VİRÜS ADIM ADIM BİZE YAKLAŞIYOR

Yıl Ağustos ayını bulduğunda Hükümet zafer nutukları atıyordu artık. Korona’yı kontrol altına aldıklarını, melanetin belini kırdıklarını göğüs ilerde açıklıyorlar, salgınla mücadelede gösterdikleri emsalsiz başarının dünya ülkeleri tarafından parmakla gösterildiğini gururla anlatarak memleket insanını adeta şükür duasına çağırıyorlar.

            Ana akım medyadan Sağlık Bakanı ve Hükümete dizilen methiyelerin ardı arkası kesilmiyor. Sınırlı sayıdaki muhalif basın-yayın organının ise sesini duyan yok.

            Dışarıdaki gelişmeleri sınırlı olanaklarla içeriden takip etmeye çalışıyoruz. Hükümetin açıklamalarına temkinle yaklaşıyoruz. Salgın kapımızı çalmaya fırsat bulamadan atlatabiliriz biçiminde bir umudumuz vardı ama Hükümet verilerini esas alsak bile dışarıda Covid-19 kaynaklı günlük ölümler iki haneli, vaka sayısı ise üç haneli rakamlardaydı. Tablo, zafer havasının erken olduğunu gösteriyordu. Unutmayalım ki bu virüs belki bir, belki de birkaç kişiden bütün dünyaya yayılmıştı.

            Zafer havası gevşemeyi getiriyor. Gevşetmeyi de elbet. Salgınla mücadelede sıkıya gelmede zaten zorlanan memleket insanı, bu gevşetmelere kendi marj ayarını da vererek iyiden iyiye salıyor. Ve, gitti gidecek bitti bitecek gözüyle bakılan salgın bir süre sonra yeniden şahlanıyor. Vaka ve ölümler tırmanışa geçiyor.

            Hükümet, virüsün propagandasını yapmamak ve ona moral vermemek için her zamanki gibi gerçek rakamları vermiyor elbet. Örneğin, sadece Diyarbakır’daki bir hastanede Covid-19 kaynaklı 15 kişi yaşamını yitirmişken, Bakanlığın o günkü açıklamasına göre Türkiye genelinde salgından dolayı yaşamını yitirenler sadece 26 kişi idi.

            Dışarıdaki bu gelişmelere paralel hapishanelerdeki Covid-19 vaka ve ölümleri artıyor. Bu bilgilere elimizdeki sınırlı basın kaynaklarından ulaşabiliyoruz. Basının gerçek rakamlara hangi düzeyde ulaşabildiği ise tartışmalı.

            Ağustos ayında da ziyaret yönetmeliği değişmiyor. Sadece yarım saatlik kapalı görüş yapabileceğiz. Buna rağmen bir arkadaşın ziyaretçisi çıkageliyor. Arkadaş, her zamankinden farklı bir duyguyla ziyarete gidiyor. Uzun zaman sonra bir ziyaretçisiyle görüşüp sohbet ettiğinden dolayı memnun ama normal ziyaret tadından da uzak olduğunu söylüyor.

            Salgın hala içeri girmemiş, yani bizden uzak. Salgının girdiği hapishaneleri merak ediyor, konuşuyoruz. Bu hapishanelerdeki mahpuslar ne yapıyordu acaba?..

            Fısıltı gazetesi aracılığıyla, kaldığımız hapishanede görevli iki gardiyanın salgına yakalandığını öğreniyoruz. Bahsedilen gardiyanlar dışarıda görevli olduklarından, içeride olağanüstü herhangi bir gelişme yaşanmıyor. Bu olayla virüsün içeriye sızmak için yoklamalara başladığını anlıyoruz. Makinelerin saldırısı altındaki zeon ahalisi gibi hissediyoruz kendimizi.

            Aradan iki hafta gibi bir zaman geçiyor ve her şey normal gibi görünüyor.

            Tam da bu sırada, içeride görevli vardiya, zamanından iki gün önce apansız değişiyor. Normalde cuma günü değişmesi gereken vardiya çarşamba günü değişmişti.

            Bu, dikkatimizden kaçmıyor. Yeni vardiyadan bir gardiyana, “Hayrola, önemli bir şey mi oldu?” diye soruyoruz. Gardiyan, “Bilmiyorum valla, çağırdılar biz de geldik.” diyor. Belki biliyordu da söylemiyor ya da söyleyemiyordu. Kendi aramızda, giden vardiyadaki gardiyanlardan biri ya da daha fazlasında salgın semptomlarının çıkmış olmasına yorumluyoruz bu zamansız değişimi.

            O zamana kadar gerek gardiyanlar gerekse yemek ve ekmek dağıtıcıları, kantin ve temizlik çalışanları maske ve eldiven takmada gerekli titizliği göstermiyorlardı. İsteğe bırakılmış gibiydi; kimi takıyor, kimi takmıyordu.

