"Tutuklu Öğrenciler"in Eğitim Yılı Başladı

Üniversitelerde 2012-2013 eğitim yılı açılış törenlerinin yapıldığı şu günlerde, tutuklu öğrenciler için sokakta "temsili açılış töreni" yapıldı.

Eğitim-Sen 6 No'lu Şube, GIT Türkiye, Öğrencime Dokunma Kampanyası, Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi ve Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Galatasaray Lisesi önünde dün saat 18.30'da "Temsili Açılış Töreni" yaptı.

Eylemi düzenleyenler adına Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Seçil Doğuç ortak bir açıklama yaptı. Doğuç açıklamasında, "Bütün üniversitelerde açılış törenleri yapılıyor. Bu açılış törenlerini ve okullarını uzaktan izleyen öğrenciler var: tutuklu öğrenciler. Bu ülkede yüzlerce öğrencinin hakka, hukuka, akla sığmayacak gerekçelerle ve yöntemlerle özgürlüklerinin ellerinden alındığına tanık oluyoruz. Bizler bu açılış törenini onları unutmadığımızı bir kez daha haykırmak için yapıyoruz. Bu açılış dersinden kendine pay çıkarması gerekenlerin öğrencilerin özgürlüklerini ellerinden alanlar olduğunu hatırlatıyoruz. Öğrenciler özgür oluncaya dek sokaklarda olmaya devam edeceğiz." dedi.

Yeşildere: Adalet herkese gerekir

Seçil Doğuç'un ardından açılış konuşmasını yapmak üzere söz alan Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Tahsin Yeşildere, "Biz öğretim görevlileri olarak burada olmaktan hoşnut değiliz, bizim de öğrencilerimizin de yeri kampüslerdir. Türkiye'nin geldiği nokta oldukça endişe verici. 1982 Anayasası'nın ürünü olan YÖK sistemi hala devam ediyor. Bu eğitim sistemi ile Türkiye bir yere varabilir mi? Öncelikle üniversitede özgürlük alanlarının genişletilmesi gerekir. Tutuklu öğrencilerimizi hapsedenlere sesleniyoruz, adalet size de lazım olabilir. Tutuklanan tüm öğrencilerimizin bir an önce serbest bırakılmasını istiyoruz" dedi.

Üniversite halka toplumsal mücadeleyle açıldı

Konuşmaların ardından Prof. Dr. Neşe Özgen açılış dersi verdi. Dersinin açılış ve kapanış bölümlerini Türkçe ve Kürtçe yapan Özgen, dersinin konusunu "Üniversitenin tarihi ve şimdiki durumu" olarak seçmişti.

Özgen dersinde şöyle dedi, "Üniversiteler 11. yüzyılda Fransa'da kilise görevlilerinin kurduğu katedral okullarından başlatabiliriz, burada sorular hocaların yüzüne bakarak sorulmazdı, bir yıllık ders süresinde birden fazla soru soran öğrenciye iyi gözle bakılmazdı. Öğrencinin görevi kendisine verilen metinleri aynısıyla geri yazmaktı. Üniversite çok değişken dönemler geçirerek bugünlere geldi. Üniversitelerin bizim anladığımız anlamda özgür bilim yapma, bunu üniversitenin tüm bileşenleriyle birlikte yapma ve araştırmanın ve bunun öğretiminin esas ilkesi ancak 1968'lerde kendisini somutlayabilmiştir. 1968'de üniversitelerin kapıları halk çocuklarına açılmıştır, bu ise mücadele ile olmuştur ve yoksul çocukları da üniversite eğitimi alabilmiştir. 1968'e kadar birçok üniversitede kadınlar için tuvalet bile bulunmamaktadır."

Özgen dersini şu sözlerle bitirdi, "Bugün üniversitelerden Roma Hukuku dersi kaldırılmaya çalışılmaktadır. Oysaki Roma Hukuku medeni hukukun ve laik eğitimin temelidir. Nazi Almanya'sında politika çamuruna batmamak adına, pasif direniş göstererek geri çekilen akademinin tutumu nazizmin adım dadım gelişmesine sebep olmuştur. Bizim de buradan çıkarılacak derslerimiz mutlaka vardır."

Açılış töreninin ardından cezaevindeki öğrencilere gönderilmek üzere hazırlanan öğrenci belgeleri ve kartpostallar doldurularak cezaevlerine postalandı. Eylem sonunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Ercan Kazgan'ın duruşmasının sonucu da açıklandı: 14 yıl 9 ay. (AS/HK)

* Fotoğraflar: Can Memiş

Kaynak: bianet.org

PKK ve PAJK tutsaklarına saldırı

Silivri Cezaevi'nde açlık grevinde olan Kürt tutuklular, jandarmanın saldırısına uğradı. Tutuklular, tek kişilik hücrelere konuldu.

Silivri Cezaevi'nde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'a uygulanan tecridin son bulması ve sağlık-güvenlik-özgürlük koşullarının sağlanması için süresiz dönüşümsüz açlık grevinde olan PKK ve PAJK'lı 10 tutuklu, jandarmanın saldırısına uğradı. Koğuşları basan robocop askerler, 10 direnişçi tutuklu ile onlara destek vermek isteyen 4 tutukluyu, tekli hücrelere koydu.

Cezaevine giderek müvekilleri ile görüşen Avukat Sinan Zincir'den alınan bilgiye göre, cezaevi idaresi, tutuklulara, "Açlık grevi yapamazsınız. Yaparsanız, hücreye konulacaksınız" tehdidinde bulundu.

Cezaevi idaresinin talimatıyla dün gece koğuşları basan jandarma robokoplar, 10 tutukluyu hücrelere koydu. Tutukluların hücrelere konulmasına direnen 4 tutuklu da ceza olarak tekli hücrelere alındı.

Jandarmanın saldırısı sırasında bir tutuklu başından, bir tutuklu da kolundan hafif bir şekilde yaralandı.

Zincir, konuyla ilgili olarak cezaevi yönetimi ile de görüşmek istediklerini ancak mesai saati dolduğu için görüşmenin gerçekleşmediğini söyledi. Avukat Zincir, yarın saat 14.00'de İHD İstanbul Şubesi'nde basın toplantısı düzenleneceğini duyurdu.

