Oğul anlatıyor :BENİM ANNEM CUMARTESİ

Oğlu Anlatıyor: Benim Annem Cumartesi

Elmas Eren 12 Eylül'den hemen sonra gözaltında kaybedilen oğlu Hayrettin'in peşindeydi, 39 yıldır onu bulamadı, kaybedenlerin/sorumluların yargılandığını göremeden gitti, "unutmadın, unutmayacağız" sözleriyle uğurlandı. Oğlu Faruk anlatıyor.

İstanbul - BİA Haber Merkezi

24 Ağustos 2019, Cumartesi

**

Göçmen, Çerkes, Hasköylü, reji/Cibali Sigara Fabrikası işçisi, çorap ütücüsü, eş, anne, Avcılarlı, 12 Eylül annesi, mahpus yakını/annesi, Tito, Metris annesi. 

39 yıldır, 21 Kasım 1980'den bu yana gözaltında kaybedilen oğlunun peşinde kayıp annesi/ cumartesi annesi, Hayrettin Eren'in annesi.  

2011 yılının Şubat ayında kayıp yakınları olarak  görüştükleri dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a "Oğlumun tek bir kemiğine bile razıyım. Senden oğlumun mezarını istiyorum" demişti. 

Elmas Eren 12 Eylül'den hemen sonra gözaltında kaybedilen oğlu Hayrettin'in peşindeydi, 39 yıldır onu bulamadı, kaybedenlerin/sorumluların yargılandığını göremeden gitti, "unutmadın, unutmayacağız" sözleriyle uğurlandı. Oğlu Faruk anlatıyor.

Göçmen, Çerkes, Hasköylü, reji/Cibali Sigara Fabrikası işçisi, çorap ütücüsü, eş, anne, Avcılarlı, 12 Eylül annesi, mahpus yakını/annesi, Tito, Metris annesi. 

39 yıldır, 21 Kasım 1980'den bu yana gözaltında kaybedilen oğlunun peşinde kayıp annesi/ cumartesi annesi, Hayrettin Eren'in annesi.  

2011 yılının Şubat ayında kayıp yakınları olarak  görüştükleri dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a "Oğlumun tek bir kemiğine bile razıyım. Senden oğlumun mezarını istiyorum" demişti.

Adı Elmas, soyadı Eren, 88 yaşında. Mücadele arkadaşları Cumartesi annesi, insan hakları mücadelesinin Elmas Eren'ini 20 Ağustos Salı günü Büyükçekmece Yeni Mezarlığı'ndan "unutmadın, unutmayacağız" sözleriyle uğurladı. 

Elmas Eren Faruk Eren'in de annesi.

Faruk Eren birkaç ay önce İletişim Yayınlarından çıkan Kayıp Bir Devrimin Hikayesi/ Bir Zamanlar Hasköy'de kitabının neredeyse her anekdotta annesinden söz ediyor; kitabın içinden adeta bir kitap daha çıkıyor, devrimci bir kadının portresi.

Elmas Eren'i oğlunun kelimeleriyle uğurlamak istedik.

***

Ataları Kafkasya’dan Üsküdar’a, oradan Biga’ya, Biga’dan tekrar İstanbul’a göç eden bir Çerkes ailesiyiz. Çerkes ailelerinin aşırı saygıyla yoğrulmuş geleneklerinin içinde büyüdük. Babam Sütlüce’deki mezbahada, annem de o zamanlar Reji diye bilinen Tekel’in Cibali’deki sigara fabrikasında işçi.

***

Annemin Tekel'de çalıştığı dönemi hatırlamıyorum ama evin bir odasını atölye haline dönüştürüp, çorap ütülemeye başladığı zamanlar çocukluk hatıralarımdan. O zamanlar öyle bir meslek vardı.

***

Annemin adı ise sadece Elmas. Biz çocuklar sırasıyla 1952, 1954, 1957 ve 1964 doğumluyuz. Bir ablamız daha varmış, Ünzile Dilber. Güzel isimli hiç tanımadığımız ablam bebekken ölmüş. Annem sadece birkaç kez bahsetti gözleri dalarak. “Fakirlikten öldü” dedi. Babam ise hiç söz etmedi.

