RAKKA'DA AŞK...

Naim KÜÇÜKKAYA

H-TİPİ KAPALI HAPİSHANE

            GAZİANTEP

 

RAKKA'DA AŞK

 

            Burası Rakka. Hiç bilmediğim bir yere, bildiğim amaçlar uğruna savaşmaya geldim. Yıllar önce "Devrim Kampüslerde sıcak çay yudumlayarak olmaz" cümlesini okuyup hayatımı mutlak bir değişime uğratacak kararımı verdiğim zaman bir gün böylesi bir çölde savaşacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu. İlk hayallerim "Kavgamızın Şehri" İstanbul'da, Ankara'da ve Kürt coğrafyasında sömürünün tarihe karıştığı ve kılçıksız bir Marxizmin hakim olduğu bir düzen kurmaktı. Dünya gerçekleri her ne kadar bu hayalleri bir süreliğine erteleme itiyacı doğurmasa da, bu realite güzel bir dünyaya dönük umudumdan bana bir milim bile geri adım attırmamıştı.

            Burası Rakka. Bu kentin bir diğer adı da Çölün Gelini'ymiş. Her ne kadar bu kenti bu vahşi yobazların elinden kurtardıktan sonra Marksist bir düzenin hakim olmayacağını bilsem de bir halkı amansız bir zulümden kurtarmak da devrimci hayallerimin bir parçasıydı. Işid'in hakimiyetinde olan bu kente saldırmamızla, kentin üçte birini ele geçirmemiz bir olmuştu. Ve ben bilmediğim bu kentin bilmediğim bir sokağında vuruldum.

            Buraya çölün gelini diyorlarmış. Bu kentte sadece Kürtler savaşmadı. Ciddi sayıda bir Arap gücüyle birlikte, içinde Türklerin çoğunlukta olduğu, dünyanın değişik ırklarından olan ve bir amacın uğrunda birleşen Enternasyonal taburumuz da vardı. Hızla ele geçirdiğimiz kentte ilerlerken birden Işid'in karşı saldırısı başladı. Ben, silah tutan sol kolumdan vurulduktan sonra grubumdan koptum. Şimdi Işid'in denetiminde olan bir bölgede, beceriksiz sağ elimle palaskama asılı kılıfında olan el bombasını almaya çalışıyorum. Bombayı aldıktan sonra pimini çekip patlatacağım kendimi. Çünkü, bu vahşilerin eline sağ düşsem, o bombayı üzerimde patlatmadığıma bin pişman olacağımdan adım gibi eminim. Ve bir yandan da sesli bir şekilde lanetler savuruyorum benden geriye kalacak yaşama. Derken bilmediğim bu sokakta gıcırtılı bir şekilde asla güvenemeyeceğim bir kapı açılıyordu bana. Heyhat! Bu da devrimci bir ölümün cilvesi miydi?

            Burası Rakka. Şairler Ortadoğu üzerine hüzünlü şiirler yazıyor. Ve mevsim ne olursa olsun, çöl her zaman yazdan sonrasını yaşar. Sonbahar esintisi sararmış otları sapına kadar titretiyor, yani bir yaşam için ölmeyi dayatıyordu. Omzumdaki kurşun yarası da, sonbahar esintisi gibi beni iliklerime kadar keskin bir acıya boğuyordu. Oysa ben, benim adımlarım üzerinden yeşerecek yeni bir "ben" olasılığında oldukça şüpheliydim. Ve yeni bir yaşamdan önce mevcut yaşamı son zerresine kadar zorlamalıydım. Bunun için sonuna dek sarılacaktım hayata. Şimdi nedense birden aklıma yaramın neden kanamadığı geliyor. Yaramın ağrısını bir kenara bırakıyor, endişeli bir şekilde bu sorunun cevabına odaklanıyorum. Acaba kanım çok mu pıhtı?

