Suruç Gazisinin hapishanede yazdığı öykü: TAŞKIN

Tarih: 
Perşembe, 19 Temmuz, 2018

             Öğle yemeğinden sonra her zaman ki gibi köşemize çekilmiştik. Sıkılganlıkla kapadığım gözlerimi sese açtım. Bir şey düşmüştü. Önemsemedim ama yeniden uyumak için daha kazla çabalamalıydım. Eskiden , böyle zamanların en güzel yanı düşlerimle başbaşalığım olurdu. Ucunu-bucunu bilemediğim, rengârenk düşlerim. Onlarla yaşadım, koştum, dönüştüm. Şimdi ki ise garip bir duygu, daha önce hissetmediğim. Ölü değilim. Bedenim, zihnim beni doğruluyor .Yüreğimi karartmadım . Fakat , sanki düşlerim terk etti beni, bir başıma kaldım . Birbaşılığımla mutsuzum. Zihnimi bir şeylere odaklamalıyım. Mesela şu az önce ki sese. Neydi o? Bir teoriye göre dış ortamdaki bir gelişmeyi gözlemlediğim sürece, her hangi bir şey gerçekleşmiş sayılmaz. Mesela, şu durumda kalkıp sesin nereden kaynaklandığını gözlemlemezsem belki de bir şey düşmemiş olabilir. Peki, sesi duymam da başlı başına bir gözleme ve değişime tekabül etmiyor mu? Buda başka bir ihtimal. O halde şimdi ne yapmalıyım? Olduğum yerde kalmaya devam edersem her şeyin yolunda olma ihtimali belki de daha fazladır? Kim bilir.

            Bir çeşit zihin jimnastiği bu, eskiden beri kendimle oynadığım. Birbirinden farklı birkaç düşünceyi az önceki gibi çalıştırır –zannımca- her düşünceye adil olurum. Can sıkıntısına, birbaşılığına birebirdir. Fakat şimdi bunu da eski tadı kalmadı. Yaşamımın tekdüzeliği bunu nedeni olabilir. En basitinden bulunduğum mekânda felsefi bir tartışmayı uyandırabilecek ne düşmüş olabilir ki? Yanıtsızlığım zihnimdeki son kıpırdanmaları da alıp götürüyor sanki. Yorgun hissediyorum Bir şey düşmüştü. Ya ben nereye düştüm böyle. Gözlerim kapanıyor.

Taşkındayım yine.

            Taşkın? Taşkın, bir oluş, bit tabiat, bir bitimsiz hakikat. Dağlardan, meydanlardan beslendi taşkın. Bazen coştu, kabardı. Bazense yerin derinlerine, dağların, sokakların kuytularına saklandı. Ama hiç durmadı. Aktı, aktı ve taştı binlerce ve binlerce su damlası biriktirdi. Çoğaldıkça kabardı. Kabardıkça yeniden ve yeniden taştı. Yarım asra dayandı ömrü. Neler yaşadı, gördü.  Kıyımlardan, cuntalardan taştı. Mekteplisi, alaylısı, saraylısı, daha çok da fakir-fukarası.   Her birini tanıdı. Dost eline, aman diyene bağır açtı, kucakladı. Karşısında duranı, hal bilmez ise un ufak etti, parçaladı.

            Nasıl da canlı yine her şey… Yavaş yavaş, tadına vara vara görüp hissedeyim istiyorum. Hayır, hayır, nasılsa muhasebesi yapılır, yeniden yeniden anlatılıp yaşanır. Tıpkı olduğu gibi bir andan, bir çırpıda olsa hepsi. Muhasebe... Olduğu gibi... Düşünceler… Rüyadayım. İyi ama bunu bilirsem rüyanın ne tadı kalır? Kalmıyor. Düşüncelerim, düşlerimi bağlayan prangalarım adeta. Uyanmalı mıyım artık? Uyuyor muyum ki? Düşler gerecek arasındaki bu araftan tekrardan bir tıkırtı sesi yardımıyla ayrılıyorum. Artık uyanığım. Taşkın ve düşlerim ise yine kayboldu. Aslında hiç bir şeyin kaybolduğu yok ya, sanırım ben kayboldum. Herhangi bir kasiste yâda ayakta buharlaşıp yol olmayı bekleyen su birikintisi gibi. Oysa taşkınca bir su damlasıyım, mutluyum derdim. Yıllar yıllı, coşkun ırmaklara, dalgalara karıştı. Sanki bir andan durdu her şey yok oldu taşkın, yapayalnız kaldım.  

