CHP Heyeti Tahir Canan'ı Ziyaret Etti

CHP heyeti ve İlhan Canan, 12 Eylül'ün 32. yıldönümünde hayatının yaklaşık 32 yılını cezaevinde geçiren Tahir Canan'ı kaldığı cezaevinde ziyaret etti.

Ekin KARACA [email protected] Balıkesir - BİA Haber Merkezi 12 Eylül 2012, Çarşamba

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, CHP Parti Meclis ÜyeleriUmut Akdoğan ve Meryem Gül Çiftçi, CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı Avukat Emre Doğan ile İlhan Canan, 12 Eylül askeri darbesinin 32. yıldönümünde hayatının yaklaşık 32 yılını cezaevinde geçiren ve Türkiye'nin en uzun süre hapis yatan kişisi olan darbe mağdurlarından Tahir Canan'ı Bandırma Cezaevi'nde ziyaret etti.

bianet'e konuşan Tahir Canan'ın oğlu İlhan Canan, 12 Eylül hukuksuzluğuyla süren hayatlarında yine bir 12 Eylül günü babasıyla cezaevinde görüştüğünü söyledi.

Veli Ağbaba ise Tahir Canan içerde olduğu sürece Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 12 Eylül'le hesaplaşamayacağını ancak helalleşebileceğini ifade etti.

Emre Doğan ise 1983 doğumlu olduğunu, ancak Tahir Canan'ın yaşadığı sıkıntıları duyunca, bir avukat olarak bu hukuksuzluğu görünce 12 Eylül'ü yaşamış kadar olduğunu belirtti.

Canan: Yine 12 Eylül'de cezaevi ziyaretindeyiz

İlhan Canan babasının yine bir 12 Eylül gününde darbe hukuku nedeniyle sevdiklerinden uzakta, cezaevinde olduğunu söyledi.

"Kendisini soranlara, kendisinin özgürlüğe kavuşması için mücadele edenlere selamı var. Sürece dair değerlendirmeler yaptık. Hala Yargıtay kararının yerel mahkemelere ulaşmaması ve oradan son Yargıtay kararının ne anlama geldiğine dair yerel mahkemelerin yorum yapıp karara bağlamamış olması ayrı bir sıkıntı.

"Yaşadığı hukuksuzluğu başından sonuna kadar anlattığı bir yazı hazırladı. Onu da yakında kamuoyuyla paylaşacak."

Ağbaba: AKP hukukunu görüyoruz

Veli Ağbaba ise Canan'ın cezaevinde en uzun süre kalan kişi olduğunun altını çizerek 7 TİP'liyi Bahçelievler'de katledenlerden Ünal Osmanoğlu'nun serbest bırakıldığına dikkat çekti.

"Katillerin bırakılması, Tahir Canan'ın hala cezaevinde olması, Türkiye'nin hukuk sisteminin geldiği noktayı, AKP hukukunu gösteriyor."

"Tahir Canan cezaevinde kalmaya devam ettiği sürece AKP hükümeti 12 Eylül'le hesaplaşamaz, ancak helalleşir."

"Tahir Canan'ın morali, sağlığı iyi. Her gün uzun süre spor yapıyor ve günde en az dört beş saat kitap okuyor. Ancak artık katiller serbest bırakılırken, kendisi içerde tutulduğu için hukuka güveni kalmamış durumda."

"Geldiğimiz arkadaşlarımız 12 Eylül'de henüz doğmamıştı ama Tahir Canan'la görüştükten sonra 12 Eylül'ün ne olduğunu ve hala devam ettiğini anlamış oldular."

Doğan: Evren'i yargılayarak hesaplaşma olmaz

CHP Gençlik Kolları Başkanı Avukat Emre Doğan, Tahir Canan'ın 12 Eylül mağduru olduğunu ve hala 12 Eylül hukukuyla yargılandığını söyledi.

"Bunca yıl bir insanın haksız yere cezaevinde tutulması insan onuruna yaraşır bir şey değil. Onun dışında 7 TİP'li öğrenciyi katleden kişi serbest bırakılırken Tahir Canan'ın çıkamaması bizde sıkıntı yaratıyor."

"İnanıyoruz ki hukuki olarak bir şeyler yapılabilecektir. Eğer 12 Eylül'le hesaplaşmak istiyorlarsa 12 Eylül'ün faşizmini ve hukuksuzluğunu ortadan kaldırmak istiyorlarsa, iktidarın Tahir Canan'ın tahliyesi için elinden geleni yapması gerekir."

"Bunu yapmıyorsa ortada ciddi bir samimiyetsizlik var dektir. Kenan Evren'i yargılamakla 12 Eylül'le hesaplaşılamaz."

"Ben 1983 doğumluyum ama Tahir Canan'ın yaşadığı sıkıntıları görünce, yaşadıklarını duyunca, bir avukat olarak bu hukuksuzluğa şahit olunca 12 Eylül'ü yaşamış kadar oldum."

"12 Eylül hukukunu AKP sürdürüyor"

Ağbaba, Akdoğan, Çiftçi ve Doğan'dan oluşan CHP heyeti, cezaevi çıkışında basın açıklaması yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

"Bugün, 12 Eylül darbesinin üzerinden 32 yıl geçti. 32 yıldır darbe kurumları ve kuralları hayatımızın her alanın varlığını sürdürmektedir. Emperyalizmin 'bizim çocuklar' dediği cuntacılar, kendi çocuklarını yetiştirdi. Demokrasi paketleri, yasal değişiklikler makyajın ötesine geçemedi. Hesaplaşma parolasıyla çıkılan yolda bile helalleşme noktasına gelindi. Çünkü 12 Eylül bir zihniyetti ve o zihniyet aktör ve figüranlarını değiştirerek yoluna devam etti."

"Darbeci zihniyet, hapishanelerde kristalleşti. 12 Eylül'ün sembolü haline gelen hapishaneler işlevini hiç yitirmedi. Metris, Mamak ve Diyarbakır zindanları bu kristalleşmenin en acı hikâyelerini yaşadı. Cuntacı başı Evren bile kendi hukukunun 32 yıl süreceğini, cunta mahkemelerinin kararıyla birinin 31 yıl boyunca hapishanede kalacağını tahmin edemezdi."