            Bu gevşek hal birden değişiyor. Gardiyanlar ve çalışanlardaki tedbir ve temkin dikkat çekecek düzeyde göze çarpıyor. Tümü istisnasız maskeli. Mazgala eskisi gibi sokulmuyor, kapı açıldığında mesafeyi koruyorlar. Havalandırma kapısını açıp kapamaya gelen gardiyanlar ise artık beyaz tulumlu, maskeli, siperlikli ve eldivenliydiler.

            Son gelişmeler yeni bir evreye geçtiğimizin habercisiydi. Nitekim sorup soruşturduğumuzda, salgının D ve E bloklarındaki bazı odalara girdiği bilgisine ulaşıyoruz. Virüsün ne zaman içeriye sızdığını tam olarak kestirmek zor ama Eylül’ün ilk haftasından itibaren bazı odalara girdiği kesinlik kazanıyor.

            Virüsün ilk olarak Gülencilerin kaldığı odalarda görüldüğü, daha sonra adli odalarda da görülmeye başlandığı söyleniyor. Davetsiz misafirin geriye kalan diğer odaları da ziyaret etmek isteyeceği sır değil.

            Çok geçmeden idarenin duyuru kanalından da salgının içeriye girdiği teyit ediliyor. Salgınla ilgili tüm duyurularda olduğu gibi bu duyuruda da, “Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan koronavirüs…” ibaresi kullanılarak virüsün soykütüğüne inilmişti. “Sorun bizden değil, Çin’den kaynaklı ha!” dercesine. Virüs çoktan dünya vatandaşı olmuş, bizim idare hala Vuhan’da. Hem, dünya bu salgınla hala boğuşuyorken, basından çıkanlar doğruysa Çin, salgını çoktan kontrol altına almış ve dışarıdan gelebilecek sızmalara karşı önlemler almaya başlamıştı.

            Virüs iki bloğa girmiş ama odamızın bulunduğu C bloğu ve B bloğu henüz temiz. Bu bir parça rahatlatıcı gelse de, içerideki vaziyete ve alınan tedbirlere baktığımızda salgının kaldığımız bloklara yayılmayacağını söylemek safdillilik olurdu.

            Her telefonlaşma sonrasında telefonların dezenfekte edilip edilmediğini sorduğumuzda, günde sadece bir defa dezenfekte edildiklerini söylemişlerdi. Bu biçimiyle, virüs taşıyan bir odadaki mahpuslar, hastalığı kolaylıkla kendilerinden sonra gelip görüşen mahpuslara bulaştırabilirlerdi. Odaların havalandırma kapılarını aynı gardiyanlar açıp kapatıyordu ve bunlar hasta bir odanın virüslerini kolaylıkla hasta olmayan odalara taşıyabilirlerdi. Kantinciler, yemek dağıtıcıları ve gazete dağıtıcılarının gerek kendileri gerekse içeriye verdikleri materyaller üzerinden de virüsü kapmak mümkündü. Virüs şayet havadan da bulaşıyorsa, koridora çıkmak bile hastalığı kapmaya yeterliydi.

            İdare, koridorları ve odaları daha sık dezenfekte etmeye başlamıştı ama bu tek başına virüsün yayılmasına engel olamazdı.

            Bir gün, her zamanki gibi öğleye doğru masaları hazırlamış, yemeği bekliyoruz. Bekle bekle yemek gelmiyor… Yemeğin zaman zaman geciktiği oluyor ama bu zaman farkıyla değil. Öğle yemeğimiz geldiğinde saat bir buçuğu geçiyordu. Normalde on ikiye doğru gelirdi. Gelen yemek de doğru dürüst pişmemiş, yenecek durumda değil. Sorduğumuzda mesele anlaşılıyor. Çalışanlardan salgına yakalananlar olmuş. Bu sebepten yemekhane çalışanlarının tümü karantinaya alınmış. Acemilerle de ancak bu kadarı olabiliyormuş.

            Hizmet alanındaki diğer çalışanlar da değişmiş, yerlerine yenileri getirilmişti. Yani hizmet işlerindeki tüm çalışanlar karantinaya alınmışlardı.

            Yemek düzenimiz alt üst oluyor, öğle ve akşam yemekleri sürekli gecikiyor. Gecikmekle kalsa iyi; yenmiyor da. Pirinç, bulgur gibi katı yiyeceklere bile kimi zaman tuz serpmek durumunda kalıyoruz. Kantinde de kahvaltılık dışında yenecek bir şey yok. Kahvaltı yapmaktan gına geliyor.

            Yeni yemekhane ekibi bir süre sonra işi kavramış olacak ki yemekler düzelmeye başlıyor. Hem saat düzeni hem de yemek kalitesi olarak. Kalite ifadesi yanlış anlaşılmasın; hapishane ölçülerini baz alarak belirtiyorum. Bilen bilir, hapishane yemekleri normal koşullarda yenebilecek yemekler değil.

