Tutsak Cihan Karaman'dan yeni bir öykü: KAPLUMBAĞA HİKAYESİ

Tarih: 
Salı, 18 Temmuz, 2017

                Bastığı zemin betondu, sert, soğuk. İlk defa çayırlar dışında bir yere değiyordu ayakları. Yabancıydı, hiç bir şey hissetmedi temas ettiğinde.  Kocaman taş yapılar, kulak tırmalayıcı sesler, sürekli sağa sola koşturan insanlar vardı etrafında. Bir teki bile gözlerini aşağıya indirip, yol ortasında gezen kaplumbağa bakmıyordu.
                Dolaştı dolaştı durdu. Ne kadar dolaşmış olduğunu da hesaplayamadı. Sonunda, ışıklarla aydınlanmış değişik bir sokağa girdiğini anladı.  Ne yüksek binalar, ne de kalabalık insan toplulukları vardı. Tarifsiz bir coşkuya kapıldı. Sanki ailesine, dostlarına kavuşmuştu da onun mutluluğuydu, yaşadığı.
                Yorgunluktan bitip tükenmişti. Son enerjisi heyecanı yüzünden uçup gitmişti. Açlık, susuzluk duygusu da cabasıydı. Açlığı atlatabilirdi belki, ama ya susuzluğu? Gezdiği, dolaştığı onca sokakta suya denk gelmemişti. Dili damağı kurumuştu ki, az ilerde karşısına küçükçe bir su birikintisi çıktığında mutluluktan gözleri yaşardı. Kendini suyun içine bıraktı gelişi güzel, ıslandı doyasıya. Kuruyan dili, damağına can geldi. Suyun tadını ilk anda beğenmemiş olsa da, yapacağı çok fazla şey yoktu, içecekti. Susuzluğunu gidermiş olmanın verdiği keyifle, kısa süre dinlendi.  Gücü yerine geldiğinde yoluna devam etti. Sokaklardan tez vakit çıkmasının gerekliliğini biliyordu bilmesine ama gidebileceği bir orman, koru yoktu. Her taraf birbirinin aynısı taş yapılarla doluydu.
                İlerledikçe duyduğu sesler ilgisini çekiyordu.  Neşeli çocuk haykırışları, sokağın dört bir yanında yankılanıyordu. Duyduğu seslerin sahipleriyle buluştu en sonunda. Kısacık mesafe kaplumbağa için bitmek bilmez bir hal aldı. Büyü etkisindeydi, dalgalı denize girmiş, dalgaların savuruşuyla yoluna gidiyordu. Hiç bir hareketi kendine ait değilmiş gibi.
                ''Ne de güzeller, tıpkı orman içinde gördüğümüz o neşeli çocuklar gibiydiler. Keşke biz de kendi içimiz de böylesine güzel şeyleri hayata geçirebilseydik! Ama bırakmıyorlar bizim anları yaşamamıza izin vermiyorlar. Kırıyorlar ağaçlarımızın kollarını, yakıyorlar yüreğimizi cayır cayır. Elde etmek için vuruyor, öldürüyorlar. Bizi ormandan, ormanı da bizden gıdım gıdım koparıyorlar...
                Yağmur sağanağı gibiydi. Aklına geldikçe çıldıracak duruma geliyordu. Çocuk seslerinin tatlılığı, hatıraların canlanışı, farkına varmadan yolun ortasına inmesine neden oldu. Şansı vardı ki arabalar geçip gitmiyordu. Uzaktan üzerine vuran sarı ışık yoğunluğunu farkedince içini panik kapladı. Şanssızlık, uğursuzluk kara bir bulut gibi tepesinde dolaşıyordu. Yaşadığı panik yanlış kararlar almasına yol açtı. Yol üzerinde su giderleri vardı. Kaplumbağa ızgaraların kenarında gördüğü boşluğa girmek için hamle yaptığında, ızgara deliklerine takılıp kaldı! Çığlıklar atıyor, sesini duyurmaya çalışıyordu, ama sesini duyurmasının imkanı yoktu. Çığlıklarını sadece kendisi duydu. Kendini kurtarmak için hamle üstüne hamle yapıyor, her yaptığı hamlenin sonunda daha fazla sıkıştığını anladı. Anladığında da uğraşmaktan vazgeçti. Gücü tükendi, debelenmeyi bıraktı. Kaderine razı oluşuna kahretti, şanssızlıkların bir türlü peşini bırakmayışına lanet etti. Bütün yaşamı siyah bir film şeridinde gözlerinin önünden akıp gitti. Yaptığı iyilikler, istemeden sebep olduğu kötülükleri aklına getirdi. Kendini sert kabuğunun içine çekip son anlarını beklemeye başladı.
