Mevsimlerin Döngüsü Kışı Gösteriyor...

Tarih: 
Cuma, 6 Ocak, 2017

YÜRÜMEK

Sizin hiç ayağınız soğuktan-kardan yandı mı? Ne menem bir ağrı ve sızı verdiğini tahmin edebilir misiniz? Hele bir de yanmışsa ve nasıl davranacağınızı bilmezseniz, ayak parmaklarınız ve hatta bilekten kesilmesiyle yüz yüze kalmanız kesin olursa kahrolup hayıflanmanız...

Karlar altında kalıp da sığınacak yer bulunamaması, ne zor bir durumdur öyle. Ola ki ulaşılacak bir yer bulunursa ve tedavi edecek birileri çıkarsa karşınıza kendinizi şanslı kabul edersiniz. Bu suretle kararmış derilerin temizlenmesiyle parmakları kurtarmak mümkün olur. Ama o inim inim acısı yok mu acısı; kıvrandırır, harap eder. Acıdan yerinde duramaz, kesip atmak istersin uzvunu. Kişisel tarihimde nice müdahale edip kurtardığım ayakların yanı sıra, geç kalınmadan ötürü kangrenleşen parmakları kesmişliğim de vardır. Onun dışında benim de başıma geldi. Biraz da şanslı sayılırım. Karda, kışta, kıyamette yanık parmaklarımı kendimce tedavi ederek, derinin dermiş tabakasını geçmiş ölü dokuları kesip sıyırsam da aradan yirmi yıla yakın bir süre geçmesine rağmen soğuk havalarda hâlen ince bir sızıyla yoklar, hatırlatır yaşanmışlığı. Bu yüzden hiç sevmez oldum karlı havaları. Kar yağdığında zorunlu olmadıkça havalandırmaya çıkmamam o yüzdendir... Kar ve Bingöl- Bandozlar...

Bingöl’ün Bandoz Dağları yamandır kışın. Kar, boran ve tipiden geçit vermez duruma gelse de naçar, aşılacaksa o şahikalar, bir yol bulmak adına geçilmesi elzemdir. Tabii, en kötüsü tipiye yakalanmaktır. Göz gözü görmez, yön duygusu yitirilir. Adını bir Rus generalinden almış bir dağ silsilesinden bahsediyoruz. Bandoz ismi I. Dünya Savaşında oraya kadar gelip, kışın ayaz ve tipisine maruz kalan 70 askerin donarak ölmesine istinaden General Bandoz’dan almış adını. Türkçede Şeytan Dağları diye geçen o çetin coğrafyada gidecek hiçbir yerin yoksa, tırmanıp saatlerce yürüyüp, vadilere inerek bir kovuk, sarılacak naylon parçası bulamazsan şayet vay hâline. Bazen ayaz olup da kar kurşe (karın sertleşmesi) tutmamışsa bata çıka ilerlersin. Kurşe tutmuşsa da iz bırakmadan soğuğa meydan okuyup menziline ulaşmaya kilitlenip gidersin. Ayağında giymek için gıslaved denilen kara lastik ayakkabılar olması evladır. Ola ki ufacık bir ateş yakarak mola verildiğinde ayağındaki çorap ve ayakkabıyı şıppadak kurutursun.

Aman ha aman, o vakit sakın üşüyorum diye ayak ve ellerinizi ateşe yaklaştırmayın! Olur da elim tutmuyor, cigara sarmak için biraz ısıtayım derseniz; o an belki hissetmeseniz de sonrası adeta denizde vurgun yemiş sünger avcısından beter olursunuz. Tabii ateşe yaklaşmadan da aynı akıbetle baş başa kalabilmek kabildir. Ayaz gecelerde, karlar içinde saatlerce süren yürüyüşlerde donup gider ayak parmaklarınız. Koruyamazsanız ve açıkta kalmışsa elleriniz de keza donabilir. Kendi ayağının ayırdına varılmaması çokça yaşanmıştır. Böylesi bir yaşanmışlıktan örnek vereyim isterseniz:

Bir gün Bandozlarda tipiye yakalanır bir grup özge can. Kazma-kürek ve naylonlarının olması hayatlarını kurtarmıştır. Canlar hemen bulundukları yerde alelacele karları küreyerek küçük bir oyuk açıp içine tıkışır, naylonu üstlerine çekerler. Bir arkadaşın ayağı dışarıda kalmıştır. O arkadaş, naylonun dışında bizatihi kendi ayağının kalmış olduğunun ayırdında olmadan şöyle seslenir arkadaşlarına, “Kimin ayağıdır öyle naylonun dışında kalan?” Diğerleri baktıklarında onun ayağını olduğunu görüp hemen naylonun içine çekerek masaj yapıp donmaktan kurtarırlar.