"Tahir Canan, darbe mahkemeleri tarafından verilen kararlar yüzünden 31 yıldır hapishanede kalmaktadır. Dört çocuğu babasız büyüyen Canan'ın haksız ve hukuksuz bir şekilde cezaevinde kalması kabul edilemez. Tahir Canan'ın hapishanede kalması demek, 70 milyon nüfusuyla Türkiye'nin darbe hukukuna itaat etmesi demektir. Bizler darbe hukukuna itaat etmiyoruz. Onun için bugün, burada, Bandırma cezaevindeyiz. Tahir Canan'ı ziyaret ettik."

"Tahir Canan, 3. yargı paketi çerçevesinde tahliye edilen Ünal Osmanoğlu'nun iki ay önce kendisinin de kaldığı Bandırma Cezaevinden çıktığını ve bunun da adaletsizliği gösterdiğini belirtmiştir. Tahir Canan kendisinin uğradığı haksız ve hukuksuz uygulamaları anlatarak konuyla ilgili tarafımıza bir dosya sunmuştur."

"12 Eylül mahkemelerince verilmiş cezaları çeken Hasan Gülbahar, Halil Gündoğdu, Muzaffer Öztürk, Osman Evcan, Tuncay Kurtbaş, Hasan Erdemli, Cemil Erdem ve Tahir Canan'ın durumu 12 Eylül hukukunu AKP tarafından sürdürüldüğünü göstermektedir."

"Tahir Cananlar hapishanede kaldığı sürece darbeyle hesaplaşma değil, helalleşme olur. Bizler ise, AKP'nin hesaplaşmayı unutup, helalleşmeye başladığı 12 Eylül darbecilerine ve zihniyetime karşı mücadelemizi sürdüreceğiz." (EKN)

Kaynak: bianet.org

Muhlis Barut öldü ya diğer hastalar? [Hapiste Sağlık]

Cezaevlerinde bulunan ağır hastalar Muhlis Barut'un ölümüyle gündeme geldi. Bu hastalar tedavi olurken büyük sorunlar yaşıyor. Kocaeli'ndeki bir tutuklunun anlatımı: Çarşamba günü kalp krizi geçirdim ama doktor gününün salı, perşembe olduğu için o sırada cezaevinde ambulans yoktu
Muhlis Barut'u evine götürmek için kızı Gönül çok çaba gösterdi ama başarılı olamadı.
 
Kanser hastası tutuklu Muhlis Barut, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ’ün devreye girmesine rağmen son günlerini ailesinin yanında geçirmedi. Türkiye ’nin gözleri önünde Adli Tıp raporunu beklerken cezaevinde hayata veda etti. Kanser hastası olan ve 6 aylık ömrü kaldığı doktor raporuyla tespit edilen Muhlis Barut'un 24 yaşındaki kızı Gönül Barut, "Babamın adına ben özür diliyorum. Ama illa ki devletimiz 'Bu ceza çekilsin' diyorsa, ben razıyım çekmeye. Son bir saat olsa da evinde geçirsin" dedi. Ancak Gönül Barut'un bu yakarışı karşılıksız kaldı.

Barut tek değil

Barut, cezaevlerindeki 300 ağır hastadan biriydi. Rapor beklerken hayatını kaybeden son mahpus olamayacak çünkü cezaevlerinde düzgün bir tedaviye erişmekte ya da tedavilerini dışarıda sürdürmelerinde tutuklu ve hükümlülerin büyük problem var. Hasta mahpuslar haftada iki gün cezaevlerine gelen doktorlara görünmek için koğuş sıralarını bekliyor, ambulans yerine ringi araçlarıyla taşınıp kimi zaman doktoru bile göremeden cezaevine geri dönüyor...Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) Adalet Bakanlığı ’na STK’lardan destek alması çağrısı yaparak “Amacımız hasta mahpusların artık ölmek üzereyken hapisten çıkartılması yolu yerine, cezaevlerindekiler dâhil olmak üzere herkesin sağlık hizmetinden ve hasta haklarından her zaman ve tam olarak faydalanmasını sağlamak” diyor.

CİSST Başkanı Zafer Kıraç, cezaevlerindeki sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğunu söylüyor. Kıraç sıkıntıları şöyle anlatıyor: “Cezaevlerinde sağlık politikası yürümüyor. Örneğin üç ayda bir, BM ’nin önerisi ayda bir hasta mahpusların durumunu değerlendiren bir heyet olabilir. Böyle bir heyet oluşturulabilir, Adlı Tıp’tan rapor beklenmez. Şuandaki mevcut sistemle sadece ölümlerini beklemiş oluyoruz. Ceza erteleme önemli. Hasta üç ayda bir kontrol edilebilir, iyileştiyse yeniden cezaevine alınır. Ceza erteleme yasada var ama uygulanmasında zorluklar oluyor. Cumhurbaşkanı yılda 5-6 kişiyi affediyor ama bunlar tam ölüm sınırına geliyor. Hasta mahpusların cezaevinden çıkmasına sadece veda hakkı için bakmamak lazım. Dışarıda tedavi açısından başka olanakları ulaşma şansı da verilmeli. “

Bilimsel heyet çözüm için çağrı yapacak
Kıraç, cezaevindeki hasta mahpusların bir insanlık durumu olduğunun altını çizerek İstanbul Tabip Odası’yla birlikte bir proje oluşturduklarını anlatıyor: “Suç türlerinden, kişinin kadın, erkek, eşcinsel olmasından bağımsız bir konu cezaevinde sağlık hakkı. Çeşitli STK’ların listelerinden de yararlanarak cezaevlerindeki hasta mahpuslara durumlarını sorduğumuz mektuplar yolluyoruz. Bu sayede sorunları tespit ediyoruz. Bir sonraki aşama bu kişilerin yakınları ile görüşüp, ziyarette yaşadıkları sıkıntıları belirlemek. Hasta mahpusların durumu için yeni bir yöntem üretebiliriz. Avukatlar ve doktorların da içinde olduğu 15 kişilik bilimsel bir kurul oluşturduk. Bu soruna ve çözümüne dair bunların hazırlayacağı metni Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na sunacağız. 190’ı kendine bakamayacak durumda olan 300 hasta mahpusun durumunu klasik yöntemin dışında nasıl çözebiliriz ? Bakanlık STK’lardan destek almalı.”