            Bu hallerimi yadırgıyor, kendime kızıyorum. Lakin biraz da normal karşılıyorum. Kolay mı? Onca emek düşer, hedefler, planlar. Orta yerde duran bedel, yürekle bilinç arasında gidip gelen öfke, çarpışma isteği. Ardımsıra bakanlar, feryat figan yakanlar. Kolay değil, değil ya çözümsüzlük problem gibi de değil. Ne gelecekse de gelsin, ne olacaksa da olsun derdim hani. Velhasıl tutsak düştüm, zindandayım. Oldu da hayli zaman. Silkinip kalkmalı, bir şeyler yapmalıyım artık. Beni özümle buluşturacak bir şeyler. Hiçbirinden değil sade alışkanlıktan, başka türlüsünü bilememek, becerememekten.

Peki, ama ne yapacağım?  Yat, kalk, yemek ye. ‘’Sayılı gün ‘’ marka çaydan içersin. Yanındakilerle iyi geçinir, fazlaca efelenmezsin. Banyo, çamaşır, bulaşık dedin mi, her bir işini olurunca görür, aceleye getirmezsin. Yanında bir Nazım, bir Arif mutlaka olur. Ara ara bakar eskileri anarsın. İki satır da okusun. Eline ne geçtiyse e onu. Zaten pek seçme şansında olmaz. Arada can yoldaşlar, arkadaşlar yazar. Yazası olursa iki satırda sevdiğin yazar, sebeplenirsin. Selam, kelam eder, hatırlarını oldurursun. Başka da duvarlar, teller, kapılar, gardiyanlar. Hepsi aynı birbirinin. Ya küfreder, kavga çıkarır. Dövüşürsün. Ya da lanet eder, alay eder, görmezden gelirsin. Burada işte bunlar yapılabiliyor. İyi de neden yapacağım bunlar?  Her şey durağan, süreğen, olağan…

           Þ         Þ                           Þ         Þ                           Þ         Þ               

Olağandı.

Yorgun zihnimi dinlendirme arzusuyla, uyumu bölen şu ritmik sese kulak kesilmişti. Çok yakınımda, tahminimce havalandırmada bir şey oluyordu. Sesi ayırt etmeye çalıştım. Bir hareket, bir ayak sesiydi. Hem de burada, bu suskunluk, bu ipsiz sapsızlıkta. Bir süre merakımla yenişemedik. Sonunda o kazandı ve koşar adım pencereye vardığımda sesin sahibi karşımdaydı. Tel örgüler, yüksek duvarlarla çevrili havalandırmamızdaki bir martıydı. Evet, evet, küçücük, şirin mi şirin bir martı. Meğer o sesler martının havalandırmada koşuştururken çıkardığı şaşkın ve meraklı adımlarının sesiymiş. Başta kulağımı tırmalayan tıkırtılar, artık komik ve eğlendiriciydi. ‘’Demek ki bir şekilde yolunu şaşırdı düştü ufaklık ‘’ dedim. Nerdeyse düştüğünse farkında bile değildi. Uçmaya kalsa uçamazdı. Duvarlar çok yüksek, alan çok dar. Uçmasa nasıl yapardı bir martı? Velhasıl, hali kötüydü. Onu görmemle yerine gelen neşe dağılmaya başladı. Hüzün yeniden dört yanımı sarmalıyordu ki sıyrıldım. Önce konuğumuzu karşılamalıydık. Hem bu defakini daha iyi karşılamalıydık. Hikâyesi de merak etmeye değerdi.