            Burası Rakka Zalimliğin başkentinde sağ elimdeki bombayla bakışırken, titrek ayaklarım beni, ardında bilinmezlik olan bir kapıya doğru adeta sürüklüyor. Neyse ki birkaç adımdan sonra iradem hükümranlığı tekrar ele geçiriyor ve ayaklarım zeminde çakılırmışçasına sabitleniyor. Fakat kapının ardındaki çarşaflı bir kadının "Lütfen acele et" demesi, irademe vurulan bir balyoz darbesi gibi adımlarımı koşarcasına içine doğru sürüklüyor. Bu yabancı kentte yaralı ve grubumdan kopmuş bir haldeyken, bir kapıdan beni içeri sokacak tek bir şey olsa o da bir kadının Türkçe ve samimi bir sesle yapacağı yardım teklifi olurdu. Ve şimdi olan tam da buydu. Kapı aynı gıcırtıyla üzerimize kapandıktan sonra fark ettiğim şey, bağırsaklarımda bir korku kıpırtısına sebep olmuştu. Kanım pıhtı değilmiş, elbiselerim bir vampir gibi emiyormuş kırmızı sıvıyı. Üstelik semaha dönen acemi dervişler gibi başım dönüyor, gözlerim karıncalanıyordu.

            Gözlerimi açtığımda mis gibi kokan çarşaflarıyla tertemiz bir yataktaydım. Bu amansız savaştan dolayı uzun süredir görmediğim böyle rahat bir yatağı özlemiştim. Odanın gri boyalı duvarlarında antika olduğu anlaşılan bir kılıç ve askılıklara asılı elbiseler dışında hiçbir şey yoktu. Başucumdaki sehpanın üstünde içi su dolu bir sürahi, boş bir bardak ve bardağın yanında bir el bombası duruyordu. Gömleğim ve atletim çıkarılmış, yaram sarılmıştı. Pantolonuma karışılmadığını fark ettim. Hastaneye çevrilmiş bir evde olmalıydım. Bulunduğum odanın kapısının açılmasıyla göğsümdeki korku çatırtısının boğazıma kadar yükselmesi ve beceriksiz sağ elimle bombamı almam bir oldu. Burası Rakka. Ortadoğunun göbeği... Burası zalimlerin, zülmatların göstergesi olan kara bayraklarını payitaht niyetine göndere çektiği şehrin ta kendisi... Buraya sosyalizm adına, dünyanın başına kara bir bela gibi musallat olmuş Işid vahşetini bitirmek için geldim. Şimdi bu zulmün simgelerinden biri olan karaçarşaflı bir militanla çaresiz bir şekilde karşı karşıyaydım. Ne büyüdüğüm ailede, ne de şimdiye kadarki sosyal çevremde karaçarşaflı bir kadınla hiç bu kadar yakın bir mesafede olmamıştım. Şimdi yaşayarak tecrübelediğim bir şey vardı. Devrimciler de korkar. Hem de öyle böyle değil. El bombamın başucumda olması garip de olsa seçeneklerimi kendim oluşturmalıydım. Fakat ilk davranan o oldu.

-Korkmana gerek yok, sana yardım ediyorum.

-Kimsin sen? Şimdi neredeyim?

-Kim olduğum uzun mesele. Yaralanmıştın, sana kapımı açmasaydım muhtemelen şimdiye kadar seni birçok parçaya ayırmışlardı.

Seni içeri alıp yaranı temizledim. Üç gündür kendinde değildin. Şimdi elindeki bombayı sakin bir şekilde sehpanın üzerine koy. Niyetim farklı olsaydı bomban baş ucunda olmazdı.

            Evet şimdi taşlar yerine oturuyor. Ben lanetli bir şehirde, bilmediğim bir evde ve tanımadığım bir kadının merhameti altındaydım. Kapı gıcırtısı, "Lütfen acele et" diyen ses ve omzumdaki şiddetli sızı o anı ve bu gizemli kadını bana hatırlatmıştı.

Bombayı sehpanın üzerine bırakırken

-Ağrı kesici ve sigara istiyorum dedim.