Kaynak: ANF / 26.09.12

TURAN DEMİR'DEN MEKTUP VAR

Sevgili Öykü,

Sana selam ve sevgilerimi gönderiyor. Kucaklayıp öpüyorum. Bütün tutsak amcalar aynı içtenlikle sana selam ve sevgi gönderiyorlar, sarılıp öpüyorlar...Çok sevildin, çok öpüldün...!

Sana daha önce kuşlarla, rüzgarla, bulutlarla selam gönderdim, bir de kucaklar dolusu sevgiler... getirdiler mi sana, ulaştırdılar mı? Kuşlar eğer selam ve sevgilerimi  sana getirmemişlerse üzülme. Bir yanlışlık olmuştur. Gagalarına aldıkları sevgilerimi yem diye yalnışlıkla yavrularına yedirmişlerdir. Bir şey olmaz, senin sayende yavrular sevgi yemiş oldular, değil mi? Sevgilerimiz boşa gitmedi. Sevgilerimiz boşa gitmedi... sevgiyle büyüsün kuş yavruları...

Bulutlar getirmediyse, rüzgar onları başka bir tarafa sürüklediği içindir... olsun ama değil mi? Belkide bulutlar Afrika'ya gitmiştir. Orada aç hasta çocuklar var, sevgimiz onlara gitmişse ne güzel değil mi? Sevinmişlerdir. Boşa gitmemiş sevgimiz, bulutlara kızmıyoruz, olur mu? Rüzgar eğer getirmemişse selam ve sevgilerimi, bir yerlerde yağmura yakalandığı içindir. Sevgilerimiz yağmurla toprağa karışmış, sonrada çiçek olmuş renga renk olmuştur. Rüzgara da kızmıyoruz, değil mi? Sevgimiz boşa gitmemiş, çiçeğe dönmüş. O çiçeklere kuşlar kelebekler taç yapmış, ne güzel değil mi?

Bende bu doğa sevgi ve selamlarımı zarfın içine doldurdum, ağzını iyice kapattım, öyle gönderiyorum, anlaştık mı?

Baktım senden gelen zarfın üzerine aaa... ne göreyim zarf çiçek açmış, şaşırdım...! Sonra dikkatli bakınca çiçeklerle kocaman bir “öykü” yazıldığını fark ettim. Herkesi çağırdım, “gelin gelin bakın, öykü çiçek açmış” dedim. Çok sevdik çiçek açan Öykü'yü. Öykü çiçekleri içinde bir dağ vardı kocaman... o dağın eteklerinde ışık var bizi aydınlatan, yol gösteren. Işığın içinde çocuklar koşuyordu bir yere doğru. “Bu çocuklar nereye koşuyor dedim?” dedik. “ Sevgiye, barışa, kardeşliğe” dedi. Senin çizdiğin çiçekler! Çok sevindik çok...!

Okula gidiyorsun bu sene değil mi? Orada güzel oyunlar varsa bize haber ver, geliriz. Biz oyun oynamayı çok severiz, hele ki çocuklarla... Bu sene de gelemedik. Artık bana yazacağın dondurma başka bir yaza kaldı. Olsun önümüzde çok yaz var. Dondurma da bitmez değil mi? Park da orada duruyor. Bir bahar gelirim, parka götürür, dondurma ısmarlarsın bana...

Fotoğraflardan boyunu ölçemiyorum ama her fotoğrafta biraz daha büyüdüğünü görüyorum. Hepimiz seviniyor, mutlu oluyoruz seni büyürken görmekten.

Bir de senin "Pastamın Mumları" şiirin çok güzeldi. Defterimize yazdık. Gurur duyduk seninle, şiirine güldük coştuk. Hani demişsin ya şiirin sonunda “unutma bu şarkıyı” diye. Evet unutmayacağız bu şarkıyı. Hepimiz sana söz verdik o şarkıyı hep birlikte söyleyeceğiz. Her şeyin “çok güzel olduğu o dünyada...”

Buralar daima soğuk, üşüyoruz!

Bize her zaman sıcak şiirler yaz ki ısınalım. Tamam mı? Burada yemekler berbat daima “Pastamın Mumları” tadında şiirler yaz ki, doyalım. Anlaştık mı?

Kendine çok iyi bak. Seni çok seviyor ve o güzel gözlerinden öpüyoruz. Sevgilerimle.                                  

Turan Demir

Not: Sana bir şiir yazdım arka sayfada, çok sevdiğim, gidip de dönmeyen, aceleci bir çocuğa atfen yazmıştım. Seninle paylaşmak geldi içimden.

Kırıkkale F Tipi

Yüksek Güvenlik Kapalı C.İ.K

MUZAFFER TANSU'DAN MEKTUP VAR

11/04/2012

Merhaba Adil Bey

Kitaplarınızı aldım. Hoş bir sürpriz oldu. Ne kadar düşüncelisiniz! Gerçekten çok teşekkür ederim. Ancak sizin kuşağınızdan beklenen hümanist ve sağduyulu bir yaklaşım.

Kitaplarınız elime geçen hafta ulaştı. “Haykırış” ve “Tekel İşçisi Bir Kadının Uyanışı” 'nı bir solukta okudum. “12 Eylül ve Filistin Günlüğü”'nü ise en sona bıraktım.

Biz mahpuslar; dışarının ilgisizliğine, taleplerimizin sümen altı edilmesine, mektuplarımızın çoğu zaman cevapsız bırakılmasına, ya da aylar sonra “Dışarısı hiç bildiğiniz gibi değil” formatıyla başlayan mektuplara, yıllar yılı alışmış bir kitleyiz. Oysa dışarıdan gelen her ses, her cevap, her merhaba önemlidir bizler için. Bunun yaşamsal düzeydeki önemini anlatmak bizler, anlamak dışarıdakiler için nedense çok zordur.

Sizin tarafınızdan her ne şekilde olduysa; tanınmak, düşünülmek, hatırlanmak güzel bir duygu. Böyle durumlarda daha çok hayata dokunuyor, bir birey olarak daha çok hayatın içerisinde hissediyoruz kendimizi.