            Yemekler tam da düzene girmişken ve yeni ekip artık ustalık meyvelerini vermeye başlamışken, bir öğle saatinde yemek yine gecikiyor. Bekle, bekle yemek yok…

            Evet, ikinci ekip de salgını kapmış, yerine başka bir ekip geçmişti. İkinci ekibin ustalık döneminden faydalanamıyoruz. İkinci ekip ile yaşadığımız deneyimden yola çıkacak olursak beş-on gün yine dişimizi sıkacaktık. Ama bu sefer korktuğumuz başımıza gelmiyor. Ertesi gün, çoktandır görünmeyen birinci ekibin elemanlarını koridorda görmeye başlıyoruz. Karantinadan çıkmış ve yemek işini devralmışlardı.

            Ailelerimizle yaptığımız telefonlaşmalardaki sohbet konularından biri de kuşkusuz Covid-19. Aileleri hapishanelerdeki vaka ve ölüm haberlerini basından öğreniyor ve doğal olarak bizler için kaygılanıyorlar. Salgının bulunduğumuz hapishaneye de girdiğini ama kaldığımız blokların henüz temiz olduğunu kendilerine söylüyoruz. Her görüşmede iyi olduğumuzu belirterek onları teskin etmeye çalışıyoruz.

            Dışarıda amcalarım ve diğer bazı akrabalarımın hastalığa yakalandığını öğreniyorum. Bir amcamın durumu ağırlaştığından hastaneye kaldırılmış. Çok geçmeden babam da virüsü kapıyor. Annem şeker hastası olduğundan evdeki herkes azami düzeyde tedbirli davranıyormuş ama babam bir yerden virüsü kapmış ve eve getirmiş. Evdekiler, 65 yaş üstülerin izin günlerinde yürüyüş için gittiği parktan hastalığı kapmış olabileceğini söylüyor. Babam, başta hastalığı normal bir soğuk algınlığı olarak tanımlıyor ama evin diğer sakinleri tedbiri elden bırakmıyor ve onu karantinaya alıyorlar. Test sonucu pozitif çıkıyor ve durumu ağırlaşınca onu hastaneye kaldırıyorlar. Her telefonlaşmamda durumunu sorup öğreniyorum.

            Çok geçmeden salgın B ve C bloğuna da sıçrıyor. Kaldığımız C bloğunda ilk olarak 5. odanın düştüğünü öğreniyoruz. Aramızda bir oda var. Havalandırmaları C bloğunun havalandırmalarıyla bitişik B bloğunda, davamızdan tutsak arkadaşların kaldığı 13. Ve 12. odalara da hastalık giriyor.  Çok geçmeden, adlilerin kalmakta olduğu B bloğundaki 11. Ve 10. odalara da . Yani karşımızdaki tüm havalandırmalar salgın işgalinde. C bloğunun koridorunda ise 5. odadan sonra birkaç oda daha düşmüş.

            Virüs adım adım bize doğru geliyor.

            Kontrolü iyiden iyiye kaybeden idare yeni kararlar alıyor: Yürürlükte olan kapalı görüşü de kaldırıyor, ilaveten telefon hakkımızı on beş gün boyunca askıya alıyor. En çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde telefon hakkından mahrum kalıyoruz. Açık ve kapalı ziyaretler zaten yok, mektup deseniz onu da bir süre bekletip öyle gönderiyorlar. Yani dış dünya ile ilişkilerimiz timden kesiliyor.

            Bu tecride, Ekim ayı için gazete fişini yazmayarak, yani bir ay boyunca kendini gazetesiz bırakarak bir de biz katkıda bulunuyoruz Virüs gelip kapıya dayanınca, önlem olarak o ay gazete almamaktan yana karar alınıyor. Bir ben katılmıyorum bu karar ve “Tam da bu ay içinde virüsü kapıyormuşuz,” diyerek takılıyorum arkadaşlara.

            Yetkililere, idarenin almış olduğu on beş günlük telefona çıkmama kararını ailelerimize bildirmek istediğimizi, aksi takdirde merak edeceklerini söylüyoruz. Tüm ailelerin idare tarafından aranacağını ve durumdan haberdar edileceğini söylüyorlar.

            Artık tam manasıyla tecridiz. Uzun hapishane yaşamım boyunca bu düzeyde bir tecritliği hatırlamıyorum. Ama yine de günler geçiyor.

            Tam da bu tecritlik dönemde hastaneden acı bir haber geliyor. B-13 odasında hastalığa yakalanan ve durumu ağırlaştığından hastaneye kaldırılan Emir İbrahim arkadaş yaşamını yitirmişti. Afrinli olan Emir arkadaş 28 yıldır tutsaktı ve tahliyesine iki yıl kalmıştı. Dağda doğanın sert koşullarına karşı yıllarca dayan, mermi ve bombalara karşı kendini koru, çeyrek asrı aşkın süre boyunca zindanda diren, ama sonunda, hiç hesapta olmayan küçük bir virüs gelip canını alsın! Üstelik özgürlüğüne sadece iki yıl kalmışken!..