***

Daha ilkokula başlamamışım, 60’lı yıllar... Mahallemizde şehir hatlarında çalışan bir kaptan vardı. Remzi kaptan bembeyaz üniformasıyla bir amiral edasıyla dolaşırdı mahallede… Gecekondu furyası yeni yeni başlamıştı.

Bu işbilir kaptanın babama oturduğumuz Madam Fani’nin evinin hemen yanındaki kimsesiz arsaya ısrarla ev yapmasını söylediğini hatırlıyor muyum, yoksa annemle babamın konuşmalarından mı aklımda kaldı bilmiyorum.

Ama, 'olurdu, olmazdı' derken oraya gecekondu yaptık. Gecekondu dediğime bakmayın, öyle derme çatma bir ev değil. Babam bir iki işçi getirdi ve oraya neredeyse bir adam boyunda kalın temeller atıldı.

***

O dönemde büyüklerimizin ne düzeyde politikayla ilgilendiğini hatırlamıyorum. Ama babamla annemin Adnan Menderes’i sevdiklerini biliyorum. Aslında İsmet İnönü’ye kızıyorlar.

Çünkü 2. Dünya Savaşı’nı köyde yaşamışlar ve ürettikleri tüm tahıl ellerinden alınmış, baskı görmüşler, hatta annem gizlenen buğdayın yerini jandarmaların yanında ağzından kaçırdı diye babasından kötü bir dayak yemiş. Menderes’i sevmekten çok İnönü'den hazzetmemelerinden Adalet Partililikleri.

Ama babam daha 60’larda CHP’ye oy vermeye başlamış. Belki de TİP’e. Az önce anlatmıştım babamın Kuas kardeşlerle arkadaşlığını.

Annem ve babam inanılmaz hoş görülüydü. Evde iki genç kız olmasına rağmen abimin arkadaşlarının eve gelip sabahlara kadar sohbet etmesine asla ses çıkartmıyorlardı. Galiba bunda hem Çerkesliğin etkisi vardı. Hem de şehirliliğin.

***

Bir bayram sabahı kahvaltıda annem sordu hangi camide namaz kıldığımızı. Abim “Kenan Hoca’nın camiinde” dedi. Kenan Hoca, Hasköy’de bir tombalacıydı. Annem hariç hepimimiz biliyorduk. “Allah kabul etsin” dediğinde babam da gülmüştü

***

Ama bu da Çerkezlikten, babamın otoritesini saygıyla kabul etmiştik. Asla şiddet yoktu dediğime de bakmayın, hepimiz annemin terliklerinin tadına bakmıştık.

Bir de nasıl nişancıydı attı mı tutturuyordu!) Ne abim ne babam geldi geç saate kadar. Ertesi gün babamın bol bol nasihat vererek rakıları ve çiğ köfteleri götürdüğünü öğrendim.

***

Annelerimiz

Munise teyzeden bahsederken şunu da anlatmalıyım. Birkaç yıl sonra gelen 12 Eylül darbesi bütün tutuklananların annelerine büyük acı verdi. Ne ayaklarımıza hunharca inen falaka sopaları, ne kollarımızı hissetmeyecek kadar çarmıha asılmamız, ne de çükümüze, kadın arkadaşlarımızın memelerine bağlanan elektrik kabloları bizi dışarıda bıraktıklarımıza yapılanlar kadar üzdü.

Dışarıdakilerin, yani bizim peşimizdekilerin, özellikle annelerimizin. Aynı zamanda babalarımızın, ablalarımızın, ağabeylerimizin çektiklerinden azdı bize yapılanlar.

Ama daha öncesine, 70’li yıllara döneyim. Hangi yıl bilmiyorum, bir anneler günü 75-78 arası olmalı. Daha şimdiki gibi her köşe başında açılan ucuz Çin malları dükkanı yok.

Abim ve yoldaşları, hediyeler alıyorlar ellerindeki paralarla ve arkadaşlarının annelerini ziyaret ediyorlar. Daha o zamanlar Anneler Günü/kapitalizm diyalektiği de kurulmamış.