Kışın olanca dehşet yüzünü gösterdiği korkutucu Bandozlardır orası. Sayısız kez geçmişliğim de var elbet. Bir keresinde Bandozlarda saatlerce süren çetin koşullardaki yolcuğun ardından içinde sobasının olduğu naylondan bir çadıra sığınmıştım. Orada ne kadar sobadan uzak otursam da ayak parmaklarım içler acısı bir durumdaydı. Boynumdaki kefiyenin saçakları, sallandıkça şıngırdayan cam misaliydi. Kefiyenin ıslanan her yeri donmuştu... Çadırın sobadan uzak köşesinde ayaklarımı bir battaniye parçasının altına çorapsız olarak sokarak korumaya çalışsam da fayda vermedi.

Bir saat içinde ağrısından dayanamaz hâldeydim. Adeta yüreğe kalleşçe saplanan bir hançerin acısıyla kıvranıyordum. Ağrıdan yerimde duramıyordum. Ayaklar üstüne dikilmeye çalışsam, ağrı daha bir katlanılmaz oluyordu. Çare yoktu, fazla beklemek de olmazdı orada. Hele sobanın yanında hiç olmazdı.

Ne denli çekilmez ağrılar içinde olsam da yollara vurmak, dağları aşmak icap ederdi. Ozan Ahmet Arif’in dizelerinde dile gelen demlerden geçmekteydik:

            “... Döğüşenler de var bu havalarda

            El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem

            Ümit, öfkeli ve mahzun

            Ümit, sapına kadar namuslu

            Dağlara çekilmiş

            Kar altındadır...”

Ve ülkem, Bandozlar şimdi olduğu gibi kar altındaydı. Kara bata çıka, yer yer donmuş küçük dereleri yol belleyip yürüyüp gitmek tek umarımızdı. İşte ayaklarımdaki ağrı, o soğuk sularla temas ettiğinde birden yok olmuştu. Elbette bir sonraki molaya değin. İlk bekleyişte, kuruyan ayakların sızısı kendini açığa çıkaracaktı. Yürüyüşle birlikte güppedek ortadan kalkmış ağrı, tüm yorgunluğumu bir tarafa bırakıp büyük yaşam coşkusuyla mesafeleri kat etmiştim.

Yürümek bana analjezik olmuştu. Son menzilimize ulaştığımızda, anca o vakit ayaklarımı tedavi edip ardı sıra bahara ulaşacaktık... Kar deyince yâdıma o yürüyüş düşer, bu soğuk duvarlar ardında. Oradan bilirim, karın ölümün kardeşi olduğunu. Yürümek iyidir! Omuz omuza yürümek ölüme meydan okuyup cana can katar daima...

Mevsimlerin döngüsü kışı gösteriyor gene. Bu kez havası kirli sürgün yediğim bir başka uzak diyarda, kış mevsimini karşılıyorum naçar. Dört bir yana kara rahmet okutan zulmetin zulmü yağmakta. Coğrafya fark etmiyor; nefessiz bırakılıyor, insanlıkta ısrar eden külli canlar. Sokaklar, kentler ablukada. İstiyorlar ki in cin top oynasın her yerde. Tikellikte kristalleştirilen hoyrat uygulamaların hepsi, hegemonyanın daim kılınması üzerine şekillendirilmekte.

İktidarlarını kudretli kılma telaşesindeki zat-ı muhteremler, insani olan her duyguyu da iç etmekten geri durmazlar. Hele acılar, bizlere yaşatılan acıları bile gasp etmeleri daha bir dokunur, öfkelendirir beni. Doğrusu yaşatılan acılarımızı sahiplenip kendi acıları diye ilan etmeleri aymazlığına söyleyecek söz bulamıyorum. Bilirim elbet onları. Onlar iktidara tahvil edilebilecek her ne varsa sahiplenerek tedavüle sürmeden geri durmazlar. Başkalarına yaşattıkları acıları da yeri geldiğinde, sanki kendisi çekiyormuşçasına göstermekten geri durmayan fecaat bir dönemden geçmekteyiz. Şu an anımsamadığım bir kitaptan tilki ve devenin meselini okumuştum. Meramımı anlatmaya cuk oturacaktır; şöyledir: Yaşlanan tilki artık eskisi gibi avlanamadığından ölme raddesine gelmiş. Bir gün eli boş vaziyette av ararken, yavrusu yanında otlayan bir deveyi görür. Kafasında bin bir desiseyle devenin yanına gelir. Selam verip hâl hatırını sorar. Tilki kendini sevimli göstermek için olmadık şeyler anlatır. Sohbetin devenin hoşuna gittiğini anlayınca, kurnazca teklifte bulunur; “Deve kardeş, bu dünyada yalnız kaldım. Gel seninle dost olalım, birlikte büyütelim yavrunu” der. Gen türlü diller dökerek ikna eder deveyi. Tilki hep, “Bizim yavru şöyle, bizim yavru böyle” diyerek deve yavrusunu sahiplenmekten geri durmaz. Artık ben değil, biz kıvamına gelmiş bir güven duygusuyla birlikte yaşamayı sürdürürler.