            Hemen Apo’yla Zeki ‘ye seslendim. Gördüler. Karşısında afallasalar da zaman kaybetmedik. Birkaç saniyede havalandırmadaydık. En sevecen tavrımızı takınıp tek sıra duvara dizildik. Fakat ne kadar sevimli görünmeye çalıştıysak, o da o kadar soğuktu. Hasbihal olma isteğimizin böyle sonuç vermeyeceğini anladık. Bizimki hala şöyle geçerken bir uğradım havalarındaydı. ‘’Belki de ‘’ dedi Apo. ‘’Dost olduğumuza kani değildi. Kendini ağırdan alması bu yüzden olabilir.’’ dedi. ‘’Haklı ‘’ dedik. O halde yapılacak şey de belliydi. Dostluk dediğin bizden sorulurdu bu zamana dek. Samimiyetimizle, hesapsızlığımızla, bilindik. Buna şaşkın konuğumuzuda ikna edebilmek içim olduğumuz gibi davranmaktan başka bir şey yapmaya gerek yoktu. Yanına gidip sıkıca tokalaşacak, sarılıp öpüşüp kucaklaşacak, el ense atacaktık. Sonra türlü oyunlar oynar, halaylar çeker, danslar ederdik. Böylece, kahkahalımız ve en içten sevgi sözcüklerimizle konuğumuzun yanına sokulduk. Başarılı olacağımıza inancımız tamdı.

Lakin yine olmadı. Her sevgi gösterimiz karşısında dostça sayılmayacak bir ses tonuyla bağırdı, uçma, zıplama, gagalama girişiminde bulundu. Neyi istemediğini açıkça ifade etmişti. Biz de vazgeçtik. Havalandırmayı terk ederken kırgındık ama yine de gözümüz kıymetli misafirimizdeydi. Hala onu anlamalıydık.

            Bizimki çıkmamızla hareketlendi. Bir sağa, bir sola, bir duvara, bir tele bakınıyor, acele adımlarla kör bucağı didikliyordu. Bu duyguyu biliyorduk. O da tıpkı bizim gibi doğasından, yaşamından koparılmıştı. Bir de üzerine yaşadığı az önceki gerginlik böylesi reflekslere yol açabilirdi. ‘’İyi de biz mi getirip buraya koyduk. Bize neden tepki gösteriyor. ‘’ dedi Zeki. Farkında olmadan sorunu anlamamızı sağlamıştı. Küçük konuğumuzun burada olmasında hiçbir payımız yoktu ama sonuçta sıkışıp kaldığı bu mekânda karşısında bizi bulmuştu. Başına gelenlerden bizi sorumlu tutuyor olabilirdi. İşte bunu düşünmemiştik. Görünüşe göre, konuğumuz bizi gardiyan ekibi zannediyordu. Kendimize kondurmadık ama düşündükçe ona hak vermemiz gerektiğini anladık. Ne yapsaydık yani? Biz olsaydık, görür görmez bizi yakalamaya, öpmeye sevmeye çalışan bir gardiyana ne derdik? Tabii ya haklıydı. Nasıl da fark edememiştik. Demek bize aksilik gibi görünen tüm davranışlarıyla aslında direniyordu. Kırgınlığımız o an bitti. Daha da sevdik bizimkini. Ne de olsa aynı huya suya sahiptik. Neden olmasındı ki? Hemen harekete geçip az önceki kabalığımızı unutmalı, şu yanlış anlaşılmayı da düzeltmeliydik. Ne yapabiliriz diye düşünürken, misafirimize bir şey ikram etmediğimizi fark ettik. O şaşkınlık ve keşmekeşle bu hiçbirimizin aklına gelmemişti. Oysa yeni gelen dostlarımızı ağırlarken, en hassas olmamız gereken konulardan biriydi. Zorla da olsa yemek yedirirdik. Çünkü kendi isteklerine bıraksak genellikle pek bir şey yetmezdi. İştahı aynı zamanda zindana adapte olmasının temel ölçülerinden kabul ederdik. Bu yüzden iştahları yerine gelene kadar, yeni gelen dostlarımızı misafir kabul eder, bir işe el sürdürtmezdik. Paldır küldür, havalandırmadaki misafirimize sofra kurarken aklımızdakiler bunlardı.