İsminiz kulağıma oldukça aşina geldi. Özgeçmişinizi okuyunca bu tanışıklığın, “Berfin Bahar” ya da “Yaratım” isimli dergilerdeki yazılarınızdan kaynaklandığı düşüncesine kapıldım. Sizin bana ulaşımınız da S. Özbudun / T. Demirer, ya da “Eylül” dergisi vasıtasıyla olduğunu sanıyorum. Her şekilde, kitabınızı okumuş ve sizi tanımış olmaktan dolayı çok mutlu olduğumu ifade etmek isterim.

“12 Eylül ve Filistin Günlüğü” isimli kitabınız üzerinde hassasiyetle durmak istiyorum. Son derece dikkat ve ciddiyetle okuduğumu ve notlar aldığımı söylemeliyim. Genel anlamda içerik olarak bu tür kitapları öncelikle tercih ederim ama sizin yorumunuz, yaşamınız, kişiliğiniz, paylaşımlarınız ve tabi ki mektuplar ayrı bir nitelik katmış kitabınıza. Bir kitaptan çok daha fazlasını buldum açıkçası. Her sayfada farklı duyguları, farklı yoğunluklarda yaşadım.

Fazla zamanınızı almamak adına bu mektubumu mümkün olduğunca kısa tutmaya çalışacağım. Ama isterseniz kitabınız geniş bir değerlendirmemi ve öznel düşüncelerimi sizinle detaylı bir biçimde paylaşmayı ve iletişim kurmayı çok isterim.

Biraz da kendimden bahsedeyim... 32 yaşındayım. İstanbul'da tutuklandım. Daha önce Kartal, Ulucanlar, İnebolu Hapishanelerinde kaldım. 12 yıldır süren mahpusluğun son demlerindeyim.

Yazarak hayata tutunanlardanım. Hapiste yazmanın ne anlam ifade ettiğini biliyorsunuzdur. Yazmak; bizler için bir tercihten öte zorunluluk olmuştur. Yoğunluklu olarak öykü yazıyorum. Çeşitli edebiyat dergileri ve kitap seçkilerinde öykülerim yer buldu. “İki Kıyı Arasında” isimli öykü kitabım 2010 yılında yayımlandı. Şu dönem de bir roman üzerinde çalışıyorum. Edebi okumalarım ve derslerim, zamanımın büyük bir bölümünü alıyor. İşletme bölümü 4.sınıf okuyorum.

Duyarlılığınız için tekrar teşekkür ediyor; size sağlıklı, mutlu bir yaşam, çalışmalarınızda da başarılar diliyorum.

Esenkalın

Muzaffer Tansu

L Tipi C.evi

Ferizli/Sakarya

Not: Size öykü kitabımı da göndermek istiyordum bu mektupla birlikte ancak posta kutusunun hacimsel boyutlarının engel teşkil edeceği düşüncesi aklımda bir soru işareti bıraktı. Sorun olmaz ise kitabımı göndermekten mutluluk duyarım.

HAPİSHANE DUVARLARINA BASAN ÜLKE - EZGİ BAŞARAN

Memleket hapishane duvarlarının üstüne basarak yükseleceğini sanıyor. Bir ülkeyi böyle yöneteceklerini sanıyorlar. Yükselmiyor, düşüyor. Yönetilmiyor, kopuyor.

Memleket hapishane duvarlarının üstüne basarak yükseleceğini sanıyor.

Radikal’in toplantı odasında karşımda oturan Şengül Hanım’a, Gevşah Teyze’ye, Ali Haydar Bey ve Zeki Amca’ya baktığımda içimden böyle geçirdim. Görüşmemizi anlatmak istiyorum.

Şengül Hanım başladı: “Buraları hiç bilmem, Almanya’dan geldim. Füsun’un ricası üzerine. Füsun benim kardeşim. Özgür Radyo’nun eski genel yayın yönetmeniydi. 7 yıldır hapiste. Boğazında nodüller çıktı. Kötü huylu diyorlar. Ses tellerine de yakınmış. Fakat ameliyat edemiyorlar çünkü Kocaeli’nde cezaevi koğuşu olan hastane bulunamadı. 7 aydır.”

Füsun Erdoğan, yıllar önce İsmail Beşikçi’nin Mustafa Muğlalı olayını anlattığı 33 Kurşun adlı kitabından bir bölüm okuduğu için radyosu kapatılmıştı. Gerçi sonra RTÜK’ü dava edip kazanmıştı. Ama 2006’da yürütülen bir operasyonla o ve eşi MLKP örgütü üyesi oldukları iddiasıyla tutuklandılar.

İddianamenin hazırlanması 13 ay sürdü. O gün bugündür 14 civarında duruşma geçiyor. Tabii tahliye yok. Ve Füsun’un ameliyat olması gerekiyor. Acilen.

Şengül Hanım araya girdi: “Aslında ben buraya Füsun’un isteğiyle geldim ama Füsun’un durumunu anlatmak için değil. O kendisini unuttu. Gülizar’ın uğradığı haksızlığın bilinmesini istiyor.”

Sendika dergisinden başka şey bulunmadı

Gülizar Erman (39), Bingöllü bir ailenin 6 çocuğundan biri. İstanbul Tuzla’ya göç ettiler. Gülizar deri işçisi olarak yabancı bir firmada çalışıyordu. Çaycı olarak. 9 Nisan 2003’te gözaltına alındı.

Bir anda banka soyguncusu ve bir döviz bürosundaki silahların gaspçısı olmuştu. Çünkü fabrikada tekniker olan A.R.K isimli kişiye işkence ve tehditle (kız arkadaşına tecavüz ederiz tehdidiyle) ve avukatının mevcut olmadığı bir anda bir ifade imzalatılmıştı.

Bu ifadeye göre Gülizar, MLKP üyesiydi, bir hücre evinde kalıyordu. Evde silahlar vardı. Banka soygununda yer almıştı. Filan.

Halbuki... Gülizar ailesiyle yaşıyordu. Polis o evde birkaç sendika dergisi dışında hiçbir şey bulamadı. Değil ki silah... Banka soygununa gelince... Hiçbir yerde parmak izi olmadığı gibi, banka görevlileri de Gülizar’ı hiç görmedikleri yönünde ifade vermişlerdi. Keza çalıştığı fabrikanın müdürleri de olayların geçtiği tarihlerde Gülizar’ın işyerinde olduğunu teyit etmişti.

