Türkiye cezaevleri cehenneme zulüm evlerine dönüştü

Emniyetinden yargısına, cezaevlerinden miting alanlarına kadar haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve vicdansızlık habis bir ur gibi her yanını sarıyor bu ülkenin.

Usulca atılmış bir çığlıktı bu; “Ölüyorum” diyordu.

Haktan, hukuktan umudunu kesmiş, “insaniyet namına talep ediyor”du İnfaz Hâkimliği’nden:

“Yaşam şartlarım her geçen gün iyice kötüleşmekte ve ben kötüye doğru gitmekteyim. Yaşam hakkımın elimden alınmaması, iyileştirilmesi için çoklu koğuşa alınmamı insaniyet namına talep ediyorum.”

Bu dilekçeyi yazdıktan dört gün sonra 14 aydır kaldığı tek kişilik hücreden dirisi değil, ancak ölüsü çıktı Din Kültürü öğretmeni Muzaffer Özcengiz’in. Ölüm raporuna “kalp krizi” yazılmıştı.

Yaşamını yitirmesine dört gün kala yazdığı dilekçesi “58 yaşındayım” diye başlıyordu:

“İzmir’de öğretmenlik yaparken önce görevimden ihraç edildim. Akabinde tutuklanıp Çorum Kapalı Cezaevi’ne konuldum. İki yılı aşkındır buradayım… Bir yıl normal koğuşlarda kaldıktan sonra 28 Şubat 2018 tarihinde herhangi bir suç-ceza-neden-niçinsiz-sorgusuz-sualsiz tek kişilik hücre-odaya konuldum.”

Hiper tansiyon, troid, şeker, prostat, bel ve boyun fıtığı, ileri derecede işitme kaybı vardı, son bir yıldır psikolojisi ileri derecede bozulduğu için tedavi görüyordu. Doktoru hem sağlık hem de psikolojik sorunları nedeniyle tek kişilik oda-hücreden alınıp, normal çoklu koğuşa konması gerektiğini bildirmişti.

Televizyonu bile olmayan bir odada, hiçbir sosyal faaliyete katılmasına izin verilmeden yaşıyordu ve kendi ifadeleriyle buraya geldikten sonra hastalıkları ve kullandığı ilaçlar birden dörde çıkmıştı.

“Normal çok kişilik koğuşta kalırken kronik hastalıklarımdan dolayı baş dönmesi, denge kaybı, tansiyon ve benzeri ortak işlerde yemek, bulaşık, temizlik gibi oda ve koğuş arkadaşlarım yardımcı oluyor, sorunlarımı onların yardımı ile giderebiliyorum. Hücrede ise yemek, temizlik, bulaşık vb. tüm işleri sağlık sorunlarımdan dolayı yerine tek başıma getiremiyorum. Hayatımı gece gündüz her daim idame ettirmek için başkalarının yardımına ihtiyaç duyuyorum.”

Dilekçesinde son bir talebini dile getiriyor, belki de başına gelenlere ilişkin hayatının son sorusunu yazıyordu Özcengiz:

“Yaşam hakkımın elimden alınmaması gerektiğine, bunun aksinin hem hukuki hem de vicdani sorumluluk gerektirdiğine, bu konuda yazılı sözlü tüm başvurularım ve de haklı, geçerli nedenlerime rağmen, duymazdan ve görmezden gelmek hangi kanunda, hangi hukukta yazılıdır, bilmek talep ediyorum.”

Bu Özcengiz’in, ölümünden önceki son çığlığıymış meğer.

Bu satırları yazdıktan dört gün sonra, sorularına tek bir yanıt alamadan hücresinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

HDP Kocaeli Milletvekili ve İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, hücresinde tek başına ölen Özcengiz’in son dilekçesini okuduktan sonra “Çok büyük skandallar sonucu hayatını kaybeden, büyük bir insan hakları ihlaline uğrayan Muzaffer Özcengiz’in ölümü başka bir ülkede olsaydı Adalet Bakanı istifa ederdi” diyordu.

Türkiye cezaevlerinde yüzlerce insanın ağır tecrit altında, tek kişilik hücrelerde, hukuksuz şekilde kaldığını… Ölümün eşiğine gelen ağır hasta tutuklu ve hükümlülerin olduğunu… Cezaevlerindeki binlerce kişinin İmralı’daki tecridin kaldırılması için sürdürdüğü açlık grevleri ve ölüm oruçları nedeniyle yaşamlarını yitirmenin eşiğine geldiğini anlatıyordu dün TBMM’de yaptığı basın toplantısında.

