Tutsak yazar Ayhan Kavaktan roman değerlendirmesi: Yüzün Eksik Parçası

Tarih: 
Salı, 10 Temmuz, 2018

YÜZÜN EKSİK PARÇASI HAKKINDA

Ayhan KAVAK

Colm Toibi’nin “Güney” adlı romanında geçer, İrlandaca’da sürgünün anlamı deorai imiş. Deor, gözyaşı anlamına gelirken, deorai ise gözyaşını tanımış kimse demekmiş. Dünya dillerinde böylesi cuk oturan başka tanım var mı bilemem ama kanımca gözyaşını tanımak sürgün trajedisini ancak bu kadar isabetli ifade edebilirdi.

“Coğrafya kaderdir” der İbn-i Haldun. Coğrafyamızda da sürgün olayı adeta bir kader haline getirilmiş durumdadır. Yerini, yurdunu, ardında tüm sevdiklerini bırakıp yollara, bilinmez dünyalara vurular kendilerini. Oysa köklenip filiz verilen yerlerden kopulduğunda huzursuzluk sarmalıyla debelenip durulur. Bundan ötürü de kendinde eksiklik hissederek ıstırap içinde kalmaktan muzdarip olur. Değil mi ki ilk soluğun alındığı yerden kaçılmışsa ve arkada bırakılan sevilenler düşünülmeden çekip gidilmişse son soluğun alınmasına kadar sürecek huzursuzluk içinde kıvranılır. Hep kaçmaya meyledip herhangi bir yere aidiyet duyulamayacak ve dolayısıyla son nefesinde dahi özlem ve pişmanlık içerisinde kıvranılmaktan geri durulmayacaktır. Zira ilk soluğun kutsallığı toprağın/coğrafyanın kutsallığıyla hemhal olmuştur. Paulo Freire, “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı kitabında sürgün olgusunu şöyle açıklamıştır: “Hiç kimse sürgünde huzur içinde olamaz. Bir kere hiç kimse sürgüne kendi isteğiyle gitmez. İkincisi, hiç kimse üzerinde kuvvetle iz bırakmayan bir sürgün dönemi geçiremez. Sürgün sizi varoluşsal biçimde etkiler. Bir varlık olarak sizi kuşatır. Si<i fiziksel ve zihinsel olarak sarsar. Sürgün erdemlerinizi ve hatalarınızı büyütür.” Kendisi de sürgün hayatı yaşamış olan Freire’nin tanımlaması yerli yerine oturmaktadır.

Sürgüne giden bir gün mutlaka döneceğinin hayaliyle yanıp tutuşur. Düşlerindeki zaman algısı durağandır. Toplumsal zaman akışının aksine geçmişteki yaşanmışlıklar sanki donakalmış bir andaki gibi geri dönecek olanı bekler zannedilir. Tabii ki ahir ömrün törpülendiğinin ayırdında olunur. Zihninde, peşinde bıraktığı her şeyin olduğu gibi kendisini beklediği yanılsaması içerisinde olmayı tahayyül eder. Geride kalanların sanki yıllar akıp gitmemiş gibi, dönüldüğünde yarım bırakılmış film karelerinin oynatılmasıyla her şeyin tamamlanacağı zannında olmaktan kurtulunamaz. Sürgüne gidenin tolumsallaşmış insanlık ideasından personaya yatma evriliminin keskinliğinin yarattığı çatışma ve çelişki içersinde yolunu kaybetmesi tehlikesiyle karşı karşıya gelmesi de çokça yaşanmıştır. Sürgüne gidenin içinde boşluklar büyüdükçe sonbaharda düşen kuru yaprağa dönüşülür ki bu durum kişiyi yenilgiye açık hale getirmesi tehlikesiyle bocalayan bir haleti ruhiyede kıvrandırır. Nitekim keşkeleri artarken pişmanlıklar da yiyip bitirebilir insanı. Sürgüne gidilen yerde kurulmaya çalışılan yaşam eğreti geliştiğinden tutunamayana dönüşülür. “Bir gün mutlaka döneceğim” koşullanmasıyla sığınılan yerlere uyum sağlanamaz. Böyle yıllar yılları kovalarken kaybedilmişlikten hallice olunur. Kanımca düşünülebilecek en tehlikeli konum, kaybetme ve yenilmeye açık hale gelmek veya bile isteye yatmaktır. Sürgünü tarif edecek nitelendirmelerden olan, gidip de gelmemeye, gelip de görmemeye ulamlanır. Bu yüzden olsa gerek kırılgan ruhun şifasını bulacağı ve tamamlanmışlığını yeniden kazanması gerisin geri dönüşü gerçekleştirmek bulunabilecektir.