                Yaşadığı korku kendisinden geçmesine neden olmuştu. Gözleri bir açılıyor bir kapanıyordu. Dakikalar sonra kendine geldiğinde küçük bir çocuğun ufacık avuçlarının arasındaydı. Kaçmak için çabalıyor fakat boşluğu dövüyordu küçük ayaklarıyla.  Çocuk ise, hala nefes nefeseydi. Son anda kendisini ve kaplumbağayı yol kenarına atmıştı. Arabanın rüzgarını ensesinde duyumsamıştı. O son adımı atmamış olsaydı her ikisi de hızla gelen arabanın kurbanı olacaktı. Kara kaşları, boncuk gibi siyah gözleriyle, yüzünde korku ve dehşete düşmüşlüğün ifadesiyle, minik gözleri açılıp kapanan kaplumbağaya;
                ''Aptal kaplumbağacık, senin bu akşam vakti ne işin vardı yol ortasında? Az kaldı arabanın altında kalıp ezilecektin. Öyle çok korktum ki, ezileceğine neden hareket etmediğine şaşırdım. Merdivenleri nasıl indim hatırlamıyorum. Nerden bilebilirdim ızgara deliklerine sıkıştığını.''
                Kaplumbağa çocuğun elinden kurtulma çabalarını sonlandırmıştı. Küçük sevimli kurtarıcısına alık alık bakıyordu. Kızgınlığı yüzünden okunuyordu. Söyledikleriyle de bunu belli ediyordu. Kaplumbağa bir an cesaretini toplayarak konuşmaya başladı.
                ''Beni kurtardığın için çok teşekkür ederim dostum!'' dedi ve dediği gibi de kendini beton zeminde buluverdi. Çocuk ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordu. Kızgınlıkla sorduğu sorulara yanıt alabileceği aklından bile geçmemişti. Kaplumbağaların konuşmadığını da öğrenmişti ne de olsa. Ama avuçlarının arasında tuttuğu kaplumbağa konuşmuştu. Kaplumbağa sert kabuğu üzerine düşmüş, düzelmek için çabalıyordu. Kaplumbağaların en kötü yanı da bu durumdu. Ters düştükleri anda düzelmeleri tam anlamıyla zulümdü. Küçük çocuk on adım ötede, ellerini göğsünde buluşturmuş, ağzı açık, şok içindeydi. Gitmek istiyor ama gitmekle kalmak arasında bocalıyordu. Kaplumbağanın etkisinde kalmıştı. Korkuyordu elbette. Balkondan annesinin sesini duyması da cabasıydı. Ya annesinin sözünü dinleyip, evin yolunu tutacak ya da. Sonunda kararını vermiş, ürkek adımlarla kaplumbağaya doğru yürüdü. Annesinin tüm seslenişleri kulak erdi edilmişti. Eğildi ve kaplumbağayı yerden kaldırıp, gözlerinin hizasına kadar getirdi ve;
                ''Sen ne tuhaf bir kaplumbağasın böyle! Nerde görülmüş kaplumbağaların konuştuğu! Hem nasıl oluyor da konuşabiliyorsun onu söyle.''