Kalp krizini doktorun olduğu gün geçirmelisin

Cezaevindeki hasta mahpuslarla mektuplaşan CİSST’ten Sosyolog Zeynep Alpar, kendilerine gelen mektuplardan çok çarpıcı örnekler vererek sorunları şöyle anlatıyor: “Devlet kampus cezaevi yapıyor ama haftanın iki günü doktor gidiyor. Durumun ne kadar acil olursa olsun sen senin koğuşunun doktora gitme sırasının gelmesini bekliyorsun. Hastalar hastaneye ring aracıyla götürmemeli. Ring aracı mahkemeye götüren tutukluyu da götürüyor. Hepsi birbirini bekliyor. Sabah sekizde ring aracıyla çıkıp akşam dörtte doktoru görenler var. Hasta kişi sarsıntısız gitmeli. Van’daki biri bile İstanbul Adlı Tıp’a rapor almak için gelirken ring aracıyla geliyor. Bölge hastanelerinin raporları da geçerli olmalı. Kocaeli’nden yazan bir mahpus çarşamba günü kalp krizi geçirdiğini ama doktor gününün salı, perşembe olduğunu yazmış. O sırada cezaevinde ambulansta yokmuş. 25 yaşında görme engelli psikolojik sorunları olan başka bir mahpus, üç keç intihar girişiminde bulunmuş, ‘Kendimi kontrol edemiyorum yardıma ihtiyacım var’ diyor. İHD listesinden adına ulaştığımız Şevket Öznur’un hipertansiyona bağlı felç, diyabet, kronik kalp yetmezliği, dördüncü evre kronik böbrek yetmezliği, her iki ayak damarlarında yüzde 90′a varan tıkanıklık olduğu, bir gözünü kaybetmiş tedavi edilmezse diğerini de kaybetmek üzere, sürekli sakatlık raporu olduğu, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 26.04.2010 ile 10.06.2010 tarihli raporlarında Anayasasının 104/b maddesinde sözü geçen sürekli hastalık kapsamında değerlendirildiği bildirilmesine rağmen, Şevket Öznur cezaevinde öldü. Neden tahliye edilmemiş bilemiyorum. Ne acı bir sahipsizlik. Başka bir mektupta Tekirdağ cezaevinde iki ambulans olmasına karşın hastaların ring aracı ile götürülmesini protesto etmek için kendini yakan mahkumun ring aracıyla yanık tedavisine götürüldüğünü, her doktora gidişinde ring aracındaki sarsıntıdan kanayarak koğuşa döndüğü yazıyor. http://hapistesaglik.wordpress.com sitesinde sıkıntıları ve gelen mektupları paylaşıyoruz.

Kaynak: http://hapistesaglik.wordpress.com

iSTANBUL TABİP ODASI: ADALETİN BU MU DEVLET?

İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezoğlu, Muhlis Barut ve Magdelena de Winnaar'ın cezaevinde yitirmesinin ardından düzenlediği basın toplantısında hasta tutukluların durumuna dikkat çekti.

Çerkezoğlu, oda binasında düzenlediği basın toplantısında, hasta tutuklularla ilgili birçok açıklama yaptıklarını, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı'na görüş ve çözüm önerilerini sunduklarını hatırlattı.

Çerkezoğlu, yetkililere, mevcut hukuksal mevzuatın, hasta tutuklu ve hükümlülerin mağduriyetine yol açtığı, yaşamlarının son dönemlerinde karşılaştıkları hukuki ve vicdani süreçlerin kendileri ve yakınları için travmatik ve telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurduğu, mevzuatın değiştirilmesi ve zamanla yarışan bir mekanizma kurulması gerektiğini bildirdiklerini aktardı.

Çerkezoğlu, İstanbul Tabip Odası Bilimsel Kurulun bir açıklamasını da hatırlattı: "...özellikle mahkûmların hastalıklarının tespit edilmesi, sağlık kurumlarına sevki, bir an önce tedavi altına alınmasına yönelik mevcut uygulamanın iyileştirilmesi, etkinleştirilmesi ve hızlandırılması ivedi olarak sağlanmalıdır. Bunun yanında hastanın terminal döneme girmesi ve artık tedavisinin cevap vermemesi halinde ise aileleri ile vedalaşma ve son günlerini psikolojik yıpranmadan uzak bir şekilde huzur içerisinde geçirmeleri mümkün kılınmalıdır. Bu kapsamda da, hastalığı iyileşemeyecek derecede ilerlemiş ve terminal döneme girmiş hasta mahkûmların iyileşemeyecek olmaları dolayısıyla cezalarının infazının ertelenmesinin yanında, sadece Cumhurbaşkanına tanınan ve sürekli hastalıklar için de icrası mümkün olan af yetkisinin, etkin olarak kullanılması sağlanabilir."

 
SIFIRA SIFIR ELDE VAR SIFIR

"Bilimsel Kurulun sonuç cümlesinde ne oldu" diye soran Çerkezoğlu, şu yanıtı verdi: "Sıfıra sıfır elde var sıfır."

Bilimsel Danışma Kurulu'nun çözüm önerilerinin dikkate alınmadığını belirten Çerkezoğlu, bunun için yaşananları şöyle sıraladı:

-Aileleri ile vedalaşmaları sağlanamayan hastalar ölmeye devam ediyor.

-Cumhurbaşkanı af yetkisini etkin kullanmadığı için ölümcül hastalar cezaevinde ölüme terk ediliyor.

-Tutuklu ve hükümlülere nitelikli sağlık hizmeti verilemediği için geç teşhis ve yetersiz tedavi erken ölümlere yol açıyor.

-Vicdanı olanların vicdanları yaralanmaya devam ediyor.

-Serbest bırakılmaları yerine tabutları teslim edilmeye devam ediyor.

 
ADALETİN BU MU DEVLET

Basın açıklamasının başlığını "Adaletin Bu mu Dünya" diye koyduklarını hatırlatan Dr. Çerkezoğlu, "Dünyaya haksızlık etmeyelim. Asıl soruyu Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, Adli Tıp Kurumu ve Yargı'ya soralım" dedi.