Değerli dostum, yazar Ümran Düşünsel’in dumanı üstünde, yeni çıkmış ilk romanı “Yüzün Eksik Parçası”nı okuduğumda yaralı coğrafyamızın makus talihine parmak basan sürgün ve dönüşün ardından, kabuk bağlamamış yaraların sağaltımı yolunda çabalama değinimini yakıcı bir şekilde hissettim.

Faruk Tunçel’in 27 yıl süren Fransa sürgünlüğünün ardından hukuki sorunlarını halledip döndüğü İstanbul’da, vakti zamanında yol açtığı tahribatlarla yüzleşmek ve telafi etme girişimleriyle hayata yeniden tutunma çabalarının başarılı bir kurgu, hikaye ve edebi derinlikte romanlaştırılması örneği var karşımızda.

Faruk’un zindana düşmemek için hamile karısını geride bırakıp çekip gitmesinin üstünden yirmi yedi yıl geçmiştir. Bunun yanı sıra yoldaşlarını da, “gitmemin ardından aldırırım” diyerek öylece yüz üstü bırakmıştır. Döndüğünde karısı İrem’in doğumdan sonra öldüğünü öğrenir. Kızı Ceren, damadı Cengiz ve kendisine öfkeli olmanın yanı sıra suçlayan, küçümseyen kayınvalidesi Firuzan ile ilişkilerini onarmanın arayışında olur.

Kızının evinde tanışacağı Deli Recep de var ki deliliğinin Van Depremini yaşamasından miras kaldığını öğreniyoruz.  Gene, Faruk’un sürgüne gitmeden önce gözaltında direnmesine vesile olmuş İlhami’yi ziyaret etmesinin, sıcak ve içten karşılanmasının tersine, ardında bıraktığı, beklenti içinde yolunu gözleyip ve yurt dışına çıkamayınca yakalanan, on bir yıl esaret altında kalan Ömer’in haklı tepkisiyle nedamet getirmesi, keza Ömer’in öfkeli konuşmasından öğrendiğimiz üzere Faruk’un eylemlerinin üst üste yığıldığı müebbet almış Murat ve daha arka planda kalan karakterlerle olay örgüsü çatılmış.

Yüzün Eksik Parçası, sürükleyici  ve merak uyandırmakta. Yazar, edebi ustalığının inceliğiyle toplumsal sorunları sırıtmadan romana yedirebilmiş.

Daha çok hikâyeciliğiyle tanıdığımız Düşünsel’in eksilterek yazılmış 188 sayfalık romanının ana temasını girizgahtaki dörtlüğün ifade ettiği söylenebilir.

“Siyah beyaza durdu giderken. Tüm sesler çekildi üstünden,

Başından. Tılsımı kirlenmişti renklerin ve seslerin.

Küstüler ona. Yok saydılar erdemsizliğinden.

Gidip kendi renklerini ve seslerini bulabilirse amenna…”

Nitekim, kendi renkleri ve seslerine kavuşmanın romanıdır dile getirilen.

Faruk’un sürgün yıllarının başında Moris adını verdiği örümcek ve ağıyla kendini ilintilendirerek çeşitli anlamlandırmalara gitmesi bir nevi sürgün yıllarının ilk günlerinden beri süregelecek takıntılı bir ruh haline delalet ediyor.

