ÖMER DEDE

Tarih: 
Çarşamba, 19 Haziran, 2019

ÖMER DEDE

Cezaevi idaresinin yayınladığı film kanalı olan merkez TV'da Şener Şen'in başrolünde oynadığı Züğürt Ağa filmini yayınlanıyordu. Tutsakların hepsi defalarca bu filmi izlemiş olmasına rağmen şimdi çoğu yine aynı heyecanla izliyordu. Filmin komik sahnelerine tutsaklar da bazı espriler katıyor ve böylece filmdeki mizah yaşama da yansıyordu.
Türkiye'nin Suriye sınırında "Türk hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle bir Rus savaş uçağını düşürmesi konusunda Rusya'nın Türkiye'ye karşı bazı yaptırımları olmuştu. Uçak düşürme mesafesinden uzun bir süre sonra iki ülkenin anlaşmasına rağmen Rusya'nın en dikkat çekici yaptırımı olan "Türkiye'den domates ithal etme yasağı" hala devam ediyordu. (…) Şimdi filmde Züğürt Ağa'nın en son domates pazarlığına girişmesi (…) kıyaslanıyor ve kahkahalar eşliğinde film izleniyordu. Film bittikten sonra, tutukluların film üzerindeki sohbetleri devam ederken aylar sonra tahliye olacak **** film icabı Züğürt Ağa'nın babası olan, evlenmek isteyen yaşlı adamın sık sık elini kulağına vurarak bu isteğini dile getirmesinden hareketle elini kulağına vurup :
"Benim de buna benzeyen bir dedem vardı" demesi Dewrêş'in dikkatini çekmişti. Dewrêş gülerek, "Eee evlendirildiniz mi bari?" diye sordu. "Hayır heval. Çok ısrar etti ama bizimkiler isteğini yerine getirmedi."
"Hemen ölmedi ama çok da yaşamadı. Hikayesi oldukça ilginçtir. Sana uygun bir zamanda ayrıntılı bir şekilde anlatırım."
Dewrêş'le Şirin, filmden sonra avluda volta atmaya başlamışlardı. Antep her ne kadar sıcak bir yer olsa da hapishanesi şehrin dışında yüksek bir tepenin üzerinde kurulduğu için yayla havası gibi serin bir esinti sunuyordu. Bu havada Şirin'in dedesinin hikayesi dinlenirdi. Dewrêş kol saatine baktıktan sonra kararlı bir şekilde "Bence bundan daha uygun bir zaman olmaz" dedi. Aslında Şirin de zamanın uygun olduğunu biliyordu ama arkadaşının onu dinlemeye istekli olması gerekiyordu ve bu yönlü mesajını da almıştı. Yüzüne yerleştirdiği hafif tebessümle anlatmaya başladı.
"Dedem kültürel boyutuyla iyi bir müslümandı. Eğer sonsuzluk algısı yaşamın cefasını çekmekse gerçekten de o bu olguyu son nefesine kadar yaşadı. Ve eğer yaşam tanrılar tarafından verilen bir ödülse bu ödül benim dedeme …bir şekilde verilmişti. Her ne kadar o bu yaşamın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmaya çalışsa da belki de "yaşamak ödülü"nün kusurlarından dolayı başka bir yaşamı umutluyordu. Ve gerçekten eğer başka bir dünya daha varsa o dünyayı en fazla hakedenlerden biri de dedemdi. O buna inanıyordu. Bu inancının güçlülüğünden olsa gerek her şeye, herkese bolca dua ediyordu. Ve sanırım o dualar da başka bir yaşamı görüyor ve bu da onu ayakta tutuyordu. Görüyordu, ayakta tutuyordu derken bunu mecazi anlamda söyledim. Çünkü Ömer Dede'nin her iki ayağı da topaldı. İki değnekle zar zor ayaklarını ardından sürüklüyordu. İki gözü de kör. Buna rağmen onun gitmediği, dolaşmadığı yer yoktu ve civar bölgedeki hemen hemen herkes tarafından taşınıyordu. Onun şanssızlığı hiçbir zaman keyfiyetçiliğine engel değildi. Canının istediği her şeyi yapmak için tüm imkanları sonuna kadar zorluyordu. Mesela ninem öldüğünde o 75 yaşındaydı. Alışılageldiği gibi 50 yıldan fazla süren hayat arkadaşını kaybettikten sonra bile öyle hayata küsüp ben de göçeceğim filan demedi. Tam aksine bir yıl sonra "evlenmek istiyorum" diye tutturdu. Şimdi Züğürt Ağa filmini izlerken aklıma o geldi. O da o zaman bu adam gibi kulaklarını silkeliyordu. Kendisinden 15-20 yaş küçük bir kadını da bulmuştu. Yani çapkındı da. Belki de ilk defa bir konuda çocukları tarafından reddedildi, tüm çocukları ortak bir şekilde tavır koyarak dedemin evlenmesine izin vermediler. Kendim görmedim fakat ölürken gözlerinin açık gittiğini söylediler. Bunun sebebi evlenememesine bağlandı. Hem evlenseydi bile bu seferki birlikteliği çok uzun sürmeyecekti. Çünkü 82 yaşında öldü. Evlilik talebinin çocukları tarafından kesin bir şekilde reddedilmesinden sonra Ömer dede tüm zamanını ve enerjisini torunlarına vermişti. İşte ben o zaman dedemi tanımaya ve sevmeye başlamıştım.