            Emir arkadaş için çok üzülüyoruz. Vaktinde hastaneye kaldırıldı mı, hastanede kendisine gerekli ilgi gösterildi mi?.. “Suriyeli bir terörist” denerek ölüme mi terk edildi bilemiyoruz. Sorulduğunda hapishane yetkililerinin verdiği yanıt, cesedin otopsiye gönderildiği, ordan verilecek yanıtla ölüm sebebinin netleşeceği, biçiminde.

            O gün ve sonraki günlerde Emir arkadaşı sık sık anıyor, sohbet konusu yapıyoruz.

            Virüs gelip odamıza dayanmış. Her gün yeni bir odanın salgına yakalandığını öğreniyoruz. Yan odalardan, karşı odalardan top oynama sesleri kesilmiş, sessizliği öksürük sesleri doldurmuştu. Etrafımız öksürük sesleriyle kuşatılmış. Ve, biz hala direniyoruz.

            İdareye dilekçe yazarak maske, eldiven ve dezenfektan vermelerini, şayet kendileri vermeyecekse kantine getirmelerini istiyoruz. Evet, daha önce duyuruyla kantine getirildiği ifade edilen ama satın almadığımız bu malzemelerin kantine getirilmesini bu sefer kendimiz talep ediyoruz. Daha önce kantine getirmişlerdi ama anlayamadığımız bir sebepten satımını durdurmuşlardı. İdareden yetkililer, talebin değerlendirildiğini, bahsi geçen malzemeleri odalara veremeyeceklerini ama kantine getirmek için görüşeceklerini belirtiyorlar. Normalde idarenin bu malzemeleri mahpuslara ücretsiz vermesi gerekirken bundan geçtik, kantine bile getirilmiyor. Oysa hapishaneler riskli alanlar kapsamında.

            Mahpuslara koruyucu malzeme vermeyen devlet, diğer yandan ABD’ye maske, eldiven ve dezenfektan yardımında bulunarak caka satmaktan geri durmuyor. ABD’nin bir ihtiyacı varmış gibi. Büyük devlete yardımda bulunma havası da başka olsa gerek.

            Nihayet on beş gün bitiyor ve telefona çıkıyoruz. Öncekilerden farklı olarak çıkışta bize maske veriliyor. Maskeleri takıyor, telefon kabinlerine giriyoruz. Hal-hatır faslından sonra bizimkilerin durumdan haberdar olduklarını öğreniyorum. İdareden bir yetkili, on beş gün boyunca telefona çıkamayacağımızı kendilerine iletmiş. Hayatını kaybeden Emir arkadaşın durumunu da basından öğrenmişler. Bu olay onları etkilemiş ve üzmüş; bize dair kaygılarını arttırmış. Salgının henüz odamıza girmediğini, iyi olduğumuzu, bizi merak etmemelerini söylüyorum. Diğer yandan babamın durumunu merak ediyorum. Normalde telefona her zaman ilk o çıkardı. Telefona çıkamadığımız dönemde hastane ve karantina süresinin bitmiş olması gerekiyordu. Telefondakiler değişiyor ama babama sıra gelmiyor. Meraklanarak, “Babam nasıl?” diyorum. “İyidir, o sonra konuşacak” diyor kardeşim. Rahatlıyorum. Hastalığı atlatmış olsa da, tedbir amaçlı telefona en son o geliyor. İyi olduğunu ama önemsiz de olsa hastalığın bazı etkilerini hala hissettiğini belirtiyor. Ona şifa diliyorum.

            Bizim yaşlılar ömürlerini hapishane kapılarında geçirdiler. Şehir şehir ardımızdan dolaştılar. Yani cefamızı az çekmediler. Bu sebepten, biz uzun süre yatmış tutsakların bir dileği, de en azından hala hayatta olanlarla tellerin arkasında görüşebilmek.

            Odaya dönüşte arkadaşlarla aile muhabbeti yapıyoruz. Duygular, tepkiler genelde birbirinin aynı. Bir-iki aileye idarenin telefon kararı bildirilmemiş. Onlara telefon açmamışlar mı, yoksa açmış da ulaşamamışlar mı bilemiyoruz.

            Ekim ayının ilk haftasında odamızdaki bir arkadaşta rahatsızlık beliriyor. Bu, dikkatimizi çekiyor. Zara virüs kapmış olabilirdi. Nitekim bu şüphelerimizi arkadaşla paylaşıyoruz. Arkadaşta bel fıtığı vardı ve bir süre önce fıtık ameliyatı olmuştu. Rahatsızlığının ağırlıklı olarak belde seyrediyor olmasını fıtık ağrısına yorumluyor. Israrla, fıtık ağrısıdır deyince bir şey diyemiyoruz. İki-üç gün geçmesine rağmen durumu düzelmiyor ve kimi belirtiler virüs olasılığını güçlendiriyor. Durumun netleşmesi için Covid-19 testi yaptırmak için idareye dilekçe yazıyor. Ama o gün cumartesiye denk geldiğinden yetkililer, pazartesi dilekçe yazmasını söylüyorlar.

            Biz geriye kalanlarda herhangi bir sağlık problemi yok. Yani bir arkadaş dışında hepimiz iyiyiz.