                Şaşırdığını biliyorum, haklısın. Aynısı benim de başıma gelse şu anda senin verdiğin tepkiyi verirdim. Acele etmezsen anlatacağım. Tekrardan teşekkürler. Beni bırakıp gitmedin. Ne yapacağımı ne edeceğimi bilmez haldeyim. Yorgunum. Açlıktan içim kazınıyor. Sokaklarda başıma daha neler gelecek bilmiyorum.'' Çocukla göz göze geliyor, dinleyip dinlemediğini düşünüyordu. İyi bir giriş yaptığını biliyordu. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecekti, hiç kuşkusu yoktu. ''Bizim yaşadığımız ormanda; kaplumbağalar da konuşur, kuşlar da, diğer bütün canlılar da. Konuştuğumuzu siz insanlar duymazsınız sadece. Sakınırız kendimizi daima. Başımıza ne geleceğini bilemeyiz. Her zaman senin gibi cana yakın, halden anlayana denk gelemeyiz ki! Ağaçlarımız, rüzgarın uğultusu altında fısldarlar birbirlerine. Dallarının her sallanışında sohbet ettiklerini biliriz. En güzel sohbetleri o vakit yaparlar. En hüzünlü anları, dallarını kırılışıyla olur! O zaman kırılan, kesilen yer kanamaya başlar usul usul. Gözyaşı dökerler. Kuşların şakıyışı ve mutlulukları görülmeye değerdir her bahar. Sözün kısası; sihirli, özel güçlerimizin olduğunu düşünme. Kendimi bildim bileli böyleyim. Hareket etme noktasında hantal olabilirim ama yapabileceğim bir şey yok. Bu da benim özelliğim.
                Ağzı kurumuşçasınakelimeler boğazına takıldı ve durdu. Konuştukça bedenine ağırlık çöküyordu. Herşeyi de anlatmak istemiyordu bir çırpıda.  Çocukların meraklı oluşunu ormandan biliyordu. Yeterince incelemişlerdi kendisini. Bu meraklı hali yeni sorular ortaya çıkaracaktı. Kurtuluşu yoktı, gelecek her soruya karşı kendini hazırladı.
                ''Peki, senin ne işin var sokaklarda? Bu kadar sevdiğin ormandan neden uzaksın? İnsan sevdiği, ait olduğu yeri terketmez. Ben yapmam şahsen. Sen de seviyorsun, o zaman niye orada değilsin?''
                Küçük çocuk sorduğu soruyla farkında olmadan kaplumbağanın acısına dokunmuştu. Aklına getirmekten kaçınıyordu. O kadar çok zorlamıştı kikendini hatırlamamak için. Ama şimdi, peş peşe zihnine doluştu yaşananlar. Daldı ve ormanın devasa bir ateş topu tarafından yutulduğu geceye gitti. Acı öyle böyle değildi. Kalınca, sert kabukları sızım sızım sızlıyordu. Devrilen, küle dönen yüzyıllık emektar ağaçların feryadı... Kaçamayan dostlarının çığlığı... Hikaye öylesine dokunaklı, öylesine içliydi ki, anlatması kolay olmadı. Küçük çocuk sadece bir kısmını öğrenebildi. Öğrenmediği şeylerle gözleri pınara dönmüşçesine ağlıyordu. Annesinin tok ve buyurgan sesiyle kendine gelerek, şefkatle sardı kaplumbağayı. Bağrına bastı, sevgiyle. Yolun karşı tarafına geçip üç katlı apartmanın merdivenlerini tırmanıp, aralıklı kapıyı iterek içeri girdi.                 Kaplumbağayı gören annesinin  tepkisi boşunaydı, aldırış etmedi çocuk. Geri dönüşü yoktu. Sokaklara bırakamazdı kaplumbağayı. Uzunca holden geçip mutfağa girdi, oradan balkona geçiş yaptı. Renkli mermerlerle döşenmiş zemine indirdiği kaplumbağaya, bir bardak su getirdi aceleyle. Sebze, meyve getirdi. Aklına ne geliyorsa onu yapıyordu. Annesi kenarda kollarını düğüm yapmış, yaşananları izliyordu. İçtiği iğrenç kokulu çamurlu suyun üzerine, böylesine tatlıve güzel su gayet iyi olmuştu. Çocuk uzak duvar dibinde heyecanla kaplumbağanın hallerini izliyordu artık. Annesinin parmak sallayışını görmek istemiyordu. aklına bir gelmişti ve şimdi onu hayata geçirecekti. Gülmeye başladı istemdışı. Kaplumbağanın konuşabildiğini söyledi tek hamlede. Su içmekte olan kaplumbağa, ağzına doldurduğu suyu öksürürcesine püskürttü! Küçük gözleriyle yan yan çocuğa baktı; '' Ne yapmaya çalışıyor, başka işimi yok?'' diyerekten. Karşı tarafta annesi parmak sallamayı bırakmış; ''Delirdin mi oğlum sen? Kaplumbağalar ancak masallarda konuşur. Gerçek hayatta kaplumbağalar nasıl konuşsun?'' Bu defa sert tepki göstermeden, tatlı dille yaklaşmaya çalıştı. Bundan cesaret alan çocuk, kaplumbağayı bulunduğu yerden kaldırarak, konuşmasını sözledi. kaplumbağa konuşursa kalacak tersi durumda gidecekti! Anlaşma bu kadar açık yapılmıştı. Seçeneği yoktu ve konuşmaya başladı. Önce kem küm etti, baktı ki kadın şaşkın ve yüzü bembeyaz hale bürünmüş, o zaman kendine daha fazla güven aşıladı ve kadını rahatlatacak şeyler söyledi. Çocuk ise gülüyordu. İstediği olmuştu. kaplumbağa ormandan sokaklara, sokaklardan bir evin küçük balkonuna gelip yerleşmişti.