Gizemli kadın sehpanın yanındaki sandalyeye usulca oturduktan sonra

-Evimde ağrı kesici yok ve bu kentte sigara satmaya cüret eden bir kişi idam edilir dedi.

            Burası fırsatın Gazabıyla yeşeren Rakka şehri. İçinde olduğum bilinmez bir rotada olan bu gemideki denklemi mutlaka çözmeliyim. Usulca yatağımdan doğruluyor, sırtımı duvara dayıyorum. Başucumdaki sandalyede oturan kadının yüzüne bakıyorum. Kadın da burnunun ucuna kadar kapalı olan yüzünü bana çeviriyor. Bu gözler bir çift kurşun, gözlerimi delip yüreğime vuruyor. İçimi yıllardır tatmadığım bir huzur kaplıyor. Ve bu huzur çözmeyi hedeflediğim denklemin ilk sorusu sormamı biraz geciktiriyor. Sesim göğsümden süzülüp tam da boğazıma gelmişken kadın yine benden önce davranıyor.

-Zuhal kim?

Bu soru üzerine düşüncelerim alt üst oluyor. Başımı hızla yere eğiyorum. Bu peçeli gözlerin içimde oluşturduğu huzurun duygusu pişmanlıkla yoğruluyor. Bu bakışlarım Zuhal'in anısına yapılan bir yanlışmış gibi bir duyguya kapılıyorum. Fakat, fakat...

-Zuhal nereden biliyorsun, sen kimsin?

Kadın soğukkanlılığını yitirmeden rahat bir tavırla cevap veriyor. Zuhal ya da senin hakkında bir şey bildiğim yok. Yaralıyken ettiğin küfürlerin dilinin Türkçe olması, beni sana kapımı açmaya ikna etti. İlk üç gündür sayıkladığın bu isim, sana bu soruyu sormama sebep oldu.

            Küfürlerimin böyle işime yarayacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Ve kadının Zuhal hakkında bir şey bilmemesi beni rahatlatıyor fakat Zühal’i bilmesinde de bir sakınca olmadığına karar veriyorum.

-Zuhal benim arkadaşımdı. Daha doğrusu sözlüydük. Tabi devrimden sonrası için. Suriye'ye Kürtlerle birlikte savaşmak için beraber geldik aylar önce bir kaza sonucu öldü.

            Kadının sorusunu cevapladıktan sonra yine denklemimize odaklanıyorum. Bu sefer kadının gözlerine bakmadan soruyorum.

-Bu çölde Türkçe konuşuyorsun? Kimsin, ne işin var buralarda ve neden bana yardım ediyorsun?

Kadın yüzünü benden kaçırıp duvardaki antik kılıca çeviriyor. Yeryüzündeki en derin bakışlarla duvarı ve kılıcı süzüyor. Sonra dönüp gözlerime bakıyor. Bu bakışlar yüreğime devrimden sonraki rahatlığa benzer huzuru tekrar iade ediyor. Sonra yine gözlerini kaçırıyor. O an yüreğimdeki rehavet boşalıyor. Bir şeyler söylemek istiyor fakat sözcükler sanki dilinde hapsoluyor.

-Seni buraya hangi sebe getirdiyse beni de o getirdi. Her ne kadar karşı cephelerde olsak da ikimiz de bize ait olmayan bir savaş yüzünden, bize ait olmayan topraklardayız. Sana niye yardım ettiğimi bilmiyorum fakat şunu çok iyi biliyorum ki ikimizin de yardıma ihtiyacı var. Kadın cümlesini bitirdikten sonra kendisinden emin bir şekilde sandalyesinden kalkıp odadan çıkıyor.