            Pazar akşamı televizyonun karşısında oturmuş, TRT-2’de “The Bear” isimli güzel bir film seyrediyoruz. Film bizi bayağı sarmış. Filmin ortasında bir arkadaş kalkıyor ve kendini iyi hissetmediğini söyleyerek yukarı çıkıyor. Aklı filmde kalarak kalkıyor, zira filmdeki ayıcığa hepimizden daha fazla kaptırmıştı kendini.

            Film bittikten sonra yukarı çıkıyor, ranzasında kendini battaniye ile sarmalamış arkadaşın durumunu soruyoruz. Durumu pek iyi değil. Üşüdüğünü, titrediğini, başının ağrıdığını, kas ve sırt ağrıları çektiğini söylüyor.

            Pazartesi günü, hasta ya da değil test yaptırmak için hepimiz dilekçe yazıyoruz. Bu arada doktoru da çağırıyoruz.

            Yeni hastamız, şikayetlerine ateşi de ekliyor. Ateş diyor da başka bir şey demiyor. Başucuna koyduğu su dolu yoğurt kovasına arada bir daldırdığı bezi sıkıp suyunu şırrr! diye akıttıktan sonra alnına yerleştiriyor. Bu vaziyet bir ritüel misali belli aralıklarla devam ediyor.

            O zamana kadar herhangi bir şikayeti olmayan ben, akşama doğru yavaştan bir baş ağrısı hissetmeye başlıyorum. Biraz da üşüme var. Ama zorlayan cinsten değiller. Ranzama çekiliyor, elimdeki kitabı okuyorum. Çok geçmeden doktor geliyor kapıya. Bunun üzerine aşağıya iniyoruz.

            Doktor, dilekçelerimizi aldığını, çarşamba günü test yapacaklarını söylüyor. Gelmişken ateşimizi ölçmesini de istiyoruz doktordan. En çok da ateşten şikayet eden arkadaş. Doktor, “Ateşin var mı?” diye soruyor o arkadaşa. “Evet, ateşim çok yüksek.” diyor arkadaş. Doktor, onun ateşini ölçüyor, aletin göstergesine baktıktan sonra, “Ateşin normal” diyor. Doktor bana dönerek, “Ateşin var mı?” diye soruyor. “Ateşim yok ama madem gelmişsin benimkini de bir ölç” diyorum.  Doktor, aleti alnıma yaklaştırıyor, göstergeye bakıyor. Bir daha ölçüyor ve biraz da şaşırarak, “Ateşin yüksek” diyor ve ekliyor: “Yahu ‘ateşim yüksek’ diyenin ateşi normal çıkıyor, ‘ateşim yok’ diyenin ateşi yüksek çıkıyor.” Buna hepimiz gülüyoruz. Ateşler genelde normal çıkıyor. En yüksek ateş bende.

            Akşam saatlerinde bir arkadaş daha yatağa düşüyor. Şiddetli baş ağrısı ve bel ağrısı çekiyor. Onda da bel fıtığı var ve ağrılarının fıtıktan mı yoksa Covid-19’dan mı olduğuna karar veremiyor. Konuşurken bile zorlanıyor.

            Saatler geceye doğru evrilirken baş ağrıma ilaveten sırt bölgemde de ağrılar hissetmeye başlıyorum. Ağrılar gittikçe şiddetleniyor. Uyutmayan cinsten.

            Semptomlar birbirinden farklı olmakla birlikte hepimiz hastayız aslında. Sadece bir arkadaşın durumu görece iyi. Hafif geçiriyor galiba. Ama o bile baş, boğaz ve belinden şikayetçi. Bu arkadaş adeta elimiz ayağımız olmuş, her işe koşturuyor.

            Gece yarısı, aşağıdan gelen kusma sesleriyle uyanarak aşağı iniyoruz. O akşam yatağa düşen arkadaş tuvalet bölümündeydi, böğürüyor, kusuyordu. Belli ki durumu iyi değil. Kendisine seslenerek durumunu soruyoruz. Kustuğunu, elini-yüzünü yıkayıp çıkacağını söylüyor. Biz onu yemekhanede bekliyoruz. Çıktıktan sonra, “Hastane için söyleyelim mi?” diyoruz. “Gerek yok, şimdi daha iyiyim” diyor. Birlikte yukarı çıkarak ranzalarımıza uzanıyoruz. Bu arada bir arkadaş o arkadaşın beline bel ağrıları için kullanılan bir jel sürüyor. Jel, arkadaşın ağrılarını biraz hafifletiyor, iniltilerini kesiyor. Yatmaya çalışıyoruz biz de.