Hasköy’de birçok annenin evinde devrimcilerin ilk hediyesi, belki de anneler gününde alınmış ilk hediye durur camekanlı vitrinlerde. Munise teyze dedim ya, Nezihe teyzeye, Keriman teyzeye, annem Elmas’a bütün annelere çok şey borçluyuz. İtiraz eden, çocuklarımıza böyle davranamazsınız diyen, hayır diyen, ve her şeye rağmen, çocukları içerdeyken bile aranan devrimcilere evlerini açan annelere çok şey borçluyuz…

***

Aslında ailemizin mali durumu o kadar da kötü değildi. Babam işçiydi ama 70’li yılların ilk yarısında (DİSK’in de etkisiyle) işçiler fena maaş almıyordu. Daha önce de söz ettiğim gibi evin bir bölümü atölye haline getirilmişti ve annem ve Cemile ablamın oradaki üretimiyle evin geçimine büyük katkı sağlanıyordu. Kira vermiyorduk, arabamız vardı filan… Şimdiki lafla “durumuz iyiydi” yani.

***

Ölümle burun buruna

Ev sadece taranmıyordu. Hayri’yi vurmak için de sık sık pusu kuruyorlardı evin önüne. Evin hemen karşısındaki telefon kulübesine girip bekleyenler, evin etrafında dolanan tipler… Ama bunlardan en ilginci ise Zeytinburnulu faşist Velican Oduncu’ydu. Sağmalcılar cezaevinden bir grup faşist firar etmişti.[1]

Küçük yaşta olmasına rağmen çok sayıda solcuyu katleden Velican Oduncu da firariler arasındaydı. Firar sonrası annem evin etrafında dolanan şüpheli bir tip görüyor. Hiçbir zaman akıl erdiremediğim cesareti ve soğukkanlığıyla evden çıkıp çocuğun üstüne doğru gidiyor annem.

Çekik gözlü çocuk elindeki mermileri anneme gösterip abimi öldüreceğini söylüyor, küfür filan edip gidiyor. Annem o sıralar eve seyrek gelen abime anlattı.

Hayri de firardan sonra bir gazetede galiba Hürriyet’ten kestiği küpürü gösterdi anneme. Annem oradan tanıdı, Velican Oduncu’yu. Sonra abim ve arkadaşları evin etrafında dolaşmaya başladı, ama gelen giden olmadı. Dönemin ünlü faşistlerinden Ferhat Tüysüz de bizim evin etrafında dolaşan tiplerdendi.

***

Tabii bu baskınlar en çok annemle babamın, Cemile ablamın canını sıkıyordu. Bir yandan komşulara karşı mahcup oluyorlar bir yandan Hayri için endişeleniyorlardı. Birgün akşam saatlerinde evimiz basıldı. Polisler her zamanki gibi evi didik didik ettiler, tehditler savurup gittiler. Annemin morali çok bozulmuştu.

Baskından sonra annem, Cemile ve İkbâl ablalarımla Kalaycıbahçe taraflarında oturan annemin arkadaşı Zahide teyzelere misafirliğe gittik. Annemin lafıyla 'Biraz kafalarımız' dağılır diye düşündük.

Geç saatlerde çıktık eve doğru yürüyerek gidiyoruz. Birden karşımıza askerler çıktı. Başlarındaki subay nazikçe yaklaştı ve bir adres sormak istediklerini söyledi. Aradıkları ev bizimkiydi. Tam tersi bir yön tarif ettik. Keyfimiz yine kaçmıştı. Bütün gece bekledik, ama gelmediler. Daha navigasyon cihazlarının icat edilmesine yıllar vardı!

***

Baskınlar genellikle sabaha karşı yapılıyordu ve yukarıda da söylediğim gibi taciz amaçlıydı. Böyle bir baskında evdeki Cumhuriyet gazetelerini yere atıp üzerinde tepindi bir subay.

Bir başkasında babama ağzı içki kokuyor diye tokat atıldı. Birinde annemin namaz için yere serdiği seccade tekmelendi ve "Senin kıldığın namaz kabul olur mu Moskof karısı" denildi. Polisler anneme nedense Tito diyordu. Herhalde göçmen olduğumuz için ya da yemyeşil gözleri nedeniyle…

***

Abim eksik hepimiz oradaydık. Annemle babam Hasköy’deki koca evi tek başlarına toparlamışlar, eşyaları kolilere doldurmuşlar. Bu sırada polis baskını bile olmuş, annem badana yapacağız, onun için toparladık evi demiş, inanmışlar. Bir gece babamın arkadaşı Boksör Salih koca kamyonunu yanaştırmış eve. Niyazi abi, Tuzlu Bekir, Serhan, babam ve annem ve Salih amca birlikte yüklemişler eşyaları. Avcılar’a taşımışlar koca evi.