            Tıka basa doldurduğumuz yemek kabını havalandırmanın en ıssız köşesine yavaşça bıraktık. Eski yerimize geçip izlemeye koyulduğumuzda, doğru yolda olduğumuzdan neredeyse emindik. Bizimki ıslak ekmek kokusunu alır almaz sofraya koştu. Beklemeden başını kaba daldırdı. Yedi yedi, ağırlığınca yedi de yavaşlamadı bile. Güldüğümüzde duymadı. Laf attığımızda aldırmadı. İlk zamanlarımı hatırladım. Tabaklar dolu giderdi. En büyük istediğim bir köşeye çelinip uyumak olurdu. Bir de karşımızda iştahla yemek yiyen dostumuza baktım. Sanki yıllardı bura da gibiydi. Zaten geldiğinden beri de yerinde durmadı. Açık ki herhangi bir çekingenliği yoktu. Hızlı adapte olmuştu. Öyleyse iyi bir şey yapmış sayabilirdik kendimizi dostluğumuzun gelişiminde bir adım olarak görebilirdik. Peki, neden bir gözü hala etrafına, bizde ve yukarıdaydı? Refleksle başımı kaldırdım. Duvardan, tellerden, çamaşır ipinden, pencereden başka bir şey yoktu. Pek bir anlam veremedik. Fakat tam o sırada kulağıma ilişen seslerin martı sesleri olduğunu anlayıp irkildim. Yeniden başımı, kaldırıp bu defa daha yukarıya, gökyüzün baktım. İşte oradalardı. Zeki ve Apo ‘ya da gösterdim hemen. Zeki martıların bir özeliğinin grubun gerisinde kalanları beklemeleri olduğunu ekledi. Anlıyorduk sevimli dostumuz yalnız değildi ve bunun farkındaydı. Bize anlamsız gelen onca koşuşturması dostumuzun kendi taşkınına ulaşma isteğinden ileri geliyordu. Ona beslediğimiz sevgi, gittikçe yoldaşça bir saygıyla bütünleşiyordu. İstediğini gerçekleştirmesi için elimizden geleni yapacaktık. Derhal işe koyulduk. İlk önce yemeği önünden kaldırıldık. Çünkü daha fazla yeseydi uçamayabilirdi.  Bu emrivakimize bozuldu da ses etmedi. Biz ise rahattık. Çünkü yapmamız gerekeni yapmaktan geri durmazdık. Dostumuz soğuk davranacaksak da sakıncası yoktu artık, gücenmezdik. Plan hazırdı. Havalandırmanın bir başından, dostumuzu olabildiğince yukarı kaldırıp hafifçe yukarı doğru bırakacaktık. Duvarın yüksekliği azalacağı için dostumuzda bir iki kanat çırpışıyla telleri aşabilecekti. Bu kadar basitti.

            Basitti ama bunu ona ikna etmek hiç kolay olmadı. Biz peşinden ‘’ Gel, etme, eyleme, başarabilirsin. ‘’ diye koşturdukça o çığlıklar atarak kaçtı. Kanadından tutup şu işin olurunu konuşalım dedik elimizi ısırdı. En son gözlerini kapattık da sonra dindi asiliği. Sakin sakin dinledi, anlattık. Duyduklarından sonra da, sükûnetini korumasını olur verdiğine yorduk ve vazgeçmeden planımızı uygulamaya giriştik. İlk deneme başarısızdı. Tam yükselmesi gereken yerde süzülmeyi tercih edince duvara tosladı. Neyse ki bir yerine bir şey getirmeden, kontrollü bir düşüşle yere indi. Bu kez biz kızdık kendimize en kritik anda karasızlık yaşamıştı. Oysa çok net olmalıydı. Yine pek ses etmedi. Hatasını anlamış diye düşündük ve zaman kaybetmeden bir daha deneyelim dedik. İkinci deneme için elime aldığımda, hiç değilse elimi ısırmayacak kadar sakindi. Sandalyeye çıkıp havaya kaldırdım. Dosdoğru karşıya bakıyordu. Görünüşe göre o da başarabileceğine inanmış, cesaretini toplamıştı. Beklemeksizin havaya attım. Müthiş bir refleksle kanatlarını açtı. ‘’İşte şimdi bir kahramanı andırıyor .’’ dedi Zeki. Bize de bu güzel sahneyi izlemek düşmüştü. Nefesimizi tutup izledik. Uçtu, uçtu, uçtu. Ama… Ama sonra…

            Sonrası korkunçtu. Bizimki aynı yerde yine karasız kaldı. Bir de üstüne iş işten geçtikten sonra kanat çırpmaya kalktığında yeterince yükselebileceği zamanı ve alanı yoktu. Duvarın üstündeki NATO tellerine takılıp, bacağından asılı kaldı. Panikle çırpındı. Çırpındıkça daha fazla takıldı. En son hareket edemeyecek kadar tellere dolandı. Kusmaya başladı. Bir yandan da kanı damlıyordu havalandırmaya. Ve bu son olanların, küçük dostumuzun akan kanının, acı çığlıklarının sorumlusu bizdik, sözde ona yardımcı olacaktık. Romantik ve aceleci yaklaşımlarımız, kendi başımız buyrukluğumuz gerçekçi ve özenli bir yol izlememizin önüne geçmişti. Havalandırmada panikle koştururken aklımızdan geçenin bunlar olduğunu birbirimizin gözlerindeki ifadeden anlayabiliyorduk.