            Sabaha doğru aşağıdan yine böğürme sesleri geliyor. Merak ederek başımı kaldırıyorum, bu sefer hangi arkadaş diye. El-ayak arkadaş hemen aşağı inerek onunla ilgilenmeye çalışıyor. Kulağım aşağıda, anlamaya çalışıyorum. Bu sefer ki, ateşinden şikayet eden arkadaştı. Başı dönmüş, midesi bulanmış. Tuvalet bölümünde düşmemek için dışarı çıkarak bir sandalyeye zor atabilmiş kendini. Konuşmalardan çıkardığım kadarıyla şimdi daha iyi. El-ayak arkadaş, terini siliyor. Su kaynatıyor, limon katarak arkadaşa içiriyor. Bir süre sonra arkadaş kendine geliyor. Yukarı çıkıyor, ranzasına uzanarak uyumaya çalışıyor.

            Kabus gibi bir geceden sonra kırık-dökük vaziyette kahvaltıya iniyoruz. Hepimizde bir iştahsızlık var ama kendimizi bir şeyler yemeye zorluyor, yaşam düzenimizi bozmamaya çalışıyoruz. Geceye oranla herkes biraz daha iyi sanki. Volta atıyor, mümkün mertebe kendimizi yatağa hapsetmeye çalışıyoruz.

            Sağlıkçı geliyor, ateşlerimizi yine ölçüyor. Herkesin ateşi normal çıkıyor. En düşük ateş ise bende. Bir gün önce ateşi en yüksek olan bendim oysa. Zaten bu ateş olayından bir şey anlayamadım gitti.

            Baş ağrım kesilmişti. Ama akşam saatlerinde sırt ağrılarım şiddetlenmeye başlıyor. Önceki geceden daha şiddetli üstelik. Oturuyorum olmuyor, geziyorum olmuyor, uzanıyorum olmuyor. Bir arkadaşta birkaç tane ağrı kesici var. Bir tane alıp yutuyorum. Bir-iki saat kendimi iyi hissediyorum fakat daha sonra tekrar başlıyor ağrılar. Uyumak istiyorum ama nafile. Sırtıma kene gibi yapışmış alçak! İstikametim yine hap oluyor. Arkadaş bir hap daha veriyor ama bir ihtar da çekiyor. Zira kendisi o haplardan kullanıyor ve sadece bir-iki tane kalmış. Aldığım son hap da bir süreliğine durumu idare ediyor. Gün doğmadan önce bir hap daha koparıyorum hapçı arkadaştan.

            Gün ışıdıktan sonra yine kırık-dökük bir vaziyette kahvaltıya iniyoruz. Yemek düzeninden taviz yok. Öyle ya da böyle yemeye zorluyoruz kendimizi. Teste de gideceğiz ayrıca. Vaziyetimizden yola çıkarak test sonuçlarının ne çıkacağını az çok tahmin edebiliyoruz artık. Bir kere, şiddetleri kişiye göre farklı olmakla birlikte hepimiz de bel ya da sırt ağrıları var. Keza baş ağrısı, üşüme, halsizlik ve iştahsızlık da. Kimi arkadaşlarda öksürme, baş dönmesi, terleme, boğaz ağrısı ve tat alma duyusunun zayıflaması yaşanıyor. Tüm bu semptomlar Covid-19 ile değil de neyle izah edilebilirdi ki? Ama ilginçtir, basının en çok öne çıkardığı solunumda zorlanma hiçbirimizde yaşanmıyor.

            Öğleye doğru test için çağırıyorlar. Gidiyoruz. Doktor, ağzımıza ve burnumuza kulak çöpüne benzeyen uzun çubuklar daldırarak numune alıyor. İşimiz bittikten sonra doktordan ağrı kesici ve ateş düşürücü istiyoruz ama doktor, herhangi bir ilaç kullanmamamızı söylüyor. Testler pozitif çıktığı takdirde kendileri ayrıca ilaç vereceklermiş.

            Aynı gün öğleden sonra sırt ağrılarım beni zorlamaya başlıyor. Saatler ilerledikçe daha da şiddetleniyor. Öyle ki akşam yemeğini zorlukla yiyebiliyorum. Ağrılar erkenden şiddetlenmişti. Akşam ve gece saatlerinde alacağı vaziyeti düşünmek bile istemiyorum. Hapçı arkadaşın stoku da bitmiş. Önceki gece yarısı durumu kötüleşen arkadaşta aynı zamanda bel fıtığı vardı. Kendisinde bel ya da sırt ağrısı için ilaç olup olmadığını soruyorum. İki-üç yıl önce revirden aldığı iki tür hap getiriyor. Tarihlerine bakıyoruz. Birinin tarihi geçmiş ama diğerinin son kullanma tarihine daha birkaç ay var. Veterinerlik okumuş olan arkadaşa –ki kendisine ‘yarı doktor’ derim- bakarak: “Hapı kullanayım mı?” diyorum. “Yok, kullanma” diyor arkadaş. Kendisi yukarıda “El-ayak” diye tarif ettiğim arkadaş olur aynı zamanda. Düşünüyor, bocalıyorum. Gece boyunca çekeceğim ağrılar aklıma geliyor… Ve, hapı ağzıma atarak ardından bir bardak su içiyorum. Gülüyor ve “Bana bir şey olmazsa size de haptan alırsınız” diyorum arkadaşlara. Gülüyorum gülmesine de sırt ağrılarım dayanılır gibi değil. Yukarı çıkıyorum. Ranzama oturuyor, uzanmak istiyorum ama uzanmak bile işkence gibi. Aldığım hapın olumlu ya da olumsuz bir etkisini hissetmiş değilim henüz. Bu arada hapı aldığım arkadaş da o haptan bir tane alıp yutuyor. Vaziyetimin iyi olmayışından olsa gerek, yüksek ateşten şikayetçi arkadaş yanıma geliyor ve önceki gece durumu kötüleşen arkadaşın sırtına sürdüğü jelden pozitif sonuç almış olmanın özgüveniyle, “sırtına jel süreyim” diyor. Ben, “Şimdi kalsın hapın etkisini bir görelim, ondan sonra bakarız” diyorum, güç bela.