***

Avcılar’daki evde bir nefes aldık. Ama çok kısa sürdü. 15 Ağustos’tu Avcılar’a taşındığımızda. 12 Eylül sabaha karşı annem hepimizi uyandırdı: Kalkın ihtilal oldu! (Devrimciydik, hepimizin neredeyse ezbere yuttuğumuz kitaplardan biri Lenin’in Devlet ve İhtilal’iydi. Annemin dilindeki ihtilal, bizimkine benzemiyordu. Meğer annem doğruyu söylemiş, bir karşı devrim oldu o gün. Üstelik bizim düşündüğümüze değil, 60 yıl önce olana!)

Ama ana yüreği örgüt kararı dinleyecek durumda değildi. Kimseye haber vermeden siyasi şubenin bulunduğu Gayrettepe’ye gitti. “Oğlum burada” dedi.

Kapıdaki polis içeri sordu, “Böyle biri yok” dedi anneme. Annem bahçede duran bizim Murat 124’ü gösterdi. “Bu bizim arabamız. Bu buradaysa oğlum da buradadır” dedi. Yok dendi. Israr edince tartaklayarak oradan uzaklaştırdılar.

***

Çaresizlikten falcılara bile gitti annem ve Cemile ablam. İkbâl de teyzemin kandırmacasıyla bir kez. (Birbirimize hiç söylemedik ama bütün kayıp yakınlarının bunu yaptığına yani bir falcıya yakınının akıbetini sorduğundan neredeyse eminim.) Kimi “bir kadınla deniz aşırı yerde” demiş, kimi “bekleyin dönecek”. Önünü dahi göremeyecek insanların gelecekten haber vermelerine asla inanmadım. Ama ben bile o aralarda kahve falı baktırdım, belki abimden haber alırım diye...

***

Ama en acısı şuydu: Ya işkencede delirmişse, sokağa bırakılmışsa. Bimekan insanların peşinden koşuldu bir süre. Hepimiz. "Eyüp'te biri var, Hayri'ye benziyor." Hop oraya gidildi. Fatih'te biri var, oraya gidildi. Hep Hayri’nin yaralı işaret parmağına bakıldı. Keşke onlardan biri olsaydı!

***

Veya yoldan geçenlerden, otobüste giderken yolda gördüklerimizden Hayri’den bir iz aradık. Ve beyin oyun oynar hep, yoldan geçenlerde bir iz bulursun. Otobüsteysen, ilk durakta iner gördüğün gencin peşinden koşarsın. Oysa üzerinde gördüğün tanıdık ceket Hayri’nin belki de 10 yıl önce giydiğidir.

Ölüm kolay kabullenilmiyor mezar olmayınca.

***

Annelerimiz

Biz hapisteyken annelerimiz dışarıda inanılmaz bir kavgaya tutuştu. Bütün tutuklu anneleri, birer insan hakları savunucusuna dönüştü. Bizler cezaevlerinde açlık grevlerindeyken ya da başka direnişlerdeyken annelerimiz, ablalarımız, babalarımız da  cezaevleri önünde direnişteydi. İnsan Hakları Derneği ve TAYAD o kavgaların ürünüydü.

Doğrusu, çıkınca fark ettim bu mücadelenin değerini. Hasköy’ü ve Hasköylüleri anlatıyorum ya, bu dönemi sadece bir örnekle geçiştireyim.

Tek tip elbise dayatıldığında Metris’te büyük bir direniş başladı. Sanırım 6. ya da 7. ayda ben bir grup arkadaşımla tek tip elbise giydim. Aylar sonra ilk kez ziyarete çıktım. Annemi gördüm. Ayların özlemiyle bana büyük bir sevgi göstereceğini düşünüyordum. Pat lafı yapıştırdı: “Neden giydin o paçavrayı. Diğerlerinin canı yok mu?”

Annem ben içerideyken hapishaneye sokulmayacağını bilmesine rağmen benim için dergiler alıyordu. O dönemin sanat dergilerini daha çok. Yazarlar sendikası Somut diye bir gazete (haftalık ya da 15 günlük) çıkarmıştı. Onu istedim annemden.

