Yasal Düzenleme Olmazsa Hapishaneler Yeniden Hastalık ve Ölüm Üretecektir.

Pazartesi, 5 Kasım, 2018

Hapishanelerde, özellikle OHAL‘in ilanından sonra her gün yeni bir hak gaspı yaşanıyor. Gelişmelerin hızına yetişip tavır almak, kamuoyuna duyurmak bile zorlaştı. Klasik bir söz ama “kelimeler kifayetsiz kalıyor”.  Hapishanelerden gelen tutsak mektuplarında, satır aralarını okuyarak bu kötülüğe anlam vermeye çalışıyoruz. Zira biliyoruz ki bu uygulamalar münferit değildir; bir gardiyanın veya hapishane müdürünün lokal tavrı değildir. Elbette devlet vur değince üzerine vazife çıkaran işkenceden – eziyetten zevk alan insanlık düşmanları var. Her daim de olmuştur. Ama öyle anlaşılıyor ki OHAL kalksa bile devam eden, tutsaklara uygulanan eza, bir devlet politikasıdır.

***

Hapishaneler hastalık üretiyor. Bu konuda ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum olan ve yıllardır tek kişilik hücrede tutulan Ali Gülmez ve Muzaffer Öztürk yolladıkları mektupta şu saptamaları yapıyordu.

“Tarihsel deneyimlerden de bilinmektedir ki, uzun süreli dar alanda hücre yaşamının getirdiği fiziki ve psikolojik etkiler mevcuttur. Yanınızda ikinci üçüncü kişilerin olmaması nedeniyle günlük yaşam esas olarak fotokopi bir yaşamdır. Okuma yazma günlük zorunlu ihtiyaçlar, temizlik vb. belli bir zaman sonra ŞARTLANDIRILMIŞ gibi alışılan bir yaşama dönüşür. Yaşamın farklı renkleri yok olur. Tek farklılık, zaman zaman çevre-yakın hücrelere gelen yeni birileridir. Yüzünü görmeseniz de yeni bir insan tanıma heyecanı hissedilir, yaşanır. Okumak, yazmak, çizmek siyasal tutsağın en güçlü can simidi olmasına rağmen, rutin birbirinin aynı (fotokopi) yaşam koşulları beynin faaliyetlerini doğal olarak sınırlar. Ve kısa süre sonra UNUTKANLIK, DALGINLIK başlar. Çünkü her ne kadar okuduğumuz her yeni şey, yazdığımız her çalışma beynin reflekslerini harekete geçirse de önceki yaşamdan farklı olarak sınırlanmış olması nedeniyle durağanlık başlar. Bunun sonucu unutkanlık ve dalgınlıktır. Yaşamın beynin faaliyetlerini bu denli sınırlanması, mevcut organlarının duyu organlarının yeterince faaliyeti olmaması, henüz ayırtına varılmayan pek çok rahatsızlığın önünü açmaktadır. Kendini ifade etme, rastlantı ile mahkeme ya da hastaneye gidişlerde birden fazla kişiyle karşılaşınca nasıl sohbet edeceği konusunda bocalama, kendini kontrol etme çabası vb. etkilerle kendini duyumsatır. 24 saatin 1-2 saati dışında (ki o birkaç saatte de en fazla 7-8 metrelik uzaklık görebilirsiniz) gözünüz bakış uzamı en fazla 3-4 metredir. Ağırlıklı bölüm ise 1-2 metre… Kilometreler ötesine göre evrimleşmiş göz, uzun süre birkaç metre ile sınırlanınca çeşitli rahatsızlarda başlar. Bu bakış açısı-uzam-zamanı vb. sınırlılığı, yaşamda da bir “darlaşma” yaratmaktadır…”

Not: Muzaffer Öztürk 4. Yargı paketinden yararlanıp tahliye oldu.

***

Peki hasta tutsaklar için neler yapılabilir. Ülkenin başındaki ceberut hükümetin kara propagandası ve yandaş medyanın yarattığı sanal alem, halkın büyük çoğunluğunu kör –sağır -dilsiz eylemiş. Ama bizim ödevimiz bıkmadan, usanmadan bu insanların seslerini duyurmaya çalışmaktır. Sesimizi bu insanların sesine katmaktır. İlk yapılacak iş tüm hasta tutsakların “devlet” şemsiyesi altında görev icra eden kurumlardan (ATK) değil, bağımsız hastanelerden-kurumlardan alacakları raporla tahliye edilmelerini sağlamaktır. İkinci adım da yasal düzenleme olmalıdır. Evrensel hukuk ve normlar ülkemize taşınmalıdır. Zira -var olan hasta tutsaklar çıksa bile- bu hapishaneler yeniden hastalık ve ölüm üretecektir.

 

Kurucuları arasında yer aldığım “Görülmüştür Ekibi” olarak (www.gorulmustur.org) konuyla ilgili defalarca haber yaptık. En son Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi ve birkaç örgütün desteğiyle hasta tutsaklar için kampanya açtık. Türkiye genelinde 300 aydına ulaşıp desteklerini aldık. İHD her cumartesi hasta tutsaklar için açıklama yapıyor. Mecliste duyarlı vekiller sürekli olarak konuyu gündeme getiriyor. Ama buna rağmen hükümetin “yüz kızartıcı” politikasında bir değişiklik olmadı. En son Koçer Özdal'ın elleri ayakları kelepçeli halde hayatını kaybetmesi "insanlığın devlet tarafından ayaklar altına alındığını" gösterdi.

O halde bu güne kadar ses çıkarmayan insanların da seslerini seslerimize katması gerekiyor.