Mehmet Şirin kısa bir duraksamadan sonra derin bir nefes eşliğinde devam etti.
Belki de benim bugün cezaevinde olmamın sebebi dedemin baya o kış anlattığı yaşam hikayesiydi. Sık sık hikaye anlattırdığım için bütün hikayeleri bitmişti. Son sermayesi ise kendi yaşam hikayesiydi. Beni hiç kırmamıştı. O zaman da kırmadı. Tüm çıplaklığıyla kendi şehrinde yaşayan bir halkın kaderini anlatır gibi anlattı. **** çocuk yaşta o hikaye bana devlete karşı nefret ve intikam duyguları aşılamıştı. Dediğim gibi, beni bugün bu günlere getiren o duyguların ****
Hiç unutmam, karlı bir kış günüydü. O zaman dedem, adımı aldığım Mehmet amcamın evinde ***** Mehmet amcamın daha çocukları olmadığı için dedemi o karakış gününde torun hasreti sarmış olmadığı için dedemi o karakış gününde torun hasreti sarmış olmalı ki herkesten habersiz bir şekilde kalkıp bizim evin yolunu tutuyor. Amcamın evi Lice'nin bir ucunda bizimkisi de diğer ucundaydı. Karın insan boyuna ulaştığı böyle bir anda normal bir insana ... yola çıkması riskliyken *** ve topal birinin yokluğuna çıkmasıysa gerçekten akıl kârı değildi fakat dediğim gibi Ömer dedemin torun özlemi hiçbir engel tanımazdı. Neyse ki yolda ona denk gelen tanıdık bir esnaf onu evin önüne kadar getirip bırakmıştı. Askerde kar ve yağışın düzeyi tehlikeli boyutta olmasaydı Ömer dede için yol bulma, hedefine ulaşması herkes tarafından hayretle karşılanıyordu. Hatta bazıları onun kör olduğundan bile şüpheleniyordu merak edip "Sen bu gözlerle yönünü mü bulabiliyorsun?" diye soranlara Ömer dedenin verdiği cevap elini sağ omzunun üzerine koyup "Burada benim bir dostum var, bana yolumu o gösteriyor" şeklindeydi.
O sıkıcı kış gününde birden dedemin dua seslerini duyduğumda içimi müthiş bir sevinç kaplamıştı. Çünkü benim için dede demek cebimden hiç eksik olmayan çikolatalı şeker ve bolca hikaye-masal demekti. Hızlıca koşup kapıyı açtığımda dedemin dualarla bakkalıyı uğurladığını görmüş ve topal ayaklarından birine sarılmıştım. Öyle hatırlıyorum ki her ne kadar hava koşullarından dolayı yolculuğa çıkmasına dönük bazı sitemleri olmuşsa da annemle babam da dedemin gelirine en az benim kadar sevinmişlerdi. Sıcak sobanın yanında dedem demli bir kaçak çay eşliğinde ekmeğini yumurtalı pekmeze bandırıp yerken ben de birazdan dedemin anlatacağı hikayenin heyecanıyla çikolatalı şekerimle ilgiliyim.
Daha önce de dinlediğim ve her defasında aynı heyecanla takip ettiğim birkaç hikayeden sonra gece saatlerinde birden "senin gözlerinle ayakların neden böyle" diye soruvermiştim. Böyle bir soru beklemediği için biraz şaşıran Ömer dede soruyu "Boşver bir kazaydı" diye geçiştirdi. Bunun bir kaza olmadığını bildiğim için biraz daha üstlenip nihayet dedemi istediğim kıvama getirmiştim. O gece ilk defa dedem benimle bir yetişkin ciddiyetiyle konuşmuştu. Babamla annem kendi odalarında uyumuş. Ben, dedem ve mışıl mışıl uyuyan kardeşim de bir odadaydık. Hayatımın en olgun ve en dokunaklı hikayesini o zaman dinlemiştim. Zaten ondan sonra bir daha ne ben ondan bir hikaye anlatmasını istemiştim ne de o anlatmıştı. Evet heval Dewrêş, şimdi dedemin dilinden dinleyeceğin bu hikaye benim ondan dinlediğim son hikayeydi. Öyle rahat, sıradan bir hikaye anlatır gibi anlatıyordu.