Yakın zamanda cezaevinde yaşamını yitiren Muhlis Barut ve Magdelena de Winnaar'ın "Adaletin bu mu Türkiye" diyerek yaşama veda ettiklerini hatırlatan Çerkezoğlu, Barut ve Magdelena'nın son sözlerini aktararak konuşmasını sonlandırdı:

Muhlis Barut: "İşe başlayıp ailemi geçindirmek ve onlara mutlu bir gelecek kurmak tek hayalim… İşkembe çorbası içmek, komşularımla mangal yapmak ve yeniden çalışmaya başlamak istiyorum."

Magdalena de Winnaar: "Burada ölmekten ve bir daha ülkemin güneşini görmemekten korkuyorum…"

Kaynak: Etkin Haber Ajansı

TAYAD’lı Aileler: “Mezar Hakkımızı Alana Kadar İki Elimiz Yakanızda Olacak!”

TAYAD’lı Aileler: “Mezar Hakkımızı Alana Kadar İki Elimiz Yakanızda Olacak!” TAYAD’lı Aileler 7 Eylül 2012 tarihinde Taksim Tramvay durağında bir araya geldi. Galatasaray Lisesine kadar yürüyen TAYAD’lı Aileler burada bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Eylem boyunca “Ayhan EFEOĞLU’nun Mezarı Nerede Açıklansın” “Kaybeden Devlettir, Hesap Soracağız!” “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz” “Bedel Ödedik Bedel Ödeteceğiz”sloganları atıldı. Ayrıca yürüyüş boyunca halka Ayhan EFEOĞLU’nun neden kayıp edildiği ve kimlerin kayıp ettiği anlatıldı.
TAYAD’lılar yürüyüşün ortasında oturma eylemi gerçekleştirdiler. Oturma eylemi sırasında “ DEV-GENÇ” ve “Bize Ölüm Yok” marşları söylendi.
Galatasaray Lisesinde basın açıklamasını TAYAD’lı Aileler adına Tülay Eski okudu. Basın açıklamasında “90’lı yıllarda devlet, faili-meçhul politikasını çok yoğun bir biçimde uygulamaya başlamıştı. Tüm devrimcileri ve muhalifleri yok edilmesi gereken bir hedef olarak görüyordu. Çünkü iktidarların kendi ülkesini emperyalist tekellere peşkeş çekmelerine, yaptıkları katliamlara ve zulumlere karşı muhalefet eden devrimciler engel teşkil ediyordu. Bu engelleri bir şekilde kaldırmalıydılar. 90’lı yılların başlarında bu politikanın adı faili-meçhul oldu. 2000’lerin F tipi hapishanelerin açılmasıyla engelleri kaldırma politikasının adı tecrit olmuştu. Devrimcilere karşı tecrit politikasını uygulayarak hem devrimcileri hem de onların düşüncelerini teslim almaya çalıştılar.” denilerek devletin politikası anlatıldı.

Eyleme 74 kişi katıldı.
Açıklamanın Tam Metni:

Mezar Hakkımızı Alana Kadar İki Elimiz Yakanızda Olacak!

90’lı yıllarda devlet, faili-meçhul politikasını çok yoğun bir biçimde uygulamaya başlamıştı. Tüm devrimcileri ve muhalifleri yok edilmesi gereken bir hedef olarak görüyordu. Çünkü iktidarların kendi ülkesini emperyalist tekellere peşkeş çekmelerine, yaptıkları katliamlara ve zulümlere karşı muhalefet eden devrimciler engel teşkil ediyordu. Bu engelleri bir şekilde kaldırmalıydılar. 90’lı yılların başlarında bu politikanın adı faili-meçhul oldu. 2000’lerin F tipi hapishanelerin açılmasıyla engelleri kaldırma politikasının adı tecrit olmuştu. Devrimcilere karşı tecrit politikasını uygulayarak hem devrimcileri hem de onların düşüncelerini teslim almaya çalıştılar.

Ayhan EFEOĞLU Yıldız Teknik Üniversitesinde öğrenciydi. Vatanın bağımsızlığı ve halkının özgürlüğü için mücadele eden bir devrimciydi, DEV-GENÇ’liydi. 6 Ekim 1992’de gözaltına alındı. Daha sonra bir daha haber alınamadı. O, 90’lı yıllarda faili-meçhul politikasıyla yok edilmesi gereken bir devrimciydi. 20 yıldır ismi Faili-Meçhul olarak anıldı. Katledildi, ama kabul edilmedi. Ancak Kaybedildikten 20 yıl sonra bir kontrgerilla elemanı Ayhan EFEOĞLU’nu Trakya taraflarında bir yere gömdüğünü itiraf etti.

AKP iktidarı hemen her fırsatta “Türkiye’de işkence ve faili-meçhul yok” demek ihtiyacı hissediyor. Ancak ortada bir itiraf olmasına rağmen Ayhan EFEOĞLU’nun mezarını bulmak için bir adım atılmış değil. Göstermelik kovuşturmalarla ve kazılarla bizi oyalamaya çalışıyorlar. AKP hükümeti “ileri demokrasi”cilik oynayarak bizi gerçekten kandırabileceğini sanıyor. HAYIR Kanmıyoruz! AKP iktidar için “ileri demokrasi”nin anlamı zindanlarda işkencelerde tutsakları katleden gardiyanları aklamak, dergi satan devrimcileri sokak ortasında infaz girişiminde bulunan katil polisleri aklamak ve 7 kez idam cezasına çarptırılmış olan eli kanlı faşist katilleri serbest bırakmaktır. Bu katil gardiyan ve polislere uygulanan “ileri demokrasi” sıra devrimcilere gelince uygulanamaz oluyor. Devrimcilere 1 yıl içinde 2 kere duruşma yapılarak alelacele cezalar yağarken Ogün Samast gibi devlet beslemesi bir katile 5 yılda ceza verilemedi.1000 operasyonu yapmakla övünen katil Mehmet AĞAR 2 yıl villada ödül gibi verilmiş olan cezasını çekecek. En temel haklardan biri olan mezar hakkı AKP hükümeti için fazla geliyor. AKP sürekli Türkiye’nin daha demokratikleştiğini iddia ediyor. İşte AKP’nin demokratikleşme anlayışı bundan ibarettir.