                Günler günleri kovaladı. kaplumbağa sürekli balkonda turluyor, verilen yiyecekleri afiyetle midesine indiriyordu. Rahatı yerindeydi, itirazı yoktu buna. Ama belli belirsiz hoşnutsuzluk belirtileri de taşıyordu. Yaşadığı yer betondan bir hapishaneydi. Ormanda ki özgürlük ne burada ne de sokakta vardı. Balkonun gıcırdanarak açılan kapısıyla küçük çocuğu buldu karşısında. Çocuk pattadanak yaşını sordu kaplumbağaya. Her canlının bir yaşı vardır muhakkak.
                ''Hımm! Sana bu konuda ne sözleyeceğimi bilemiyorum ki? Bu vakte kadar bunu bana soran olmamıştı.Haliyle bende merak edip bir bilene sormadım. Ne zaman doğduğumu hatırlamıyorum bile. Sadece uzun çok uzun zaman önceydi. Bu sana yeterli mi bilmiyorum. Kardeşlerim vardı, hepsi teker teker sırra kadem bastılar. Kimse onlara ne olduğunu öğrenemedi. Tahmin ettiğimiz kimi şeyler vardı. Kalın ve sağlam kabuklarımızı almak için avlanmış olmaları muhtemel. Kim bilir kabuklarımızı nerede ve niçin kullanacaklar. Hep acı, üzüntü ve keder kaldı bana. Böylesi ağır yükler altındayken yaşımı nasıl düşünebilirdim ki?''
                Küçük çocuk hem cevap alamamış olmanın hem de hüzünlü şeyler duymuş olmanın verdiği karmaşık duygularla balkondan çıkıp salona geçti. Televizyonun başında bir müddet oyalandı. kaplumbağa ise bir başına orta yerde kalakaldı. Öylece şaşmıştı bu duruma. Karanlık çökmüş, gökyüzü yıldızlarla süslenmişti. Göz kırpıyordu her biri. Hayranlıkla izledi yıldızları. Beton yığınının bir tek bu yanını sevmişti. Kuşlara seslendiği anlar da oluyordu ama onlar aldırış etmeden yollarına gidiyordu.