"Gözlerimin anısını ben de hatırlamıyorum ama biliyorum. Çünkü bana sonradan ayrıntılı bir şekilde anlattılar. Su çiçeği hastalığı diyorlarmış. Ben **** 5 yaşındaymışım. Evimiz köyde... İmkanlar... çok kısıtlı olduğu için o zaman öyle her hastalandığında babanla annenin seni alıp hastaneye götürmeleri gibi zırt pırt hastaneye gitmek yok. Hastane, köyden çok uzak ve ne bir araç var ne de para.
Dedemin bu sözleri ciddi olduğu kadar aynı zamanda bir nasihat ve tecrübe aktarımı gibiydi. Tüm kelimelerinin adeta beynime kazındığını hissediyordum. Bundan dolayıdır ki o kelimelerin her biri hala en ince ayrıntısına kadar aklımdadır. Neyse... dedem tüm hızıyla anlatmaya devam ediyordu.
"Durumumun ağırlaşmasıyla birlikte babam beni sırtına alıp 8 saatte bir yürüyüşün ardından hastaneye ulaştırıyor. Hastanede doktorlar hastalığımın ağırlaştığını belirterek babamın eline bir reçete sıkıştırıyor. Para olmadığı ve eczane de borç vermediği için babam o ilaçları ancak birkaç ay sonra alabiliyor. Fakat hastalık parasızlığı dinlemiyor. Ve böylece su çiçeği benim iki gözümü artık geri gelmeyecek şekilde alıyor.
"Dede, baban sana o ilaçları almadığı için ona kızdın mı hiç? diye sormuştum. Dedem derin bir nefes alıp hafif tebessümlü bir *** beni cevaplamıştı.
"Evet kızdım. İlk gençlik yıllarımda birkaç defa bunu yüzüne de vurdum fakat sonra pişman oldum. Çünkü artık hiçbir şey geri gelmeyecekti ve o zamanların çaresizliğine de kızılamazdı. Sonradan bu konuda vicdan azabı da çektim. Çünkü babam yaşadığı sürece bana ayrı bir özen gösterdi. Çok çalışıp maddi durumunu da oldukça düzeltti ve hemen hemen her şeyini de bana bıraktıklarının çoğunu şimdi senin babana bırakıyorum.
O zaman dedemin neden malvarlığının çoğunu özellikle benim babama bıraktığını sormamıştım fakat öyle sanıyorum ki babam imam olduğu için ve dedemin de ******* arı güçlü olduğundan dolayı babasının ona verdiği sevgi ve bıraktığı birkaç parça araziyi o da babama be bizlere veriyordu. Belki de başka bir gerekçesi vardı, bilmiyorum, fakat ben bu sorunun cevabını merak edecek yaşa geldiğimde dedemin göçüp gitmesinin üzerinden yıllar geçmişti. Dedemin gözlerinin hikayesini dinledikten sonra "Dede ya ayaklarının hikayesi? Onlar niye topal?" Hatırladığım kadarıyla bu soru dedemi biraz üzmüştü ama dedim bunu da uzunca anlatmıştı. "Yanlış hatırlamıyorsam 1992 yılıydı. 93 de olabilir. Hımm belkide 93'ün son aylarıydı. O zaman dağ insanları ilk defa bizim köy taraflarına gelmiştiler. Nasıl olduysa Mehmet amcam da onlara bağlanmış, onların yiyecek gibi erzaklarını falan alıyordu. Her ne kadar bak oğlum devlet zalimdir, duyarsa seni affetmez, bu işler tehlikelidir dediyse de amcam beni dinlemedi, bildiğini yaptı. Bir gün bir dağ insanı kaçıp devlete sığınıyor. Kaçan kişi Mehmet amcanın da adını veriyor. Nihayet bir gece ***** evimizi bastı. Hepimizi uyandırıp evin önüne çıkardılar. Komutan "Biz Mehmet'i dövünce siz de seyredeceksiniz" dedi. Benim bakmadığımı görünce beni de dövdüler. Mehmet her ne kadar "Babam kördür, yapmayın" dediyse de onu dinleyen olmadı. Beni, onu ve rahmetli **** dövdüler, dövdüler. Kendime geldiğimde komşuların çağırdığı kırık çıkıkçı ciddi bir şekilde kırılan ayağımı düzeltmekle uğraşıyordu. O anki açıdan tekrar bayıldığımı hatırlıyorum.