20 yıldır yüreğimizdeki yangın hiç dinmedi. Bizleri daha fazla oyalamaya kalkmayın, göstermelik kovuşturmalarla gözümüzü boyamaya çalışmayın sakın! Sizleri uyarıyoruz! Bizim sabrımızı taşırmayın. Halkın evlatları sahipsiz değildir. Mezarımızı aramaya devam edeceğiz. Mezarımızı alana kadar susmayacağız. Ellerimiz her zaman katillerin yakasında olacak. Eğer siz fiili bir icraata geçmiyorsanız. Evladımızın mezarını bulana kadar her şeyi yapacağız. Gerekirse Trakya’da ellerimizle kazarak arayacağız.

KONTRGERİLLA AYHAN ÇARKIN AÇIKLAMALIDIR! AYHAN EFEOĞLU'NUN CESEDİ NEREDE?
KAYBEDEN DEVLETTİR, HESAP SORACAĞIZ!
KAHROLSUN FAŞİZM, YAŞASIN MÜCADELEMİZ!

Kalp kapakçıkları acilen değişmesi gereken kadın tutsakın mektubu

Her şey bir yana günlerdir ameliyatımı bekleyen çocuğumun yaşadıkları, hissettikleri beni çok üzdü. Oğlum hala çocuktur. Bu koşullarda ameliyat olmamı hiç istemiyor. Ameliyat olacağım zaman yanımda olmak istiyor. Ama şunu anlamıyor: sanki bir – iki yıl içinde çıkacağım da tedavimde ertelenebilir bir durum sözkonusu. Ben müebbet ceza almış bir hükümlüyüm. Cezam, hastalığıma rağmen verildi ve infazımın bitmesine 18 yıl var… Her türlü başvuruma, ağır hastalığıma rağmen hala bu koşullardayım, durumum gün geçtikçe kötüleşiyor. Ameliyat artık şart olmuş durumda. Oğlum da kendince cumhurbaşkanlığından sivil toplum kuruluşlarına, her yere başvuruyor ve o çocuk saflığıyla, umutla “Anne dur, bu sefer bir şey olacak.” diyor. 

22.08.2012

Merhaba,

İlginize teşekkür ediyorum, sorularınızın cevaplarını içtenlikle verdiğime emin olabilirsiniz. Sizlere çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

  1. Bize kendinizi anlatır mısınız?

(Kendinizi istediğiniz gibi tanıtabilirsiniz, isterseniz yaşınızı, işinizi, cezaevine girmeden önce nerede, nasıl yaşadığınızı, ailenizi, neleri sevdiğinizi, umutlarınızı, hayallerinizi yazabilirsiniz.)

1974 Şırnak doğumluyum. 1996 yılında gözaltına alındım. Tek kelime Türkçe bilmiyordum o zaman. 1,5 yaşındaki oğlumla birlikte gözaltında ağır işkencelerden geçirildik. Kürt olmam, Kürtçe konuşmam oğluma o yaşta işkence etmelerinin de sebebiydi. 24 gün boyunca İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde ağır işkencelere uğradım. Çırılçıplak soyup elektrik verme, vücudumda sigara söndürme, falaka, dayak ve sayamadığım onur kırıcı, insanı insan olmaktan utandıran işkencelerle karşılaştım. Türkçe bilmiyordum; oğlumu karşıma getirip beni konuşturmak için o yaşta işkence ettiler, vücudunda sigara söndürdüler. Konuşmamam örgüt tavrı olarak gösterildi. En son gün yani 24. gün kolumdan dört kişi zorla tutarak bilmediğim bir ifadeye irade dışı parmak bastırdılar. Çıkarıldığım DGM’ce tutuklandım. Oğlumu 4 ay bana vermediler. Avukatımın uzun uğraşlarıyla oğlumun Çocuk Esirgeme Kurumu’na verildiğini öğrenince üzerinde durarak alabildik. Oğlumu benden almalarının nedeni vücudundaki işkence izlerinin varlığıydı. “Bu işkence izlerin örgüt propaganda yapar” diyerek çocuğuma el koymak istediler.

4 yıl mahkemeye tercüman getirilmeyerek savunma hakkım engellendi. Tercüman yasaktı ve askeri mahkemeler kabul etmiyordu. 4 yıl sonra mahkemeye tercüman getirildiğinde ancak savunma yapabildim. Avukatım mahkeme başkanına “Bu kadın Türkçe bilmiyor, nasıl ifade aldınız?” diye sorunca, mahkeme o dönem TEM’de görevli bir komiseri çağırdı. Onun anlatımları şöyle oldu: “Bu kadın Kürtçe konuşuyordu, örgüt tavrı saydık. Dosya arkadaşının ifadesini aldık. O ifadeye biz parmak bastırdık, onun ifadesi olarak geçirdik.” Komiserin bu ifadesine rağmen müebbet hapis cezası aldım.

 

  1. Ne zamandır cezaevindesiniz? Eğer ceza aldıysanız cezanız ne kadar, almadıysanız kaç yıl ceza ile yargılanıyorsunuz?

 

On yıl boyunca ne konuşulduğunu anlamakta zorlandığım duruşmalara getirilip götürüldüm. Gözaltındaki ağır işkenceler, oğlumun durumu, cezaevinin kötü şartları gibi birçok etken ilerleyen zamanlarda ağır kalp hastalığı başta olmak üzere birçok hastalık oluşturdu. Mahkeme süresi boyunca kalp hastalığım ilerledi. Doktorlar “cezaevinde tedavisi mümkün değil, sürekli hastalığı mevcuttur” diye rapor verdi. Mahkemeye sundum. 2006’da mahkeme devam ederken tahliye edildim. 10 yıllık sürede az da olsa cezaevinde Türkçe öğrendim. Dışarıda oğlumla yeniden yaşamımı kurdum; çalıştım, tedavime devam ettim. 2010’da dosyam Yargıtay’da onaylanınca müebbet ceza aldım ve tekrar tutuklandım.