Tilki zamanın gelmesini bekliyormuş. Bir gün anne deve, tilkiye güvenerek tek başına uzak bir yere otlamaya gider. Tilkiye gün doğmuştur. Fırsatını yakalayan tilki, hemen yavru deveyi öldürüp etini yer. Ardı sıra şişmiş karnıyla uzanıp yatar. Akşam vakti otlanmadan dönen anne, yavrusunun nerede olduğunu sorar. Tilki, “Senin peşinden koşturdu. Senin yanında değil miydi?” diye bilmezden gelir. Anne, korkuyla her yerde yavrusunu ararken tilki de ona eşlik ediyormuş. Birkaç gün geçer. Deve bir kayanın dibinde saklanmış kemikleri gördüğünde yavrusuna kıyıldığını anlayarak feryat figan eder. Deve, “Vah yavrum, yavrumu öldürdüler” diye kendini paralarken; tilki olanca pişkinliğiyle, kızar gibi yaparak “Bak öyle deme. Bizim yavrumuz öldürüldü de!” diyerek anne devenin acısının kendi acısı da olduğunu söylüyordu. Lakin anne, tilkinin oyununa geldiğini anlamış sonunda...

Evet, tıpkı bu meseldeki gibi acılar da devşirilir, timsah gözyaşları dökülerek. Acı çektirir ve sanki o acıları kendisi de yaşıyormuş gibi hayatın akışını ters yüz ederler. Aslolan yaptıkları kötülüğe kanmamak, aldanmamaktır. Zira temiz hiçbir yerleri kalmamıştır onların. Bize düşen cerahat kaplı kirli yüzlerine karşı haykırıp tükürmedir. Her haykırış hakikate delalet edecektir! Burada Diogenes’e atfedilen bir anlatıya sığınayım: Bir gün adamın biri Diogenes’i ihtişamlı bir eve götürür; ortalığı kirletmemesi için de, “Sakın yerlere tükürme!” diye tembihler. Lakin canı acayip tükürmek isteyen Diogenes etrafa bakar ve direkt yanındaki adamın yüzüne okkalı bir balgam atıp, bulduğu yegane pis yerin orası olduğunu söyler... Hayatın şaşmaz bir gerçekliği vardır. Ne denli kendilerini gizemle sarmalayıp saklasalar da; bilinen hakikat, muktedirlerin meymenetsiz olmalarıdır. Çalıp çırpmada ellerine su döken çıkmaz.

Statükolarını ezel-ebed çerçevesinde kurumlaştırmayı esas alırlar. Bunu ifa ederken de toplumsallaşmış insanlığa karşı her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmezler. Yeter ki oturdukları koltuklarına zeval gelmesin, daim kılınsın egemenlikleri... İşte bu yüzden, dün olduğu gibi bugün de toplumsal kırım ve kıran günlerinden geçmeye devam ediyoruz. Ne yazık, coğrafyamızda zulmün cenderesinden mustarip olanlar o kadar çoğaldı ki tüm uzam açık mahsus mahale dönüştü. İçeri ve dışarı arasındaki çizgi bu denli flulaşmamıştır. Daha bir kudretli olmak isteyen soğuk nevale, dokunmadık alan bırakmamaya yeminli ve höykürdükçe höykürmekte.

İşgal edilmedik yer bırakmıyorlar. Kaç zamandır şekilsel olmuş demokratik teamüller bile askıya alınmış vaziyette. Şiddetin dozu her geçen gün katlanarak arttırılmakta. Ve sokaklar, bizim sokaklarımız kar altında...

Özellikle de yüreklere yağan kar dondurur, bedeni katatonik hâle sokar. İnsanlık zulmetin karı altında, biçare canlara dönüştürülmek istenmekte, oturup beklemek akla ziyandır. Sobanın başına kurulmak sizin de ayaklarınızdan başlayan kangrenleşmeye sebebiyet verecektir. Alimallah bu gidişle tüm bedenimiz kangrenleşecektir. Doğanın karı masum elbet. Kar değil ama toplumsal kangrenleşme dayatımına maruz bırakılmak daha da beterdir. Oturdukça bütün bünyeyi saracak düzeyde bir donmayla karşı karşıya olunduğu idrak edilmeyi bekler. Kötülüğün sıradanlaştırıldığı ahir zamanda kendi kilidini açacak olan da insandır. Ancak açılmış, toplumsallaşmış kilitler aydınlatacaktır her yeri. Nesneleştirmeye karşı özne olmanın farkındalığıyla, muktedirlerin acılarımızı gasp etmeye yeltendiği “biz” mefhumunu kirlerinden arındırabiliriz. Onların biz’i değil; mazlumların, yoksananların, ezilenlerin biz’ini içselleştirelim. Yollara vurulan canların bir olma, birlik olma anındayız zira. Yola revan durmalı insan.

Yoksa ayaklar yanar, kangrene döner uzuvlar. Yürüyerek ayakların sızısına şifa bulursun. An yürüme, sokakları arşınlama ve kötülüğe karşı gelmeyi çığırır. Yürümek güzeldir be kardeşlik! Işık yürümede saklıdır. Son sözü Jose Marti söylesin;

“Şimdi ateşten gömleği giyme zamanı; yeter ki ışığı görelim”...

Ayhan KAVAK

14.11.2016

1 No.lu T Tipi Cezaevi A-12

Bandırma/BALIKESİR