Sonra biraz kendime gelir gelmez önce muhtarı ardından köyün imamını karakola gönderdim. Çünkü ****** götürmüştüler, fakat her ikisinin de o gece evimizi basmadıklarını Mehmeti de götürmediklerini söylemişler. Muhtarın kırılan ayağımdan bahsetmesi üzerine ona da birkaç tokat atıp orduya atılan iftiralara aracı olmamasını belirlemişler. Aylar sonra ayağa kalktım ama bir ayağım artık topaldı. İlk yaptığım şey topallaya topallaya karakola gitmekti. Karakolda beni, bizi o gece düşüren komutanın yanına götürmüşlerdi. Onu sesinden tanımıştım. Çok yoruldum fakat komutan deli olduğumu söyleyerek beni dışarı attırmıştı. Ağlayarak köye dönmekten başka çarem yoktu. Sahipsizdik ve sahipsizlik de en az kaybettiklerimiz kadar dokunuyordu. Derken karakolun kapısında avukat olduğunu söyleyen biri kolumdan tutup beni bir köşeye çekti. Karakolda beni **** istersem bana yardım edebileceğini söyledi. Yardım teklifini sevinçle kabul ettim. Olumlu adam, tahsilli adam yalan söylemez dedim. Beni arabalarıyla şehre götürüp yaşadıklarımı birkaç defa daha başkalarının yanında da anlattırmış ve birkaç evrağa parmak bastırdıktan sonra yine arabayla beni köye bırakmıştı, artık ondan haber bekleyecektim.
Bekledim.... Günlerce umutla bekledim ama o avukatın sesini bir daha hiç duymadım. Gelmedi... Günler sonra bir gece yarısı yine evimiz basıldı. Karakol ***** savcıya şikayet etmişim. Önce tekme tokat eşliğinde şikayetimi geri aldığıma dair bazı evraklara parmak bastırdılar. Sonra da aynı komutanın emriyle eşitlik olsun diye diğer ayağımı da kırdılar.
Gözyaşları, eşliğinde dedeme canının acıyıp acımadığını sormuş, cevap olarak başıma bir öpücük almıştım.
Mehmet Şirin, Dewrêş'in yüzüne bakıp "Evet Dewrêş arkadaş, Ömer dedemin hikayesi buydu. Dediğim gibi, bu hikayeden sonra artık dedemden hikaye-masal dinleme faslım sonsuza kadar kapanmıştı. Çikolatalı şekerle yetinmesini öğrenecektim."
Mehmet Şirin'in yüzündeki tebessümde bir şeylerin eksik kaldığı duygusu okunuyordu. Dewrêş buna benzer birçok **** dinlemiş olmasına rağmen her seferinde yine de aynı ağır sızıyı yüreğinde hissediyordu, fakat Şirin'in anlattıklarında bir eksiklik vardı.
"Mehmet amcan bir daha dönmedi değil mi?"
Dewrêş'in bu sorunu üzerine Şirin'in yüzündeki **** tebessüm yerini hafif mutlu bir gülümsemeye bırakmıştı. "Mehmet amcam döndü... Gözaltına alınışının 40. gününde asker onu gerillalara erzak götürdüğü yeri göstermek üzere araziye çıkarıyor. Kürt bir asker amcama komutanların bugün onu öldürüp arazide gömme kararı aldığını fısıldıyor. Bunun üzerine amcam da askerleri, yer gösterme adı altında kendisinin kaçabileceği koşullarda olan bir araziye götürüyor. Aylar sonra dedemler amcama durumdan haberdar oluyorlar ama o zaman amcam uzun bir süre saklanmak zounda kalıyor. Şimdi Mehmet amcamın bir oğlu doğdu ve ayrıca bir sürü de sorunu var."
Dewrêş'in yüzünü sonu hüzünlü bitmeyen bir anı dinlemiş olmanın gülümsemesi yayılırken cezaevi akşamının sessizliğini rutin bir anons bozuyordu: "Tüm tutuklu ve hükümlülerin dikkatine: sayım saati başlamıştır, herkes sayım düzeni alsın..."

Naim KÜÇÜKKAYA
H-TİPİ KAPALI C.EVİ
F-3 GAZİANTEP