            Ne yapacağımızı bilememekse acı veren bir çaresizlik duygusu örgütlüyordu. Bir köşeye çekilip, gözümü kulağımı kapamak, ağlamak üzereydim. Bunu engelleyen ise yine küçük dostumuzun kendisiydi. Acı çığlıkları, çaresizlik duygumu bastırıyor, beni bir yol bulmaya zorluyordu. Bu ikilem içerisinde birkaç soğukkanlı girişimde bulunabildik. Sonuncusunda, uzunca bir ip ve ayakkabı yardımıyla dostumuzu oradan indirdik.

            Bin bir pişmanlıkla yanına üşüştük. Çektiği cefalarına şimdi de bu kaza eklenmiş, vücuduna kesikler almış, metrelerce yükseklikten aşağı düşmüştü. Hem fiziksel hem duygusal olarak kötü olmalıydı. Ona karşı suçluyduk. Biraz da bize öfkeli olabileceğinden çekiniyorduk. Lakin beklediğimiz gibi olmadı. Bizimki düştüğü gibi kalktı, silkindi sendeleye sendeleyerek birkaç adım attı. Göz ucuyla yaralı bacağını şöyle bir yokladı. Hepsi buydu. Sonra o her zamanki şaşkın meraklı ve sevecen ifadesiyle doğruca yemek kabına koştu. Gagalarını birbirine çarpa çarpa yarım kalan ziyafetine devam etti. Hayretler içerisindeydik. O küçücük haliyle tutak düşüp uçamayan, yaralanan, kusan, özgürlük hevesi kursağında kalan sanki o değildi. Hatırlarken bile tadımızı tuzumuz kalmazken o çoktan boğazının derdine düşmüştü bile. Ya buna ne demeliydi? Ortada en küçük bir akıl –duygu kırıntısı, anlam güzü olmadığı bizim için artık kesindi.  Bu yüzden yaşanılanları aklımız ve duygularımız yardımıyla değerlendirip bir bilince, bir anlam derinliğine ulaşmak bize düşüyordu yine. Tabi ki bu olanlar dostumuzun hem he şeyi unuttuğunun ve hiç bir şeyin ayırdına varamadığının göstergesiydi. Ancak, bunu garipsememeliydik çünkü üzücü de olsa dostluğumuzun doğası böyleydi. Zeki, bilgiççe : ‘’ Demek ki kuş beyinli tabiri bundan ileri geliyor .’’ dedi. Haklıydı. Öyleyse yaşananlar tam bir trajedi-komediydi. Biz de kendi rolümüzü onadık; güldük, düşündük, üzüldük. Yarasından ise emin değildik. İyi görünse de biraz daha gözlemleyip bundan emin olmak için orada kaldık.

            Dostumuz hakkında yanıldığımızı bir kez daha görmemiz uzun sürmedi. Aslında her şey bir anda gerçekleşti. Bizimki, bizden kaynaklı gerginliği dışında iyi görünüyordu. ‘’ Artık bundan emin olduğumuza göre küçük dostumuzu daha fazla rahatsız etmeyelim ‘’ diyerek havalandırmadan ayrıldı Apo. Kafa sallayıp peşi sıra gitmiştik ki, gidişimizle martının hareketlenmesi bir oldu. Tek hamlede çamaşır ipinin üzerine çıktı. Hiç durmadı. Birkaç kanat çırpışı, ustaca bir süzülüşe karşı duvardaki  -------------- penceresinin mermerindeydi. Yine beklemeksizin döndü, sırtını pencereye verdi. Artık başarmış sıyırıldı. Bir an duraksadı. Göz ucuyla önce aşağıya sonra gökyüzüne baktı. Ve kendini, kendiyle beraber sesini boşluğa bıraktı. Sesi, dalgaların bentleri hırpalaması gibi havalandırma duvarlarını hırpalayıp, boşlukta yankılanırken; o gökyüzüne, kendi taşkınına kanat çırpıyordu.