Faruk’un içine girdiği pratik ve olması gerekene gönderme yapan Şostakoviç’in 7. Senfonisine tutkunluğu müziği beğenmesinden ziyade anlam biçtiği bir durum olarak karşımıza çıkmakta.

“İnsan birine, bir besteye hem âşık olup hem de nefret edebilir miydi aynı zamanda? Ederdi, kendisinden biliyordu. Ona âşıktı, çünkü efsane bir direnişin mihenk taşlarındandı. Şostakoviç’in Leningrad’ı terk etmeme kararını karısı bile anlamakta zorlanmıştı. Yine de kalmıştı. İşte tam da o kararına âşıktı. Öte yandan kendisine kaçıp gittiğini hatırlattığından nefret ediyordu ondan. Galip gelen duygunun hangisi olduğuna çok önceleri kafa yormuş ve kalıp direnmesini altında ezilerek de olsa seçmişti. Kendisinin beceremediğini yapmıştı o.”

Şostakoviç olamamanın ezikliğini yaşamışlığından olsa gerek, onun 7. Senfonisini dinlemesi vazgeçilmezlerindendir. Yüreği onun tavrını onaylarken aklına uyup çekip gitmiştir. Nihayetinde, 27 yılın ardından kendisiyle ve geride bıraktıklarıyla hesaplaşmaya gelen Faruk’un içindeki boşluğu doldurma yolunda kendini onarırken, dönemin gerekleri doğrultusunda dersler çıkarması yaşanıyor.

Düşünsel, bu topraklarda görünmek istenmeyen toplumsal bir sorunu başarılı bir şekilde romanlaştırıyor. Aynı kaderi farklı gerekçeler ve boyutlarda yaşayıp dönenlerin sayısı hayli fazla olmasına rağmen toplum nezdinde duymazdan, görmezden gelinmektedir. Oysa verilmiş bir bedel vardır. Ahir ömürlerinin en delikanlı çağlarını 12 Eylül faşizminden ötürü mültecileşerek geçirmek zorunda kalmışlardır. Elbette yer yer dökülüp darmadağın bir haleti ruhiyede yolunu kaybedenler de çokça olmuştur. Lakin daha fazlası geri dönüp hayata ve kavgaya tutunmuşlardır. Faruk’un romanını bu üzre okurken edebi tadına da vakıf oldum.

Yakın zamanlarda peş peşe iki öykü kitabı (Ay Portakalı ve Hâlname/2016) yayınlanan Ümran Düşünsel’in ilk romanı olan ve edebi derinliğini oya gibi işleyerek kotardığı başarılı ve iz bırakan bir verim olduğunu söyleyebilirim.

Dikkatimi çeken bir husus da, Hâlname /2016 öykü kitabındaki bazı karakterlerin Deli Recep ve kedi sevgisinin yoğun işlenmesi gibi karşımıza çıkmakta. Görünen o ki, takvimin her gününe bir öykü sığdırdığı Hâlname / 2016’daki malzemeden daha nice roman konusu çıkmaya meyyal. Bu durumun gayet iyi ve yerinde olacağını da düşünmekteyim. Zira insan ilişkilerinin anlam bulduğu metinleriyle, toplumsal sorunları edebi verime dönüştürmede yetin bir kalem erbabı var karşımızda.

Önce şair kimliğiyle tanıdığımız Düşünsel; Kırık Patika, Ay Portakalı, Hâlname / 2016 öykü kitaplarının ardından “Yüzün Eksik Parçası” romanıyla her seferinde üstüne yni şeyler katarak şaşırtmaya devam ediyor. Hâl böyle olunca da kaleminden damlayan edebi lezzetin tadına da doyum olmuyor.

Düşünsel Okunmalı. Okunmalı ki kanayan yüreklerin sağaltımının bir edebiyat disiplini çerçevesinde işlenmesinin maharetine vakıf olunabilsin.

 

Yüzün Eksik Parçası

Roman, 188 sayfa,

Ümran Düşünsel,

Ütopya Yayınevi, 1. Baskı, Mart 2018