİL KAÇMAZ- 2 NOLU F TİPİ HAPİSHANE- PK. 145. KOCAELİ