            15-20 dakika geçmişti ki sırt ağrılarımın yavaş yavaş dindiğini hissediyorum. Bir süre sonra ağrılardan eser kalmıyor. Yani iyiyim. Öyle ki diğer ranzalarla şakır şakır sohbet ediyor, espriler yapıyorum. Hap alan arkadaşa durumunu soruyorum. O, henüz etkisini görmemiş. Ama tüm ağrı kesiciler gibi bu ağrı kesicinin de bir etki süresi olmalıydı e bu süre bitince ağrılar tekrar başlayacaktı. Bu yüzden o haptan bir tane daha alıp yanıbaşıma koyuyorum ki gece saatlerinde ihtiyaç halinde el altında bulunsun.

            Bir süre sonra, aynı haptan alan diğer arkadaştan da olumlu sinyaller geliyor. Kendisinde bel fıtığı olduğundan, “Uzun zamandır belim bu kadar rahat olmamıştı” diyor.

            Saatler birbirini kovalıyor, gece yarısını buluyor, ama ben hala sırtımdan şikayetçi değilim. Gecenin diğer yarısı da geçiyor ve gün doğuyor fakat beklediğim sırt ağrıları gelmiyor. Ağrılardan miras kalan hafif bir sızı var sadece. Bu, hapın marifeti miydi yoksa hastalık doğal sürecini mi tamamlamıştı bilemiyorum.

            Gün ışıdıktan sonra kahvaltıya indiğimizde vaziyetimiz yine kırıktı ama dökük olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

            Hastalığın şiddet evresini atlatmış görünüyorduk. Hepimizde bariz bir halsizlik ve sızılar kalmıştı yaşananlardan geriye. Bunlar da pek zorlamıyor zaten. Yavaş yavaş normale dönüyoruz.

            Akşama doğru sağlıkçılar geliyor ve sürpriz olmayan haberi veriyorlar. Beşimizin testi de pozitif çıkmış. Beş gün boyunca kullanacağımız ilaçlar veriyorlar. Kendi aramızda gülüyor ve sağlıkçıya “Artık ağrılarımız kalmadı, ilaca gerek var mı?” diyoruz. Sağlıkçı ilaçları yine de veriyor, nasıl kullanacağımızı tarif ediyor. On gün boyunca da karantinada kalacağımızı belirtiyor.

            Ertesi gün, her zamanki saatte telefona çağrılıyoruz. Bu, beklemediğimiz bir gelişmeydi; karantinadan dolayı çıkarılmayacağımızı düşünüyorduk. Hazırlanıp odadan çıkıyoruz. Çıkışta, verdikleri maskeleri takıyoruz. Artık odadan her çıkışımızda takmamız için maske veriyorlar. Kabinlerin oraya vardığımızda, orada dikilen adli bir mahpus dikkatimi çekiyor. Yanında dezenfektan ve temizlik malzemeleri de var. Bu mahpusun her telefonlaşmadan sonra telefonları dezenfekte etmekle görevlendirilmiş olduğunu anlamada zorlanmıyorum. Yani başından beri yapılması gereken şey. Kabinlere girerek ailelerimizi arıyoruz. Hastalığı kaptığımızı ailelere bildirmeyeceğimizde önceden anlaşmışız. Tümden iyileştikten sonra onları haberdar edeceğiz.

            Evdekilerle sırayla konuşuyor, muhabbet ediyorum. İlk gündem salgın oluyor. Hala düşmediğimizi söylüyorum. Kardeşim, “Biz de düşmedik, anlaşılan bağışıklık konusunda dayı tarafına çekmişiz; amca tarafı düştü ama dayı tarafı düşmedi.” Diyor. Gülümseyerek, “öyledir” diyorum. Annem, “Senin kan grubun  da bizimki gibi sıfır pozitif; bu kan grubu kolay kolay düşmüyormuş,” diyor. Yine gülümsüyor ve “Aynen öyle” diyorum. Babam, salgını atlatmış olmanın tecrübesiyle, “Kaygılanmayın, bu virüs öyle abartıldığı gibi değil” diyor. Ona da gülümsüyor ve “Eminim öyledir” diyorum.