            Bu gizemli kadın nereden gelmişti, buralarda neler yapmıştı, kaç kişi öldürmüştü ve en önemlisi de onu pişmanlığa sürükleyen günahları nelerdi? Bir yandan tüm bu sorular beynimi kemirirken, bir yandan da grubuma tekrar ulaşabilecek miyim sorusu kafamdaki asıl denklemi oluşturuyordu. Aslında nihai olarak çözmek istediğim bu denklemken, bu örtülü yüz, bu yürek delici mavi gözler ve bu iç ısıtan sesin sahibi de artık bu denklemin bir parçası olmuştu. Bu kadına, bu savaşın bana ait olmadığını ve benim de onun gibi yardıma ihtiyacım olduğunu söylettirecek şey neydi? Acaba bilincim kapalıyken bu yönlü bir şeyler mi sayıklamıştım? Eğer öyle bir şey olmuşsa bu benim bilinçsizliğim için de utanç verici bir şeydi. Halbuki ben kararımdan da hayallerimden de emindim. Şimdiye kadar hiç kimseye bunu sorgulatmamıştım.

            Burası Rakka. Burada susturulan insanlıktı ve şimdi savaşan da insanlık. Burada ölebileceğimi gayet hesaplamıştım ama şimdi içinde olduğum durum ihtimal dahilinde değildi. Kadın, elinde yiyecek bir şeylerle içeri girdiğinde ona adını soruyorum. Kısa bir duraksamadan sonra adının Rafia olduğunu söylüyor. İnanmayan bakışlarla onu süzdüğümü görünce gözlerine yansıyan hafif bir tebessümle asıl adının Nisa olduğunu, Rafia'nın Işid'deki kodu olduğunu belirtiyor. Ona Nisa olarak hitap etme istemimi geri çevirmiyor. Sebebini bilmeme rağmen yüzünü neden gizlediğini soruyorum. Yüzünü gizlemek için bir sebebinin kalmadığını söyleyerek peçesini indiriyor. Öylesine sorduğum soru karşısında inen peçeye yönelik şaşkınlığım, gördüğüm yüz karşısında gölgede kalıyor. Tanrıyı unutalı yıllar oluyor ve şimdi unuttuğum şeye karşı yine isyan doluyorum. Bu muhteşem yüz ve bu eşsiz güzellik nasıl oluyor da şimdiye kadar böylesi bir vahşetin değirmenine su taşımış olabiliyor. Nisa bendini parçalayan esir sular gibi boşalıyor. Belirsiz bir cennet uğruna uygarlığın beşiğini nasıl da cehenneme çevirdiklerini ve bunu fark ettikten sonra dönülmez bir anın şafağında olduğunu uzun uzun anlatıyor. Anadoludan Avrupaya gurbete giden bir baba, ağır emek ve uzun yıllardan sonra gelen refah, gördüğü nitelikli eğitim, iki yüksekokul ve hayatını değiştiren, hayatlar alan bir karar. Ardından Irak-Suriye arası çeşitli kentlerde katıldığı savaşlar ve geride kalan üç ölü eş. Bu iç ısıtan ses hiç susmasın istiyorum. Oysa azgın sular gibi ilerleyen bu akışın da durmaya niyeti yok. Bu seste zerre kadar bir korku görülmüyor. Tam aksine, kaderini gönül rızasıyla kabullenen bir pişmanlık var sadece. Bir ara kısa bir duraksamadan sonra gözlerinde sorduğu sorunun cevabını bekleyen bir edayla bana bakıyor. Yine hayatımda ilk defa bu kadar derinden etkileyen gözlerle karşılaşıyordum. Ve bu sorulu yüz, bu gözlerle ancak bu kadar uyumlu olabilirdi. "Nietszche"yi okudun mu? sorusu bana oldukça ilginç geliyor. Yüzümdeki tebessümle evet işareti yapıyorum. Nisa, Tanrının doğduğu bu topraklarda öldüğünü söylüyor. Ardından susup beni süzüyor.

            Ve burası Rakka... Sorgusuz inandığım ve yaşamsallaşması için uğruna her şeyimi vermeye hazır olduğum dünya görüşüm, ölmeye geldiğim bu şehrin lakabı gibi çöl gelini olmayı kabullenerek bu çöllere düşen güzel bir kadın tarafından sorgulanıyor. Ve ben ilk defa böyle bir sorgulamayı refkessiz bir şekilde fakat yine de inancımdan geri adım atmadığımı görünce susuyor ve o kurşuni gözlerde mutlak bir saygı görülüyor.