Yükseldi, uçtu. Uçtu. Özgürdü.

           Þ         Þ                           Þ         Þ                           Þ         Þ               

            Şimdi şaşkınca etrafına bakınan bizdik. Gidişi de gelişi gibi ansızın olmuştu sevgili dostumuzun. Bize ise hala kulağımızda çınlayan sesini ve havalandırmanın her köşesindeki anılarını bırakmıştı. Olan biteni tekrar gözden geçirirken , onu anlayamadığımızdan ve kimi yaptıklarımızdan dolayı üzgündük. Her ne kadar kabullenmediysek de koskoca bir yüreği ve bilinci vardı dostumuzun, artık emindik. Ne yaşadığının farkındaydı. Olmadık acıları, görülmedik cefaları, sakinlikle ve olgunlukla karşıladı. Bir an olsun yakınmadı, çilekeş olmadı. Hemen her yeni dutuma uyum sağladı. Bol bol yedi, gezdi dolaştı. Coşkusu, merakı kararlılığını sevimli mizacıyla buluşturdu. Öte yandan amacı net duruşu da bununla tutarlıydı. Gökyüzündeki sesleri hiç kulak ardı etme. Varı yoğuyla kendi taşkınıyla buluşmaya çabaladı. Bulduğu fırsatları, yarattığı olanakları değerlendirdi. Onu amacından uzaklaştıracağı düşündüğü şeylere direndi. Özcesi, tüm gayesi özgür olmak ve özgür kalabilmekti. Bunu da başardı. Artık kendimizden biliyorduk dostumuzu. Bize bıraktığı sesi ve anılarından öğreneceklerimiz vardı.

            ‘’özgürlüğü isteyen güya biziz .’’ dedim ortaya. Tabii ya, biraz da kendimizi sorgulamalıydık. Az değil sadece son bir saatte bile defalarca yanılgı yaşamıştık. ‘’yanılmamız doğal ‘’ dedi Zeki. Çünkü dostumuzun davranışlarını, kendi bilincimizdeki esaretle yorumlamaya kalkmıştık. Apo ise ‘’ Hayır .’’ dedi.  Yine yakınarak değil, kendimizi ve yaşamımızı tıpkı onun gibi çabucak değiştirmeye koyularak özeleştiri vermeliydik. Bir daha etrafımıza bakındık. Hemen işe koyulduk. Ben bir yaşam çizelgesi oluşturdum. Gündelik ihtiyaçlarımızı ve olanaklarımızı belirledik. Böylece yaşamı planlamak kolaylaşacaktı. Apo da bir çalışma planı çıkardı. Merak ettiğimiz, önemsediğimiz, ihtiyaç duyduğumuz birçok konu önümüzdeki plandaydı. Gülümsedik. Taşkının sesi kalaklarımda çınlıyordu. Yine. Hiçbir şey ise olan görünmüyordu. Zeki de yine eski Zeki, şakacıydı. Havalandırmada bazen neşeli bazense dalgın voltalıyordu. Sezdirmeden gözledik. Genellikle böyle zamanlarda henüz çözümleyemediği bir meşgalesi olurdu o an gözü pencerenin altındaki köşeye takılı kalmıştı. Sonunda baktığı yere yöneldi, çöktü. Öylece düşünüyordu. Birden yanından eksik etmediği el tornasını çıkardı yerin betonunun arasını eşeledi, eşeledi heyecanla bize seslendi hemen yanına koştuk, tornayı bulduğu çatlağa iyice soktu. Evirdi çevirdi. En son küçük bir hareketi, kocaman bir beton parçasını yerinden oynatmasına yetti.          

            Arkamıza yaslandık, gözlerimize bakıyor, gülümsüyorduk birbirimizde gördüğümüz gökyüzü mavisinin yansımasıydı. Bir gizi ilan eder gibi fısıldadık:

            Taşkın buradaydı.

-SON-

Not: Yoldaş AYDIN bu gün

İZMİR 3 NOLU T TİPİ

KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU'ndan tahliye olmuştur.