  1. Rahatsızlığınız nedir? Bugünlerde kendinizi nasıl hissediyorsunuz, sağlığınız nasıl?

Kalp hastasıyım. İki kalp kapakçığımın değiştirilmesi gerekiyor. Yerine yapay kalp kapakçığı takılacak. Onun dışında kemik erimesi ve kullandığım ilaçlar yüzünden oluşan mide rahatsızlığım var. Tansiyon hastasıyım, bunların dışında vücudumun neredeyse tamamını kaplayan bütünlüklü bir varis söz konusu. Ayaklarımdan omuzuma kadar damar yanması uyumamın önünde çok büyük engel.

Çok fazla ilaç kullanıyorum, kullandığım ilaçların bir kısmını yazayım size mesela;

* Dideral 40 mg          *Aldactone-A-25 mg              *Euraspin 300 mg

* Beloc 100 mg           * Lasix 40 mg                         *Metospasmyl

* Diltizem 240 mg      * Monoket long 50 mg

* Vastarel 20 mg         * Daflon 500 mg

* Opasis – mikropellet vesaire, vesaire…

Ayda bir iğneye gidiyorum, kalp hastalığım için. Bunun dışında yine ayda 1-2 defa acil servise giderek hem cihaza bağlanıyorum, hem iğne vuruluyorum.

Bugünlerde kendimi daha kötü hissediyorum. 17 Ağustos’ta kalp ameliyatı için *** Devlet Hastanesine götürüleceğimi söylemişlerdi. Daha öncesinden aniden rahatsızlanıp acil servise kaldırıldığımda doktor acilen kalp kapakçığı ameliyatı olmam gerektiğini söyledi. 2-3 gün arayla kardiyoloji kiliniğine gittim. 24 saat süreyle kalp ritmimi ölçen bir cihaz taktılar, bu cihazın ölçümleri sonucunda nasıl bir ameliyat yapacaklarına karar vereceklerini söylediler. Sonraki gidişimde cihazı takan doktor yoktu. Yerinde başka doktor vardı. Yüzüme dahi bakmaya tenezzül etmeden sanki hasta olan gardiyanmış gibi ona baktı ve “Ameliyat olacak” dedi. Bir kağıt yazdı ve dosyanın içine koydu. Ameliyat tarihimi cezaevine geldikten sonra kendi çabamla sorarak öğrendim. Doktor anjiyo için ameliyat tarihi vermiş. Yıllardır tedavi olduğum ve asıl sorunun kalp kapakçıklarında olduğu dosyamda da belirtildiği halde daha öncesinden zaten geçirmiş olduğum anjiyo için tarih verilmişti. Kaldı ki aynı hastanenin kardiyoloji servisi doktorları “sen daha önce anciyo olmuşsun ve hakkını kaybetmişsin” demişlerdi. 16 Ağustos akşamı aç kalmam gerektiğini söylediler. Sabah (17 Ağustos) 10.00-11.00 civarı ise cihazın bozuk olduğunu ve beni götüremeyeceklerini söylediler. Her şey bir yana günlerdir ameliyatımı bekleyen çocuğumun yaşadıkları, hissettikleri beni çok üzdü. [Oğlum] hastane kapısında getirilmemi saatlerce bekliyor ve o gün görüş günümüz. Cezaevi idaresine çocuğuma ulaşmaları için telefon numarası gönderdim, üç defa sordum. Aradıklarını, durumu bildirdiklerini söylediler. Aslında böyle bir durum yaşanmamış ve [oğlum] bilgilendirilmemişti. O hastane kapısında endişeyle beklerken yine bir şekilde ona ulaşan biz olduk. Görüşe benden önce çıkan bir arkadaşımın ailesi ve avukatı üzerinden [oğlum]’a ulaştık. Öğleden sonraki görüşe ağlamaklı ve tepkili bir ruh haliyle geldi. [Oğlum] hala çocuktur. Yaşadıklarımıza anlam veremiyor. Hem içerleyip üzülüyor, kırılıyor, ağlıyor; hem de aşırı derecede tepkileniyor, öfkeleniyor. Bu koşullarda ameliyat olmamı hiç istemiyor. Ameliyat olacağım zaman yanımda olmak istiyor. Ama şunu anlamıyor: sanki bir – iki yıl içinde çıkacağım da tedavimde ertelenebilir bir durum sözkonusu. Ben müebbet ceza almış bir hükümlüyüm. Cezam, hastalığıma rağmen verildi ve infazımın bitmesine 18 yıl var. Daha öncesinde sağlık durumum nedeniyle beni tahliye eden mahkeme 2010’da tekrar tutuklandığımda yaklaşım, göreceğim muamele başından belliydi. Her türlü başvuruma, ağır hastalığıma rağmen hala bu koşullardayım, durumum gün geçtikçe kötüleşiyor. Ameliyat artık şart olmuş durumda. Bekletmek, erteleyebilmek gibi bir durum sözkonusu değil. [Oğlum] da kendince cumhurbaşkanlığından sivil toplum kuruluşlarına, her yere başvuruyor ve o çocuk saflığıyla, umutla “Anne dur, bu sefer bir şey olacak.” diyor. Bu şartlarda ameliyat psikolojisi bir yana, [Oğlumun] yaşadığı hayal kırıklıkları, umutlarının sönüşü beni üzüyor. Elimden gelse ona hiçbir sağlık sorunumu yansıtmam ama bu şartlar itibarıyla mümkün değil. Doğal olarak her şeye şahit oluyor. Görüşleri dışında da düzenli olarak cezaevini, reviri arıyor. Fiziki rahatsızlığımın dışında yaşadığım bu sıkıntı bir kalp hastası olarak beni çok yoruyor, zorluyor.

Size bu mektubu yazdığım sırada cezaevi idaresi tekrar gelip ameliyat olacağımı söyledi. Bugün (22.08.2012) *** Devlet Hastanesi’ne gittim. Gitmeden önce cezaevi idaresi anjiyo için gideceğimi, benle ilgilenen doktorun orada olduğunu söyledi. Yine her şeyi bilen, uzman doktor edalı gardiyanların “çok basit bir şey, korkma, benim bilmem neyim de oldu. Ailene haber verme, zaten hemen gelirsin, en fazla bir gece kalırsın” söylemlerini dinleye dinleye gittim hastaneye. Asistan doktor geldi ve olacağım ameliyatın anjiyo olmadığını söyledi. Yarına kadar hastanede kalmam gerektiğini söyledi. Cezaevi idaresi hastanede kalmam gerekmediğini, getirilmemi söyledi. Komutanın revirle konuşmasından bu çıktı ve geri getirildim tedbir ve tetkik için kalmam gerekirken. Yine yaşadığım bu stres yanıma kâr kaldı. Yarın da hiçbir işlem olmazsa şaşırmayacağım. Çünkü bu hep böyle. Kedi-fare oyunu gibi sizinle oynanıyor.