‘Dosyayı hakkaniyetle inceleyin yeter’

Karşımda oturan Gevşah Teyze ve Zeki Amca, Gülizar’ın Bingöl’den kalkıp gelen ailesi. Ali Haydar Bey de amcası. “9 yıldır neler çektiğimizi biz biliyoruz. Gülizar’ın dosyası incelenmiyor bile. Biz kızımızı salıverin diye feryat etmiyoruz. Dosyasını hakkaniyetle inceleyin yeter diyoruz. Ama olmuyor. Çaresizliğimizi biz biliriz. Ne yapsak?” diyorlar.

Gerçekten çaresiz bir durum. Çünkü hakkında tek delil daha önce üç kelime dahi konuşmadığı bir kişinin gayri hukuki bir ortamda imzaladığı ifadede adının geçmesi olan Gülizar Erman, ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldı. Eski TCK’nın 146’ncı maddesine göre anayasayı bozmaktan. Mahkemedeki iyi hali nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet oldu müebbet. 10 Ekim’de Yargıtay son kararı açıklayacak.

“Tek isteğimiz, kızlarımızın dosyası incelensin; tek isteğimiz, sağlıkları yerinde olsun” diyen iki ailenin karşısında insan moral verecek tek bir cümle bulup da söyleyemez mi?

Saçımı başımı yolayım ki bulup da söyleyemedim.

Memleket hapishane duvarlarının üstüne basarak yükseleceğini sanıyor. Bir ülkeyi böyle yöneteceklerini sanıyorlar. Yükselmiyor, düşüyor. Yönetilmiyor, kopuyor.

NOT: Füsun Erdoğan’ın bir ay önce Bianet’e yazdığı ‘İki Kadın ve Bir Hukuk Cinayeti’ başlıklı mektuba bu adresten ulaşabilirsiniz: http://goo.gl/F0wKg

EZGİ BAŞARAN - [email protected] 26/09/2012

Kaynak: radikal.com.tr

SİNCAN 2 NOLU F TİPİ'NDEN MEKTUP "GAZETEMİZİ İSTİYORUZ"

Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi'nden mektup yazan mahkumlar, Özgür Gündem ve Azadi Welat gazetelerinin yaklaşık 15 gündür çeşit nedenler gösterilerek kendilerine verilmediğini ifade ediyor.

Ankara - BİA Haber Merkezi 25 Eylül 2012, Salı

"Savcılık ve mahkemece yasaklanmadığı halde okumak istediğimiz, abone olduğumuz Özgür Gündem ve Azadiya Welat gazetelerini kimi resim ve yazılar gerekçe gösterilerek bize verilmiyor". Mehmet Şah Güneş bianet'e gönderdiği mektubundan bu satırlar. Güneş Sincan 2 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevi'nde mahpus ve  mektubu kendi ve koğuş arkadaşları adına yazmış ve imzalamış

Bu mektubun elimize ulaşmasının ardından aynı cezaevinden onlarca mektup aldık. Kimi uzun, kimi kısa bir şekilde sorunlarını aktarıyordu mahpuslar; konuları ortaktı gazeteleri kendilerine  yaklaşık 15 gündür verilmiyordu ve bizi duyarlı olmaya davet ediyorlardı.

Mektupların bir bölüm oldukça ayrıntılı. Örneğin İdris Aşan hangi gazetenin hangi günlerde verilmediğini yazmış tek tek. Gazetelerin verildiği günlerde ise "Falanca sayfada şu, şu şeyler yazılmış, bu yüzden o sayfayı söküp öyle vereceğiz" denildiğini aktarıyor Aşan ve genellikle böyle bir sansürü kabul etmediklerini de ekliyor.

M. Bahattin Öncü ise abonesi olduğu gazetenin kendisine verilmeme nedenlerinden birini şöyle aktarıyor: "TV haberlerinde görüntüleriyle birlikte izlediğim Kato dağında gerilla cenazelerinin törenle halka edilme haberi sırf Gündem gazetesinde çıktı ve 'törenle aldılar' şeklinde haber yapıldığı için verilmedi."

Ahmet Temiz ise yaşadıkları sansürü şöyle ifade ediyor: "Biz tutsaklar olarak bir çok gazeteyi alarak dünyada olup bitenleri takip etmeye çalışıyoruz. Bu gazetelerin içinde Özgür Gündem ve Azadiya Welat gazeteleri de vardır. Yasada* mahkemece yasaklanmamış her türlü süreli ve süresiz yayınlar mahkuma verilir denilmektedir. Yalnız bazı genelgeler cezaevi okuma komisyonuna inisiyatif verildiği belirtilerek, her gün sözkonusu bu iki gazetenin haber ve içindeki fotoğrafları bahane ederek bizlere verilmemektedir. Yani yasaların hükmü burada geçerli değildir." (HK)

Ceza İnfaz Kurumları İle Tevkifevlerinin Yönetimine Ve Cezaların İnfazına Dair Tüzük:Hükümlü ve tutuklularca getirilen veya onlara gönderilen basılı eser ve yayınlar: *1*  Madde 149 - (Değişik madde: 16/03/2004 - 2004/7030 S. Tüz./3.mad) *1*   Mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla hükümlü ve tutuklularca getirilen veya onlara dışarıdan gönderilen basılı eser ve yayınların kuruma alınmasına izin verilir.  Resmi kurumlar, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti tanınan vakıflar ve kamu yararına çalışan dernekler tarafından çıkartılan gazete, kitap ve basılı yayınlar, hükümlü ve tutuklulara ücretsiz olarak ve serbestçe verilir.

Kaynak: bianet.org

Diyarbakır KCK Davası: Müge Tuzcuoğlu Ve 8 Kişi Tahliye Edildi

Diyarbakır KCK davasında Müge Tuzcuoğlu ve 8 kişi tahliye edildi.

Aralarında Antropolog Müge Tuzcuoğlu’nun da bulunduğu 19’u tutuklu, 27 kişinin yargılandığı KCK davasında bugün savunmalar yapıldı.

