Tek tipleştirebildiklerimizden misiniz?

Pazartesi, 25 Aralık, 2017

Nihayet beklenen an gelip çattı. İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak ortaya saçılan tek tip inciler üzerine 17 Ekim’de basın açıklaması yapmış, mahpusun tek tip elbise giymeye zorlanmasının; “onur kırıcı bir ceza” niteliğinde olduğunu, işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı muamele veya cezaların suç olma niteliğini, mahpusa yönelik her türlü şiddet uygulamasının kolaylaştırıcı bir aracı haline de dönüşmesinin yanı sıra, adil yargılama hakkını da ihlal edeceğini ve tek tip elbisenin sadece mahpusa değil, toplumun tamamına dayatılan bir cezalandırma olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştık. O zamandan bu zamana hem yürütmenin tek tip ağızlarından söylenenler, hem basında yer alan giysi hazırlığını müjdeleyen(!) haberler, hem de cezaevlerinden gelen ve koşulları ağırlaşan, zaman zaman tek tip dayatmasına gidiş sürecinin parçası olarak okunabilecek giysilere el koyma, dışarıdan getirilen giysilerin verilmemesi gibi uygulamalar ile tek tipleştirme girişimlerinin hayatımızın orta yerine düşeceğini biliyorduk.

Özellikle hafta sonlarının seçilmesinin de naçizane kasıtlı bir eylem olarak incelikle ölçülüp biçildiğini düşündüğüm 20 Temmuz OHAL’inin KHK yayınlama geleneğine uygun bir biçimde bu hafta sonumuza da sayısı otuzu bulan 695 ve 696. KHK’leri idrak etmeye çalışarak girdik. Cuma gece, Cumartesi sabaha karşıdan Pazara geçiş yapmış ve bir hayli gecikmiş olsa da, cezaevlerindeki tek tip giysinin toplumu tek tipleştirici etkilerinden öte hayatımızı tek tipleştirme çabalarının bütün maddelerinden üzerimize yayıldığı nur topu gibi iki KHK’miz daha oldu. Adet olduğu üzere kamudan ihraçlara 2756 kamu görevlisi daha eklendi. İçlerinde elbette barış isteğinde ısrarcı akademisyenler de var ama o başka bir yazının konusu, isterseniz Almanak’da okursunuz. Paramiliterleştirme ve cezasızlık da bu yazıya sığmayacağı gibi, ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Bizim konumuz bu yazıda bir renk olarak badem kurusu, bir giysi modeli olarak da tulum olsun. Tabii bir de gri var ama onu zaten renk skalasındaki yerinden biliyoruz. Badem kurusu ise boya üretiminde kullanıldığı iddia edilse de diğer dillerde karşılığını bulamadığım bir renk. Badem var da badem kurusuna rastlayamadım. Vurgulanmasında, illa kurusu olmasında bir hikmet olmalı deyip, gidip dolaptan hem taze hem de kuru bademleri çıkarıp baktım üşenmeden. Tazesi biraz turuncuya çalıyor, kurusu da kahverengine. Önemli bir fark tabii… Yönetme biçimlerinin daha önce de sık sık dile getirdiğim gibi tümüyle toplumsal algıların kurgulanması ve hayal edilmiş gerçeklikler üzerine inşa edildiği bir dönemde “kuru” ısrarı ağızdan birkaç kez kaçıvermiş “Guantanamo” sözünü o zaten hayli zayıf hafızalarımızdan silivermeye yönelik sanki. Tazesi epeyce turuncu, tam da Guantanamo toplama kampının ve İŞİD’cilerin infazlarında Guantanamo anıştırması için kullandıkları rengi çağrıştırıyor. Badem kurusu ve gri ise hem yeterince damgalayıcı, hem de Guantanamo ve İŞİD’in etrafından dolanıp ama zihnimizdeki terör tellerini de titretecek doygunlukta.

Bu dönemin bende yarattığı en önemli isteklerden birisi sürekli araştırma isteği oldu. Yeni bir durum değilse de yoğunluğunda belirgin bir artış olduğunu söylemem gerek. Durmadan yeni kitaplar alma dürtüsüyle yaşıyorum. Bu tek tipleştirme sözleri duyulmaya başlayınca aldığım, bir başvuru kaynağı olarak çok da yararlandığım Juliet Ash’in “Parmaklıklar Ardındaki Giysi: Suçluluk Olarak Cezaevi Giyimi”ni okurken dikkatimi çeken tanımlamalardan birisi de “ikonik” olarak adlandırdığı turuncu tulumlara ilişkindi. Cezalandırılanın giysisi rengiyle bir anda suç ve cezanın bir parçası olurken, tulum modeli de disiplinin vücut bulmuş şekli olarak karşımıza çıkmış ve bizi yeniden 19. yüzyılın cezaevi tek tipleşmesine savurmuştu Ash’e göre. Bu ikonik cezaevi giysilerinin 1920’lerde terk edildiğini ve 21. yüzyılda cezaevi yapılanmasının mahpusu insan olarak görünür kılma üzerine inşasının da yok edildiğini, bizlere yalnızca alıkonulanın giysisinin sergilendiğini anlatmaktadır. Bu “suçlu” damgalaması ve güçsüzlük görüntüsünün mahpuslar tarafından algılanmasına da değinirken, mahpusun giysili görünmezlik uygulamasının görünür olmasının da mahpusların sesinin duyulması, duyurulması ile mümkün olduğunu söylemektedir.

Damgalamadan aşağılamaya uzanan bir yelpazede değişen etkileriyle tek tipleştirmenin önüne geçme konusunda kararlılığımızı, bu uygulamanın “işkence” suçunu oluşturduğu, mutlak yasaklar kapsamında ele alınması gerektiği ve hak ihlallerine karşı mücadelemizin bir parçası olmaya devam edeceğini de nisyan ile malul hafızamıza yerleştirmiş olalım bir kez daha bu KHK vesilesiyle!

Kaynak: Evrensel Gazetesi
Görsel: İsmail Cem özkan