 

  1. Hasta olduğunuzu ne zaman, nasıl öğrendiniz?

İlk olarak 2005 yılında cezaevinde hastalığımı öğrendim. Muayene için (halsizlik, uyku bozukluğu gibi şikayetlerden dolayı) dahiliyeye gitmiştim. Dahiliye doktoru kalbimde delik olduğunu söyledi. İnanmadım, şimdiye kadar böylesi ciddi bir hastalığım olsaydı mutlaka belirtilerini yaşardım diye düşündüm. Tetkikler için *** hastanesine sevk ettiler. Orada kalp kapakçıklarında sorun olduğunu, acil ameliyata alınmam gerektiğini söylediler. Kalp kapakçıklarından birinin ezilmesi ve önceden geçirdiğim romatizma nedeniyle bu durumun tıkanıklığa da yol açtığını söylediler. Cezaevine girmeden önce hiçbir sağlık sorunu olmayan bir insandım. Hastaneye sadece doğum için gitmiştim. Yaşadığım tüm işkence, baskı, sıkıntı, üzüntü, çocuğuma yaşatılanlar ve bir türlü bunları kabullenememem cezaevinin ağır koşullarıyla da birleşince böyle bir hastalık ortaya çıktı. Hemen anjiyo oldum. Hastalığın ağırlığı ve cezaevi koşullarında tedavisinin imkansızlığı sebebiyle ameliyattan sonraki ilk mahkememde tahliye oldum.

 

  1. Cezaevinde revire çıkmakta, doktorla görüşmekte sıkıntınız oldu mu?

Cezaevinde sağlık konusu en sıkıntılı konulardandır. Adeta insanı terbiye etme amaçlı olarak cezaevi idareleri tarafından kullanılır. Israrla dilekçe yazmanız gerekir. İhtiyacınız acil dahi olsa sıraya konulursunuz. Tabi benim rahatsızlığımın ciddiyetinden dolayı riski ve sorumluluğu göze alamıyorlar, doğrudan hastaneye sevk ediyorlar. Ancak bunlar da sonuçsuz kalıyor. Yapılanlar dosyama işlenmiyor. Size soruyorum, bir kalp hastası ayda 2 defa eko çektirir mi? Belgeler, evraklar hep kayıptır.

 

  1. Hastaneye nasıl götürülüyorsunuz? Bu konuda bir sıkıntınız var mı? Örnek verebilir misiniz?

Hastaneye ringlerde götürülüyoruz. Bir ringde yaklaşık 15-16 kişi ile hastaneye gidiyorsunuz. 15-16 kişinin işlemleri yapılıncaya kadar “güvenlik” gereği küçücük ringin içinde bekletiliyorsunuz. Kimi zaman süre yetmeyince, mesai saati bitince geri getiriliyorsunuz. Hiçbir işleminiz, muayeneniz yapılmadan bir sonraki randevuya kadar beklemek zorundasınız. Elleriniz kelepçeli, ringin kokusu, pisliği ayrı vaka. İnsanlar içine kusuyor mesela ve siz o halde saatlerce o küçücük yerde beklemek zorundasınız. Muayene sırasında asker sizinle geliyor, geniş güvenlik ablukasıyla hastaneye giriyorsunuz ve tüm insanlar sizi izliyor. Çünkü müthiş bir panik havası yaratılıyor.

 

  1. Hasta olduktan sonra cezaevi hayatı sizin için nasıl oldu? Örnek verebilir misiniz?

Çok daha zorlaştı. Sağlıklıyken her şeyi daha kolay göğüsleyebiliyorsunuz. Ama gün geçtikçe ilerleyen bir hastalığınız varsa her şey daha zor. Bir kere normal insanların dahi sıkıntı çektiği yerlerdir cezaevleri. Tedavi olmanın zorlukları, ilerleyen durumunuz bir yana durumunuzu görüşlerde ailenize yansıtarak onları üzmemek adına ekstra moralli, güçlü durmak zorundasınız. Kaldı ki kalp hastalığını sıkıntı-üzüntü daha da tetikliyor. İçinize attıklarınız, bunca yıldır yaşadıklarınız bir yana geleceğin belirsizliği, durumunuz ortada olduğu halde hiçbir başvurunuzun sonuç vermemesi ayrı bir sıkıntı kaynağı. Ben ve benim gibi birçok insanın durumu yok sayılıyor, görülmüyorsunuz ısrarla. Tedavi sırasında doktorlardan, cezaevi personelinden ve askerden gördüğünüz yıpratıcı, onur kırıcı, hiçe sayan muamele ve bilinçli olarak yaşatılan zorluklar da ayrı sorun. Maddi-manevi pek çok şey hayatı size daha da zorlaştırıyor. Aslında bu konuda söylenecek çok şey var ama ne söylenirse söylensin değişen pek bir şey de yok.

 

  1. Cezaevinde olduğunuz için hastalığınızın teşhis ve tedavisinde herhangi bir aksama oldu mu? (Dışarıda olsaydım bunlar başka türlü olurdu diyeceğiniz konular var mı?)

Bu konuyla alakalı olarak söyleyebileceğim ilk şey kelepçesiz ve insanca tedavi olmaya duyduğum hasret. Zaten sadece teşhis ve tedavi zorluğundan ziyade hastalığımın sebebi tutukluluğum, gördüğüm işkence, kötü muamele ve yaşadıklarımdır. Dışarıda olsaydım kendi işlemlerimi kendim yapar, bu onur kırıcı muamelelere maruz kalmazdım. Stressiz tedavi olurdum. Devlet hastanesinde sıra olmazsa, ilgilenilmezse özel hastanede tedavi olma seçeneğiniz olurdu. Stressiz tedavi olurdum. Oğlum, ailem böyle endişelenmez, yanımda olurlardı.