CHP Genel Başkanı Sezgin Tanrıkulu ile sanık yakınlarının da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin izlediği duruşma ilk gün çok sayıda kişinin salon dışında kalması üzerine yaşanan tartışmalardan sonra bugün daha geniş bir salona alındı.

Sanıkların Kürtçe savunma talepleri ise reddedildi.

Duruşmaya yarın da sanıkların savunmalarıyla devam edilecek.

Kaynak: baskahaber.org (Başka Haber ve Evrensel)

Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi Müze Olsun!

12 Eylülü Yargılama Platformu, 12 Eylül darbesinin işkence koşullarını dayattığı Diyarbakır 5 nolu Askeri Cezaevi'nin "İnsan Hakları Müzesi" olmasını talep ediyor.

İstanbul - BİA Haber Merkezi 25 Eylül 2012, Salı

12 Eylülü Yargılama Platformu, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin işkence koşullarını dayattığı Diyarbakır 5 nolu Askeri Cezaevi'nin "İnsan Hakları Müzesi" olmasını talep ediyor.

Galatasaray Lisesi önünde basın açıklaması yapan grup, taleplerini anlatan telgrafları Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı, Başbakanlık, Kültür Bakanlığı ve siyasi parti grup bşkanvekilliklerine gönderdi.

Açıklamayı okuyan Mustafa Sütlaş, 12 Eylül rejimi ile toplumsal bir hesaplaşma olmadığı takdirde Türkiye'nin demokratikleşemeyeceğini belirterek bunun bir adımı olarak darbenin işkence  koşullarını dayattığı Diyarbakır 5 nolu Askeri Cezaevinin "İnsan Hakları Müzesi" olmasını talep etti.

"Diyarbakır 5 nolu cezaevinde yaşanlar Türkiye toplumundan gizlenmiştir. Toplumun cuntacı işkencecilerin kendi adına işlediği suçları bilmesi, yüzleşmesi, hesaplaşması halklarımızın barış içinde kardeşçe yaşaması için zorunludur.

"Diyarbakır 5 nolu Askeri Cezaevinde yaşananlar, kadın, erkek, çocuk tutuklular üzerinden Kürt halkının ve Türk, Ermeni, Arap, Süryani, Ezidi halkların onurunun kırılması ve onlara işkence ve zalimane yöntemlerle resmi Türk dili ve kültürünün kabul ettirilmesi operasyonudur."

"Yıkım projelerinden vazgeçin"

Diyarbakır 5 nolu Askeri cezaevinde tutuklulara sistematik olarak işkence yapıldığı ve insanlığa karşı suç işlendiğini hatırlatan Sütlaş, şöyle konuştu:

"Yeni Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) madde 77'de 'insanlığa karşı suçlar' düzenlendi. Bu çerçevede, Diyarbakır 5 nolu askeri Cezaevinde yapılan işkence ve zalimane muameleler, mağdurlara yapılan maddi ve manevi ızdırap ve işkenceler, haysiyet ve onur kırıcı ve aşağılayıcı bütün uygulamalar insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamındadır."

5 nolu cezaevi ile ilgili "o duvarların sesi olsa da konuşsa" diyen Başbakan Tayyip Erdoğan'a seslenen Sütlaş, "O duvarların sesini yıkarak dinleyemezsiniz. O sesleri bir müze ortamında hep beraber dinlememiz için bütün yıkma projelerinden vazgeçmelisiniz" dedi.

30 Eylül'de Diyarbakır'da "Diyarbakır 5 nolu Cezaevi İnsan Hakları Müzesi Olsun!" mitingini düzenlenecek. (NV)

*Fotoğraf: Etkin Haber Ajansı (ETHA)

Kaynak: bianet.org

Müge Tuzcuğlu: Artık Çocuklarımın Yanına Gitmek İstiyorum

Aralarında Antropolog Müge Tuzcuoğlu’nun da bulunduğu 19’u tutuklu, 27 kişinin yargılandığı KCK davasında bugün savunmalar yapıldı. Tuzcuoğlu, savunmasında  “Bu ülkede artık fikirler yargılanmamalı. Artık çocuklarımın yanına gitmek istiyorum” dedi. Ankara’daki gazetecilik yıllarından, üniversite yaşamına ve en son Diyarbakır’a gelişine, buradaki çalışmalarına değinen Tuzcuoğlu, “Bu tutuklama; elinde bir taş olan bir çocuğa, bir sosyal bilimcinin, bir polisin veya bir hukukçunun nasıl baktığıyla ilgilidir” dedi.

CHP Genel Başkanı Sezgin Tanrıkulu ile sanık yakınlarının da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin izlediği duruşma ilk gün çok sayıda kişinin salon dışında kalması üzerine yaşanan tartışmalardan sonra bugün daha geniş bir salona alındı. Sanıkların Kürtçe savunma talepleri ise reddedildi. Duruşmaya yarın da sanıkların savunmalarıyla devam edilecek.

‘NE DEDİKLERİ ANLAŞILAMADI!’

Sanıkların Türkçe bildikleri ve kendilerini bu dilde savunabileceklerini söyleyen mahkeme heyeti, Kürtçe yapılan savunmaları dosyaya “ne dediği anlaşılamadı” şeklinde geçirdi. Savcı ‘kaçma şüphesi’ gerekçesiyle  tutukluluk hallerinin devamını istedi. Avukatlar sanıklara  yönelik suçlamaların BDP Siyaset Akademisi’ne katılmaları olduğunu,  iktidar partisinin de siyaset akademileri kurduğunu ve burada verilen derslerin illegal örgüt faaliyeti olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek beraat istedi.

‘ANTROPOLOJİ İNSANLARIN ACILARINA DOKUNUR’

Kamuoyunda “taş atan çocuklar’ olarak bilinen TMK mağduru çocukların hayat hikayelerinin anlatıldığı ‘Ben Bir Taşım’ kitabının yazarı Antropolog Müge Tuzcuoğlu yaptığı savunmada yaşam öyküsünün kendisine öğrettiklerini anlattı.