Konuştuğu kürsünün üzerine dilekçeleri, mektupları yığmış, cezaevlerinde yaşanan insanlık dramlarını, haksızlıkları, hukuksuzlukları tek tek sıralıyordu Gergerlioğlu…

Yasin Güngör 2016 yılından bu yana cezaevindeydi, 122 gün önce açlık grevine başlamıştı. Ailesi yazdığı mektupta “80 kilo girdiği cezaevinde şu anda 44 kiloya düştü. Yediğimiz lokma, içtiğimiz su zehir olmuştur. Niyetimiz sadece kendi evladımıza dikkat çekmek değildir. Tüm açlık grevi eylemcilerinin yaşadığı baskı ve zulümleri tüm vicdan sahibi kesimlere aktarmaktır” diye dile getiriyordu içinde bulundukları durumu.

Pınar Birkok Düzce F Tipi Cezaevi’nde yatıyordu. Lise öğrencisiyken, yasal bir derneğe yapılan baskınla tutuklanmış Pınar. İlk duruşması 10 ay sonra yapılmış. 19 yıl hapis cezası almış. Yani yaşadığı hayattan daha fazla… Eğitim hayatı da tümüyle elinden alınmış. Soruyor Pınar:

“Bu cezanın nedenleri nedir biliyor musunuz? Mahkeme heyetinin suç olarak gördüğü hususlar Berkin Elvan ve Dilek Doğan için adalet isteme, parasız bilimsel eğitim isteme, muhalif sosyalist olma, düşüncelerinden vazgeçmeme… 19 yıl hapis cezası almak için ne yaptım ben?”

Gergerlioğlu kürsüden örnekleri sıraladıkça, bu ülke yurttaşlarının nasıl bir cehennemde yaşadığı bir tokat gibi çarpıyordu insanın yüzüne.

Fatma Çetin mektubunu Antalya L Tipi Cezaevi’nden göndermiş. Sabaha karşı basılmış evleri. Üç ve altı yaşındaki iki çocuğun gözleri önünde babaları elleri ters kelepçelenip yere yatırılmış, neresine rast gelirse darp ediyorlarmış. Çocuklarıyla birlikte gözaltına alınmışlar. Götürüldükleri karakolda görevli bir polis bıçağını çıkarmış “Keseyim mi kulağını” diyormuş daha doğru düzgün konuşamayan, yaşadığı dehşetten dolayı hüngür hüngür ağlayan üç yaşındaki çocuğa.

Taner Yiğit 25 aydır Düzce T Tipi Cezaevi’nde tutuklu. Kanser teşhisi konulmuş. Ancak bir türlü ameliyat edilmemiş beş ay boyunca. Ancak dün götürülmüş ameliyata. Ancak ne çare ki hastalığın hızla yayıldığı görülmüş.

Cezaevinde yaşanılan zulmü kendisine gelen mektuplardan, komisyonlara gelen dilekçelerden tek tek sıralıyor Gergerlioğlu. Ortaya çıkan tam bir cehennem tablosu.

İçerisi böyle de dışarısı farklı mı? Biraz daha hallice işte…

Önceki gün 1 Mayıs kutlamaları sırasında Diyarbakır’da yaşananlar insanın aklına sığdırabileceği türden değildi. Polis, özellikle Kürtler için barışın simgesi olan beyaz tülbentlerin alana girmesini engellemek istiyordu. HDP’liler beyaz tülbentleri toplamaya kalkan polislerle tartışıyordu.

Daha önce alana girecek pankartları bildiren Tertip Komitesi’ne bir polis şefi beyaz tülbendi göstererek “Bildirdikleriniz arasında bu var mıydı” diye soruyor. HDP Diyarbakır İl Başkanı Şerif Camcı işin trajikomik boyutunu vurgulamak için soruyor:

“Çorap var mıydı?”

İnsanın aklını, vicdanını iptal eden haberi ise 1 Mayıs günü Birgün’de Erk Acarer yazıyor.

Suruç katliamında hayatını kaybeden Evrim Deniz Erol’un annesi Besra Erol’a oğlunun cenazesinde yaptığı konuşmadan dolayı 7 yıl 6 ay ceza verilmiş. Hükümle birlikte de tutuklanmış Besra Erol.

Karardan sonra Muş Baro Başkanı Abdülbaki Çelebi kararın ne kadar adaletsiz olduğunu anlatmaya çalışıyor:

“Bizim açımızdan dava bile açılmaması gerekirdi. İki basın açıklaması ve bir taziye ile ilgili bilgi sorulması için aranmak terör suçu sayıldı. Müvekkilimize, normal hukuk devletinde propaganda bile sayılması imkânsız bu suçlar gerekçe gösterilerek ceza verildi.”

Emniyetinden yargısına, cezaevlerinden miting alanlarına kadar haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve vicdansızlık habis bir ur gibi her yanını sarıyor bu ülkenin.

AKP-MHP iktidarı Türkiye’yi kocaman bir cezaevine; cezaevlerini de insanın insana yapabileceği her türlü zulmü uyguladığı bir cehenneme çevirdi.

Kaynak: Artı Gerçek