                Çocuk balkona tekrar geldi. Kaplumbağa çocukla ilk karşılaştığında ilgisini ilk çeken şey, çocuğun elinde ki aletin ilginçliği oldu. İnsanların yaşamında ki her değişik şey Kaplumbağaya ister istemez tuhaf geliyordu. Bu da onlardandı işte. Elinde ki aletin ''gitar'' olduğunu söyleyerek Kaplumbağaya tanıtımyapıyordu, tüm mahsumiyetiyle. Kaplumbağa aletin adını öğrenmiş olmasına öğrenmişti ama ne işe yarıyordu? kKendisi için anlamı neydi? Öylece kaldı. Çocuk bu durumun farkında olarak; ''Şimdi olacaklara bak, biliyorum şaşırdın. Bir sürü soruyla boğuşuyorsun. Çok seveceksin bunu!'' dedi ve gitarın tellerine vurmaya başladı. Sesi duyan Kaplumbağa önce yadırgadı, sonrasında hoşuna gitmiş ve müziğin ahengine kaptırmıştı kendini. Müzik mutlu etmişti Kaplumbağayı. Çocuk ta çalarken tebessüm halindeydi. Ama bu güzel şey de kısa sürmek zorunda kaldı. Annesinin salondan gelen sesiyle, konserini sonlandırıp acıkan karnını doyurmaya gitmişti. Giderken ardında yalnızlığıyla başbaşa kalıverdi Kaplumbağa. Yuvasına gitmekten öte bir şey yoktu. ''İşte yine yalnızsın. Yalnızlık benim kaderim olmuş anlaşılan. Ömrümün sonuna kadar da bu böyle gidecek, tükeneceğim nihayet. Başa gelen çekilirmiş, çekeceğiz de! Payıma düşen buysa katlanacağım. Eh, madem öyle bari yuvamda rahat bir uyku çekeyim. Anılara dalarak daha ne kadar kendimi heder edeceğim? Biraz başka şeyler düşüneyim hiç olmazsa.'' KEndi kendine konuşur halde kafese girdi. Kabuğunun güvenli sıcaklığına çekti kendini.
                Yalnızlığı sıkıntı verici boyutlara ulaşmıştı. Ne kuşlar selam veriyor, ne küçük kurtarıcısı yanında olabiliyordu.
                Duvarın ardını merak etmeye başladı. Balkonun büyükçe duvarı merakını körüklüyordu her geçen gün. Merak ötelenemeyecek bir şeydi. Mutlaka giderilmesi gereken bir tür açlık hissiydi aslında. Nasıl ki açlık giderildiğinde mutlu olunuyorduysa, merak ta böyleydi.
                Denemeler yaptı duvarın üzerine çıkmak için fakat faydasızdı bu çabalar. Vazgeçmeyecekti. Sonra ki günler daha fazla sıkıntı duyup, daha yoğun duyumsadı merakını. Tam da böylesi bir anda, duvarın üzerine çıkabileceği fırsat geldi ayaklarının dibine. Kaçırmasına imkan yoktu. Ağır ağırtırmanmaya başladı. Son adımını attığında oradaydı. Gri mermer üzerinde, dünyalar onun oldu. Rüzgarın güzelliği baş döndürücü güzellikteydi. Kendinden geçmişti Kaplumbağa. Tarifi imkansız duygu seline kaptırdı kendini. Çıktığı yer yüksekti ve içini ürperti kaplamış da olsa ne farkederdi ki? İstediğini elde etmişti. Aşağıda ki her şey küçücük görünüyordu şimdi. Tıpkı kendisinin yerde ki halini anımsatıyordu bu durum. Mutlu oldu. Geri kafesine gitmek istediği anda oldu olan. Bir anda kendini usulca boşluğa bıraktı! Hızla aşağıya iniyordu, aldırmadı buna. Aşağıya uçmanın coşkusunu yaşıyordu. Tarifsiz bir duyguydu. Ama sonradan anladı ki, uçmak kaplumbağalara göre bir şey değilmiş!
                Fazlasıyla şey sığdırmıştı yaşamına. Kuşlarla arkadaşlık etmiş ama hiç bir zaman böylesi hisse kapılmamıştı. Yalnızlığı, kaybını yaşadığı yaşamış olduğu onca arkadaşının ıstırabını yaşadı içinde. Hapis kaldığı beton yığınının yaşamı, ormanın yerini almıyordu. Ormanda herşey bambaşkaydı. Daima hareket, canlı bir organizmaydı. Kışı başka, yazı bir başkaydı. Ağaçlar vardı, kuşlar, sincaplar, tavşanlar vardı. Yangın tüm bunları elinden alıp bir belirsizliğe savurmuş, yalnızlığa terketmişti.
                Merakını yenmişti, kendinden vazgeçerek. Kimse küçük çocuk kadar üzülüp gözyaşı dökmedi sonrasında.

                                                                                                              30/12/2016
Cihan Karaman

1 No'lu F Tipi Hapishane

Tekirdağ