Savunmasına, “Yazan herkesin kendine göre bir yazma gerekçesi vardır; bu gerekçeler kişiden kişiye değişir ancak daima, bireysel deneyimin en kişisel yanıyla bağlantılıdır” sözleriyle başlayan Tuzcuoğlu, “Ben insanların kendi yarattıkları dünya karşısında düştükleri çaresizliği iki farklı ortamda yaşamak durumunda kaldım. Her iki durumda da, insanları ezen mekanizmaları anlamanın, yani onları çözümlemenin ezilenlere gerçek bir destek sağladığını gördüm. Ayrıca canavarlara ışık tutmanın, onları hayatımızdan kovalamanın etkili bir yolu olduğundan hiç kuşkum yok. Çünkü antropoloji diğer insan bilimlerinden farklı olarak sorularını, metinlere değil, yaşayan insanlara sormak durumundadır. Antropolojinin karşısındakini hesaba katan, insanların acısına yakından dokunan bir bilimdir” dedi.

‘BİRÇOK KİMLİĞİM OLDU’

28 yaşında olduğunu, ve bu zamana kadar birçok kimliği olduğunu söyleyen Tuzcuoğlu, “Bunlardan birçoğunu, insanlar bana verdi, pek azını da kendim kazandım. İlk kimliğim, genetik kodlamayla belirlenen kadın olmaktı. Ve akrabalarım, memleketim ile Karadenizli, Laz olmaktı. Karadenizli olmam, muhteşem bir coğrafyadan olmam sebebiyle bir kıskançlık yarattıysa da, kadın olmanın ise ne yazık ki daha ağır sonuçlarını yaşadım. Yıllar geçtikçe, kimliklerim de çoğaldı;  Ankara’da büyüdüm, şehirli oldum.  Okula başladım, öğrenci oldum.

Çalışmaya başladım, gazeteci oldum. Üniversiteli, sosyal bilimci, yazar, antropolog… Ama her zaman sorguladım bu kimlikleri: babamın kızı, erkek kardeşimin ablası, okulun öğrencisi, gazetenin muhabiri” dedi.

GAZETECİLİK YILLARI

Evrensel Gazetesinde 5 yıl gazetecilik yaptığını hatırlatan Müge Tuzcuoğlu, “Ankara’nın en iyi semtinde otururken, yoksul mahallerindeki gecekondulara gittim. Oradaki insanları dinledim. TRT’nin ilk spikeriyle de röportaj yaptım. TRT’den atılan işçilerle de. İran Kültür Müsteşarı ile de röportaj yaptım. İranlı mültecilerle de… Fabrika patronlarını da dinledim, o fabrikanın sendikalaşıp işten atılan işçilerini de… Devlet opera, bale sanatçılarını da yazdım. Pavyonlardan ünlenen Ankaralı Namık, Ankaralı Turgut’u da… Kadın kurumlarının taleplerini de kaleme aldım. Genelevde çalışan bir kadını da… Hukuk profesörleriyle de röportaj yaptım, 80’de öldürülen oğlunun mezarına gittiği için davalık olan Ayşe anayı da… Onlarca, yüzlerce insan hikâyesi dinledim. Hayatları yazdım. Patron, müsteşar, işçi, şarkıcı, fahişe, mülteci, hukukçu olmadan önce insan olarak yazdım hepsini. Nasıl ki kendimi sorgulayıp, kimliklerim dışındaki ben ile var olmak istediysem; onların da kimliklerinin ötesindeki insan olmalarıyla ilgilendim” şeklinde konuştu.

‘VE ANLAMAYA ÇALIŞTIM… VE TABİİ Kİ YAZMAYA…’

Gazetecilik yaptığı süreçte aklında üniversite okumak olmadığını söyleyen Tuzcuoğlu, “Yazmaya devam etmek istiyordum. Bir gün bir arkeoloji hocasıyla tanıştım. O da beni antropolojiyle tanıştırdı. “Sen bu bölümü okumalısın” dedi. Velhasıl, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde Antropoloji bölümüne girdim. Hem çalışıp, hem okumaya devam ediyordum. Bu arada Ankara’da bir gecekonduda da oturmaya başladım. Soba yakma, çamurlu sokaklar, yaz düğünlerinin sesi, o mahalleye özgü koruma yöntemlerini yaşamadan o mahalleyi asla tanıyamayacağımı anladım. Bir gecekondunun zihninde, sürekli bir gün buradan kovulacağı göçebelik hissinin, o mahalleyi paylaşmadan anlaşılamayacağını fark ettim. Böylece hem antropoloji, hem gecekondu, hem de gazetecilik devam etti. Zamana bakmak gerek. Sizler, hukukta, an’ı, o andaki olayı sorguluyor, yargılıyor olabilirsiniz ama biz de, sosyal bilimde bütünlüklü inceleme, bakma esastır” dedi.

‘HEM SORDUM HEM YAŞADIM’

“İnsan, yaptığı işte kullandığı yöntemi, kendi özel yaşamında da kullanmaya başlar zamanla. Bir matematikçi, hayatta karşılaştığı sorunlarını formüllerle kullanabilir. Bir doktor, her şeyi tedavi etmeye uğraşabilir. Ya da bir gazeteci, hayattaki her şeye “nasıl manşet yaparım” diye bakmaya başlar. Bu zamana geldiğinde bırakmalı insan, dedim ve gazeteciliği bıraktım. Gerçekleri yazmak, insanlara anlatmaya çalışmak kadar kutsal bir şey olamaz. Ama ben bunu artık akademik yöntemlerle yapmayı tercih ettim. Yani antropoloji ile” diyen Tuzcuoğlu, “Okulu bitirdim. Alan çalışmaları için insanları dinlemeye devam ettim. Onlara sorular sordum; gazetecilikten öğrendiğim üzere. Onlarla birlikte yaşadım, çalıştım, kâğıtçılarla çöpten kâğıt topladım, gecekondu yıkımlarında onlarla birlikte ağladım. Yani hem sordum, hem yaşadım” dedi.

NEDEN DİYARBAKIR?