            Telefon süremiz bitiyor. Biz kabinleri boşaltır boşaltmaz adli mahpus kabinlere giriyor ve dezenfekte işine başlıyor. İmzalamak için telefon evraklarının olduğu masaya gittiğimizde hepimize birer eldiven veriliyor. Eldivenleri giydikten sonra imzaları atıyoruz.

            O esnada, telefona yanlışlıkla çıkarılmış olduğumuzu öğreniyoruz. Eldiven seramonisi bundanmış. Bir hafta daha telefona çıkamayacakmışız. Biz bu olasılığı hesaplamış ve salgın dolayısıyla bazen telefona çıkarılmayabileceğimizi, böylesi durumlarda bizi merak etmemelerine dair ailelerimizi tembihlemiştik. İçimiz rahattı artık.

            Telefonsuz hafta başlıyor. Yine her yerden kopuk ve tecridiz. “Keşke daha erken düşseydik, karantinamız idarenin 15 günlük telefona çıkmama kararını verdiği döneme denk gelecek ve bitmiş olacaktı” diyor bir arkadaş. Hepimizden bir “keşke” sesi çıkıyor ama keşkelerle işler yürümüyor. Gazetenin olmayışı bir boşluk yaratmış. Herkes içten içe gazeteyi arıyor ama kimse dillendirmiyor. Hastalık, tedbir amaçlı olarak tam da gazete –ki düzenli olarak iki tane alıyoruz- almadığımız dönemde bizi buluyor, güler misin ağlar mısın. Ben, arada bir gazeteyi hatırlatıyor ve bıyık altından gülümsüyorum. Gazetenin gündemleştirilmesi işlerine gelmediğinden genelde sessiz kalıyor arkadaşlar.

            Nihayet bir hafta doluyor. O hafta içerisinde hastalıktan miras kalan halsizlik ve kırıklıkları da aşmış, tümden iyileşmişiz.

            Telefona çıkıyoruz. Karşıdan konuşan kardeşimin ilk sözü: “Geçmiş olsun” oluyor. “Ne geçmişi?” diyorum gülümseyerek. “Salgını kapmışsınız” diyor. “Nasıl öğrendiniz?” diyorum. “İstihbarat kaynaklarımız var” diyor, gülerek.

            Meğer idareden yetkililer aileleri arayarak onları hastalığımız konusunda bilgilendirmiş. Onlar da sık sık hapishaneye telefon açarak durumlarımızı takip etmişler.

            Salgın D ve E bloklarında başlamış, zamanla B ve bulunduğumuz C bloğuna sıçramıştı. Kaldığımız blokta salgına en son yakalanan odalardan biri bizim odaydı. Hapishanede toplamda kaç odanın salgına yakalandığını sorduğumuzda kesin sayı verilmiyor ya da verilemiyor. Komşu odalardan yola çıkarak tahminlerde bulunuyoruz. Karşımızdaki B bloğunda dört odanın dördü de düştü. Aynı koridorda bulunduğumuz sekiz odanın yedisi düştü. Yani 12 odanın 11’i salgına yakalandı. Henüz semptom göstermemiş odada bile virüsün kuluçka devresinde olmadığını kim iddia edebilir ki? Bu oranı hapishane geneline vurduğumuzda salgının girmediği oda var mıydı acaba? Bu soruyu sorduğumuz bir gardiyan: “Yok gibi” diyor.

            Elbistan’ın sapa ve bir ilçe olması bizi salgından kurtaramamıştı. Virüs, bir arkadaşın da yaşamına mal olmuştu. Yani şans konusunda yanılmışız.

            Artık salgının olası hamlelerini konuşuyor ve ona göre kendimizi hazırlıyoruz.

Ekim 2020

Ahmet Bilge. Elbistan E Tipi Kapalı Cezaevi

Karikatürler: Ahmet Bilge. (Bia Haber Ajansı)

 

Ahmet Bilge'nin notu:

04.01.2021

Merhaba Adil abi.

            Dilerim iyisin. Korona günlüklerine dair kitabı aldığımı gönderdiğim kartta belirtmiştim. Umarım kartım ulaşmıştır.

            Kitaptaki günlüklerden de anlaşılacağı gibi yazılar, korona’nın içeriye henüz sızmadığı dönemlerde yazılmış. Daha sonra çoğu hapishaneye girdi. Tabi o hapishanelerdeki durumları bilemem ama bizdeki durumu kaleme aldım ben. Zira salgını bizzat yaşadık ve bu dönemi yazmamış olsam konuyu eksik bırakmış olacaktım. Bir nüshasını da sana gönderiyorum. Olur da salgını bizzat yaşayan mahpusların yazılarını değerlendireceğin bir çalışma yaparsan bunu da değerlendirirsin. Şayet diğer hapishanelerde de bu tür yaşanmışlıklar varsa, günlüklerin 2. bölümü daha ilginç olacaktır kanaatimce. Tabi benimkisi bir düşünce sadece, paylaşmak istedim.

            Ben, bizler iyiyiz.

            Selam ve sevgilerimle

                                               Ahmet BİLGE

 

İlişkili İçerik