Annem, Metris'e gelmek için her gün gittiği Topkapı'daki gazete bayiine sormuş, "Oğlum somun var mı?" diye. Her gün Metris'e gitmek için toplanan anneleri tanıyan, belli ki solcu da olan gazete bayii, "Teyze biz gazete satıyoruz, burada ekmek bulunmaz" demiş.

Annem, "Hayır ekmek değil, somun diye bir dergi çıkmış" diye ısrar edince adamcağız, anlamış ve Somut dergisini vermiş anneme. Tabii ki içeri alınmadı, ama birkaç eksikle bütün sayıları hala duruyordur evde bir yerlerde.

***

Hapisten çıktıktan sonra Metris’in önüne gittim. Yan yana iki kahvehane vardı. Ziyarete gelenler oralarda bekliyordu. Annelerle kucaklaştık. Annem tek tek tanıştırıyor, bırakın Türk devrimcileri, Çerkes dilinin bile zorlanacağı sesli harfleri yan yana getiriyor.  Bu TİKKO’cu, bu MLSP’li, bu TKP-B’li. Her birini oğullarının, kızlarını adıyla ama örgüt adıyla sıralıyor.

Ben de merakla soruyorum. “Hep burada mı oturuyorsunuz, içeriden slogan sesleri buraya ulaşıyor mu” filan gibi... Kadın yoğunluğu dikkatimi çekiyor. “Babalarımız nerede bekliyordu” diye soruyorum. Annem gülüyor. Biraz geride bir birahane varmış, babalarımızın bir bölümü orada bekliyormuş ziyaret vakitlerini! Ama bu daha çok, oğulları, kızları içeride olan kadınların kocalarını gözaltına alınma tehlikesine karşı koruma güdüsünden… Kavgaya bulaştırmak istemiyorlar onları.

Annem 3 yıl boyunca sadece görüş günleri değil neredeyse hafta içi her gün gelmiş Metris'in önüne. Karda kışta, sıcakta. Diğer tutuklu anneleriyle birlikte olmak için. Hala daha burnumu sızlatan bir acıyla…

Eğer Metris'te değillerse ya bir avukat bürosunda, ya bir gazetenin yazıişlerinde dertlerini anlatmaya çalışmışlar ya da "yetkililerle görüşmek" için Ankara'dalar. Kenan Evren Gölcük'te olacakmış diye duyuyorlar annelerin bir bölümü Gölcük'e koşuyor.

"Bir tek Erdek'te dilekçemi aldılar" diye anlatır annem. Tabii annemin bu kadar koşturmasının asıl nedeni sadece içerdeki oğul değil, kayıp oğul. Kadıncağız neredeyse tek başına kayıplara karşı mücadele başlatıyor 12 Eylül günlerinde. İki kez de gözaltına alındı gözaltında kaybedilen oğlunu ararken.

***

Benim annem Cumartesi

O zamanlar YeniYüzyıl’ın gece editörüydüm. Büyük bir şiddet görüyorlardı her cumartesi Galatasaray Lisesi önünde oturanlar ve ellerinde abimin de fotoğrafı vardı. İlk kez 5. haftaydı sanırım gittiğimde. Sonra sıkça.

Haklı olarak annemin de gelmesini istiyorlardı. Ama çilekeş annem felçli kayınvalidesine bakıyor ve evden dışarı çıkamıyordu. (Tam dokuz yıl babaneme baktılar evde annem ve Cemile ablam, evden neredeyse hiç çıkmamacasına!) Annem abimin gözaltına alınışının yıldönümünde geldi ilk kez.

1995 ya da 96 olmalı. Yan yana oturduk. Hani, yukarıda “annem bizim yanımızda hiç ağlamadı” dedim ya. Galatasaray’da kendisi gibi evladını kaybetmiş onlarca kadını görünce hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çok utandım. Uluorta ağlatılan anneme bu acıları çektirenlerden hesap soramamaktan. (FE/APA)


[1] 78’deki kısa süreli CHP iktidarı döneminde çatışmalarda yer alan, hatta adam öldüren faşistler tutuklanmaya başlandı. Ama kısa süre sonra Sağmalcılar cezaevinden topluca firar ettiler.