            Sonraki günlerde insan olarak ortaklaştığımız görüşler çoğalıyor. Önce yüzünü peçesiz görmeye, sonra çarşafsız haline alışıyorum Nisa'nın. Bir gün, "Saçlarınızı görmek istiyorum" diyorum. Nisa gülerek başındaki örtüyü çıkarıyor. Ve yaşayarak öğreniyorum ki burada sadece ölüm yok. Nisa da var. Seni buralardan alıp götüreceğim diyorum. Nisa'nın ilgisini çekmiyor bu. Yüreğim yangın yeni. Ben de o da bunun o kadar kolay olmadığını biliyoruz fakat bu çöl gelini buralardan çıkıp gitmye "evet" desin, güneşi avucumda doğurtmaya hazırım.

fakat ölümün kıyısındayken beni kollarımdan tutup yaşamın orta yerine sürükleyen ve günler içerisinde bana verdikleri ve bana yaşattıklarıyla yaşama daha farklı bir gözle de bakmam gerektiğini öğreten bu kadın nasıl olur da nirvanayı gördükten sonra yaşama küsen bir Budha rahibi gibi her şeye böylesine ilgisizleşmişti. Günler boyunca söylediğim hiçbir şey ve verdiğim hiçbir söz zerre kadar dikkatini çekemiyor Nisa'nın. Bu emsalsiz yüzdeki gülüşler hayat yorgunu gibi duruyor. Hayatındaki en güzel oyuncağını kaybedeceğini anlayan bencil bir çocuk edasındayım. Bir dokunuşla fitilim ateşlenecek ve Nuh'dan beri görülmemiş bir tufan gibi çökeceğim göğsüne dünyanın. Derkeb bulunduğumuz bölge bir daha yoldaşlarımın denetimine geçiyor. Savaş hala en önemli parçam fakat Nisa da, önceleri düşlediği bir cennet gibi hayatımdadır artık. Yoldaşlarım bunu nasıl karşılayacak tam olarak kestiremiyorum ama her şeyi göze almaya tüm benliğimle hazırım.

            Nisa'nın önerisiyle evden, önce ben çıkıyorum. Durumu arkadaşlara anlattıktan sonra dönüp Nisa'yı alacağım. Yaşıyor olduğumu gördükten sonra, yoldaşlarımın yüzüne ve gönlüne düşen sevinç bir devrimin en güzel yanlarından biridir diyorum. Kopuşumdan sonra şehit olduğuma karar veren Enternasyonal tabur, benim anıma bağlılık olarak vurulduğum bölgeden ayrılmadan burayı tekrar ele geçirme kararı alıyor. Günler süren amansız bir çatışmadan sonra bazı yoldaşlarım ölümsüzlük şerbeti içse de işte bugün burada denetim tekrar ele alınıyor. Tabur komutanımız tüm bunları ayaküstü bana anlatırken benim aklım ve ruhum Nisa'yla. Ben de nasıl sağ kaldığımı kısaca dile getirdikten sonra ayrıntılara girmeden Nisa'yı anlatıyorum. Arkadaşlarım ilgi ve şaşkınlıkla beni dinliyorlar. Çölün gelinini almak için kaldığı eve yönelmemle evde meydana gelen patlama bir oluyor. Yaralı elim, ağrıya aldırmadan içgüdüsel olarak bombama uzanıyor fakat el bombam yerinde yok...

            Burası Rakka. Tanrıların doğup büyüdüğü ve öldüğü topraklarda isyan doluyum. Yüreğim çöl gibi susuz. Ve Fırat bin yıl aksa yine de doyuramaz beni.

 

Naim KÜÇÜKKAYA

H-TİPİ KAPALI HAPİSHANE

            GAZİANTEP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlişkili İçerik