Tuzcuoğlu savunmasına şöyle devam etti; “Gerçekleri yazmak, insanlara anlatmaya çalışmak kadar kutsal bir şey olamaz. Ama ben bunu artık akademik yöntemlerle yapmayı tercih ettim. Ve sonra Diyarbakır başladı”. “Neden Diyarbakır?” sorusuna da cevap veren Tuzcuoğlu, “Çok zor yanıtı yok bunun. Niğde de olabilirdi, Osmaniye’de, Samsun’da! Ama mutlaka yanlarına gittim, gecekondu mahallesinde öğrenciliğim üzere! Anlamak istedim burada yaşananları. Ve sonra yazmak! Buradaki şu anda bu salondaki herkes mutlaka bir yakınını kaybetmiştir. Bende yakınımdaki akrabalarımı, arkadaşlarımı kaybettim. Ölümün olduğu yerde her şey bitiyor. Ölüm olunca, söz bitiyor ve bu ölümde silah varsa hiçbir söz söylenemiyor. Ben, silahların olduğu bir yere kalemimle geldim. Kalemimle, beynimle ve kalbimde geldim. Ne oldu geldim de? 3 yılın sonuna baktığımda ne değişti? Ne yaşandı? En güçlü çalışmam çocuklarla oldu. Diyarbakır’ın çocuklarıyla. Göçertilen, yoksullaşan, kaybeden ve hepsinin sonunda kazanan, kazanmayı öğrenen ve öğreten çocuklarla. Çok yazdım onlarla ilgili, o yüzden burada anlatmayacağım ve bu şekilde, onları bu salondan uzak tutacağım. Yoksul kadınlarla çalıştım. Hiçbir geliri olmadan, onurlu bir hayat örmeye çalışan kadınlarla. Bir yandan yoksulluğa dair bir kez daha tezler üretirken, akşamki sofralarının doldurulması için de pratik olarak çalıştım. Diyarbakır sokaklarında refüjlere beraber çiçek ektik, onlar nasıl yoksullaştıklarını anlatırken. Travmatik olaylarla doluydu bu şehir. Hem dinledim, hem dokunarak ben de yaşadım. Ve bir sosyal bilimci olarak, hem toplumsal travmanın nasıl çözülebileceğine dair fikir üretirken, hem de kadınların, çocukların bir telefonuyla yanlarına koştum. Nasıl ki, o Ankara İncesu’daki gecekonduda soba yakmayı ve o evi ısıtmaya çalışmayı öğrendimse, Diyarbakır’da yaşananları, yaşayarak öğrendim. Bu öğrenmişlik üzerine birçok makale ve bir kitap yazdım; birçok panele toplantıya davet edildim” şeklinde konuştu.

BU TUTUKLAMANIN ANLAMI NEDİR?

Gözaltına alınma ve tutuklanma sürecine değinen Tuzcuoğlu, “7 ay önce elinde, belinde silahlı insanlar tarafından gözaltına alındım. Bu tutuklama bir sosyal bilimci, bir polis veya bir hukukçunun, yoksul bir mahalleye bakarken ne gördüğü ile ilgilidir. Orası, suça meyilli bir yaşam alanı mı, yoksa sefalete sürüklenmeye direnen insanların bize karmaşık gelen yaşamları mı? Bu tutuklama; elinde bir taş olan bir çocuğa, bir sosyal bilimcinin, bir polisin veya bir hukukçunun nasıl baktığıyla ilgili. O çocuk, suç işlemeye meyilli bir eylemci mi, yoksa o anından itibaren önceki yaşamı sorgulaması, anlaşılması, çözülmesi gereken bir çocuk mu? Bir travmatik olay sonrasında gerçekleştirilen herhangi bir eylem karşısında, hukuk nerede, sosyal bilimciler nerede olmalı? Bütün sorularımın cevabının kesinlikle cezaevi olmamalı diye düşünüyorum.” dedi.

MAHKEME HEYETİNE KAMUOYU DESTEĞİNİ ANLATTI

Böyle düşünen insanların, böyle düşünen yazarlar, gazeteciler, insan hakları çocuk hakları savunucuları; çocuklarımın, kadınlarım, tanıdığım – tanımadığım onlarca yüzlerce insandan destek gördüm, bu 7 ay boyunca. Bana, sosyal bilimci, antropolog, yazar olarak sahip çıktılar. Ben bu değeri hep yaptığım çalışmalarıma yordum” diyen Tuzcuoğlu, dışarıda kendisine verilen desteği şöyle özetledi; Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye PEN, SAR, Ünivder, ÖÜD, GİT Türkiye gibi birçok urum, bu davayı takip ediyor. Meslektaşlarım, hocalarım “Müge Tuzcuoğlu’nun ve sosyal bilimlerin rahat bırakılmasını istiyor. Kitabımın yayınlandığı Evrensel Basım Yayın öncülüğünde çalışmalar yürütülüyor. Bir çalışmayı da çocuklar için Adalet takipçileri “Müge’yi tanıyoruz, vicdanımızdır” diyerek yürütüyor, binlerce imza topluyorlar. Amerika’daki Ortadoğu Çalışmaları Enstitüsü, Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazarak, “Kaygılıyız ama Müge’nin yaptıklarından değil de iktidarınızın akademi ve bilime bakışından kaygılıyız” dediler. Karaburun Bilim Kongresinde –ki sosyal bilim çalışmacıları için Türkiye’deki en önemli etkinliklerdendir- bir oturuma Müge Tuzcuoğlu ismi verildi. Ve buna benzer, bireysel ve kurumsal çok destek aldım. Yanımda olan insanlar, bu haksız davanın bitirilmesini ve özgürleşmemi, özgürleşmemizi istiyorlar.”

‘MAHKEME NE İSTİYOR?’

“Peki mahkeme heyeti ne istiyor” diye soran Tuzcuoğlu, “BDP’nin siyaset akademisinde 4 günlük uygarlık tarihi eğitimine katıldığım için -ki bu konu zaten antropoloji eğitiminde fakültede bize okutulmuş bu bilgiden kaynaklı çağrıldım- eğitimden yargılanmamı ve cezalandırılmamı istiyor” dedi.

‘BEN NE İSTİYORUM?’

“Ben artık ülkemde, düşünce üretti, söz söyledi, tartışmaya katıldı diye insanlar yargılanmasın istiyorum” diyen Tuzcuoğlu, “En aykırı görüşler bile sözle aktarıldığı müddetçe, şiddeti uzak tutar. Tartışalım, konuşabilelim, birbirimizi anlayabilelim istiyorum. Bu davada yargılanan insanlar, dava arkadaşlarım mahkemede ana dilde savunma vermek isteyecekleri için konuşamayacaklar. Söz söyleme, akademik bilgi üretimi ve paylaşımı çabasının suç olmaktan çıkarılarak, bu davanın düşürülmesini istiyorum. Hukuksal olarak bunu isteyebilir miyim bilmiyorum ama sosyal bilimci olarak istiyorum işte” şeklinde konuştu.

‘ÇOCUKLARIMIN YANINA GİTMEK İSTİYORUM’

“7 aydır yaşadığım Diyarbakır cezaevi dünyadaki en ağır insan hakkı ihlallerinin yaşandığı 19 cezaevinden birisi olarak tanımlanıyor” diyen Müge Tuzcuoğlu savunmasını , “Bu cezaevinin bir gün müze olacağına inanıyorum. Ve bu süreçte, hukukçularla beraber, yaşanan tüm travmaları atlatmak için ortak çalışmalar yapmak istiyorum. Bu, şimdi yapılandan daha kolay! Ben, bu çalışma alanlarımda fikir üretmeye, alan çalışmalarıma geri dönmek istiyorum. Bu ülkenin bir genci olarak kaygısızca yazmak istiyorum. Ben memleketime gitmek, denize girmek istiyorum. Ben çocuklarımın yanına gitmek istiyorum” sözleriyle noktaladı.

Kaynak: baskahaber.org, Faruk Ayyıldız/Evrensel

SURİYE KÜRTLERİNDEN LAMİA ASO'den MEKTUP

Dembaş

Sevgili Öykücüğüm

Mektubuma başlamadan önce senin güzel şahsında tüm değerli ailene en derin duygularımla sınırsızca selam saygı ve sevgilerimi yolluyorum.

Güzel Öykücüğüm, gönderdiğin duygu dolu mektubun elime ulaştı. Çok sevindim. Aynı zamanda çok güzel yazmıştın. Birkaç defa büyük bir heyecanla okudum. Çok zeki tatlı bir kızsın. Seni gözüm önünde canlandırdım. Aynı zamanda kafamda remini de çizdim. Tek bir cümleyle çok delal ve tatlı bir kızsın. Yakında seni tanımak görmek çok isterdim. Ama maalesef soğuk anlamsız bu dört duvarlar izin vermiyor. Ama bir gün fizikimin azad olacağına inanıyoruz. Zaten bu dört duvarların arasında ruhumuz, düşüncemiz hiçbir zaman tutsak olmadı. Ve hiçbir zamanda olmayacaktır. Ruhen düşünsel hep özgürlüğe koşuyor. Sizin güzel çocuklar için her şeyi katlanacağız. Bizim görevimiz sizin içi güzel bir yaşam kurmaktır. Ortadoğu çocuklar güzel bir yaşam hak ediyor. Bu güzel yaşam da bizim gibi insanlar yaratacaklar.

Evet hiç birimiz kanlı savaş istemiyor ama…

Ortadoğu’nun güzelliğine ve derin tarihine sahip çıkmak bu coğrafyada yaşayan halkların görevidir. Biz de bu halkın çocuklarıyız. Onlar için yolumuza sonuna kadar devam edeceğiz.

Evet güzel Öykücüğüm. Çocuk diliyle sana mektup yazmak isterdim ama ben çocuk olamadığım için büyüklerin diliyle yazıyorum. Ama bir gün yanına geldiğim zaman senin dilinle konuşacağım. Ama ana dilimle seninle konuşacağım. Kürtçe öğretmek için. Bir de anladığım kadarıyla annen Kürt baban da Türkdir. Bilmiyorum böyle hissediyorum. (…) Gerçek bizim felsefemizde halklar arasında ayrım yapmak yoktur. Tüm halkları seven saygı duyan bir felsefemiz var. Devrimci kültürün içinde (…) insanlar hiç ayrım yapmaz. Çünkü devrimci kültür tüm halkları kucaklayan bir kültürdür.

Sevgili Öykücüğüm. Mektubumu yavaş yavaş bitireceğim. Ama bitirmeden önce bunu da yazayım: Türkiye ile Suriye arasında bir anlaşma olmuş. Tutsaklar değiştirme anlaşması. Ama ne zaman pratikleşecek onu bilmiyoruz. Ama bu durum netleşirse size kısa bir mektup yazarım. Haberin olmak için. Belki bir de gönderdiğin babanın üç kitabını aldım. Çok zarspas cavemin. Her üç kitap da okudum. Özellikle 12 Eylül ve Filistin Günlüğü kitapı okuduğumda çok etkilendim. Babanı spasın iletirsen çok sevinirim. Aynı zamanda ser… diyorum çalışmalarında.

Evet güzel tatlı kız yavaş yavaş vedalı… aslında veda kavram hiç sevmiyorum. (…) seninle kavuşmak oyun oynamak istiyorum. Ayrıca sana bir resim kendi elimle çizdim ama umarım beğenirsiniz. Ama beğenirsen teyzen çok çok sevinir. Çizdiğim resim Şahmerandır.

Bir de teyzen bir fotoğrafını istiyor. Ama bir bahçesinin içinde çek gönder. Aynı zamanda buradaki teyzelerin seni kocaklıyo ve öpüyorlar.

Sevgili Öykücüğüm seni yüreğimin içinde bir kül… bir çiçek gibi büyüdeceğim. Bu cüm… hiç unutma. Özel selamım anesine söyle.

Haydi canım tekrar Temmuzun büyük ruhuyla selam sevgimi ve saygılarımı sunuyorum. O güzel yüreğinde öpüyorum.

Sevgilerimle.

Teyzen Lamia ASO.

Not: Bir hatam olmuşsa şimdi de diyorum bağışla. Daha güzel bir mektup yazmak isterdim ama bu sıcak havadan ancak bu kadar yazabildim. Şu an burası kavruruyor. Teyzenin beyni durmak üzeredir.

LAMİA ASO

ŞAKRAN KADIN KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU

İZMİR-ALİAĞA-YENİ

Sayfalar