 

  1. Doktor, hemşire gibi sağlık çalışanlarından, diğer görevlilerden olumsuz bir tavırla karşılaştınız mı?

Olumlu bir tavırla karşılaştınız mı diye sorsaydınız daha kolay olurdu. Cezaevi personeli ve asker sürekli sizi teşhir ediyor. Hastaneye gittiğinizde asker silahlarıyla yanınızda, muayene öncesinde tüm hastaneyi tavaf ediyorsunuz. “Açılın, açılın!” diye insanları iterek güya size yol açıyorlar. İnsanlar tepkileniyor, size öfkeyle, tuhaf tuhaf bakıyor. Asker muayeneden çıkmıyor. Çıksa da cezaevi personeli sağolsun tüm hastalığınızı askere anlatıyor. Mahremiyet yok. Cezaevi personeli başlı başına bir vaka. Sözgelimi fenalaşıyorsunuz: “Bir aspirin al, ağrı kesici al, bana da oluyor, bir şeyin yok” diyerek hastalığınızı bilinçli bir şekilde sürekli sıradanlaştırmaya çalıştığı gibi sizi psikolojik olarak zorlamak amacıyla ilginç diyaloglara giriyor. Hastaneye gittiğinizde her şeyi bilen allame-i cihan havalarıyla sizi hastane içinde dört döndürüyorlar. Doktorların istedikleri evraklar yanlarında değil. Belki bir baş ağrısında kendileri revire giden, hastaneye giden gardiyanlar sizin hastalıklarınızı küçümsüyor, önemsizleştirmeye çalışıyor.

İnsanı en acıtansa hipokrat yeminli doktorların yaptığı muamele. Yargılamanız devlet mahkemelerinde bitse bile her muayenenizde her doktor hakim olup sizi baştan yargılıyor. Soyunmanız gereken durumlarda dahi asker çıkmıyor, doktor “güvenlik” gerekçesiyle kılını kıpırdatmıyor. Yüzünüze bakma zahmetinde dahi bulunmuyor. Sanki hasta gardiyanmış gibi onunla muhatap oluyor.

Söylediklerim belki size abartılı gelecek ama inanın 3-4 kişi dışında işini etik ölçülerle yapan sağlık personeline rastlamadım. Yüzünüze dahi bakılmıyor. Asker-gardiyan muamelesi bir yana, bu çok daha acıtıcı.

 

  1. Hasta haklarını biliyor musunuz? Haklarınızı kullanabiliyor musunuz?

Hasta haklarını bilmek çok işinize yaramıyor. Elbette biliyorum ama hasta hakları cezaevinde geçerli değil. Kağıt üzerinde kalıyor ve bu yüzden kullanamıyorsunuz.

 

  1. Hastalığınız konusunda size nasıl bilgi veriliyor? Bu konudaki duygu ve düşüncelerinizi anlatır mısınız?

Dolaylı bilgi veriliyor. 3 yıldır buradayım; 3 yılda sadece 3-4 doktor doğrudan benle muhatap olup beni bilgilendirdi. Geri kalanı sanki hasta olan asker ya da cezaevi personeliymiş gibi onunla konuşuyor. Kimi zaman bu da yapılmıyor. Cezaevine dilekçe yazarak revire çıkmanız ve oradaki doktordan öğrenmeniz gerekiyor. Lütfedip revire çıkarırlarsa, bilgilendirirlerse neyiniz olduğunu, ne yapılacağını öğrenebiliyorsunuz. Bazen de eksik evrak yüzünden bilgilendirme yapılmıyor. Dosyanıza işlenmemiş ve hiç hastaneye gitmemişsiniz gibi boşa çıkartılıyorsunuz. “Emin misin, ne zaman gittin, yanlış hatırlıyorsun, bak gitmemişsin. Gitsen belli olurdu” deniliyor. İnsan kendinden şüpheye düşüyor. Ve her şey başa sarıyor… Yani bilgilendirmeler sürekli aksıyor ve tam, teferruatlı bir bilgilendirme yapılmıyor.

 

  1. Adalet Bakanlığı, Türkiye’nin her yerindeki, durumu ciddi olan hastaların İstanbul Metris Cezaevi’nde yeni kurulan “hastane cezaevi”ne nakletmeyi ve burada tedavi edilmelerini düşünüyor. Bu konuda siz ne dersiniz? Hastane cezaevinde tedavi olmak ister misiniz? Neden?

Hastane cezaevinde tedavi olmak istemem. Bu kadar ağır hastaları ısrarla cezaevinde tuttuktan, hepsini “tedavi” adı altında toplama kampı gibi bir yerde topladıktan sonra ne tedavisi, ne iyileşmesi? İnsanların çoğunun hastalıklarının sebebi zaten cezaevi. Bir de “hastane cezaevi” adı altında kendi yaptıklarını onarabileceklerini mi sanıyorlar? Kanser hastası, kalp hastası, böbrek hastası, ciğer hastası, ağır psikolojik hasta, böyle hastalıkları olan insanları cezaevi hastanesi mi iyileştirecek? Yapacakları tek şey insanların son günlerinde dahi; mahkumiyet ve hastalık psikolojisini bir arada vererek işkence etmektir. İnsanlar kalan kısıtlı zamanlarını dışarıda sevdikleriyle geçirmek istiyor. Devlet bunu bilmiyor mu? Bu kadar hasta insanı tutuklu bırakıp kocaman hastane cezaevleri açacaklarına ve bunun üzerinden kendilerini hizmet veriyor gibi göstereceklerine bu ölüm döşeğine gelen insanlardan korkmayı bırakıp salsınlar. Son günlerini bari sevdikleriyle geçirsinler. Yoksa hastane cezaevi-normal cezaevi… Ne farkı var ki?

 

  1. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16.maddesi ‘Hapis Cezasının İnfazının Hastalık Nedeni ile Ertelenmesi’ başlığını taşır. Bu maddenin 2. fıkrası ve Hapis Cezasının Ertelenmesi Hakkında Genelge’ye göre; “Diğer hastalıklarda(kanser hastaları gibi) cezanın infazına, resmî sağlık kuruluşlarının mahkûmlara ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı,mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır.” Bu düzenlemeden yaralanabilmek için bir geri bırakma kararı gerekmektedir. Bu karar, Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan rapor üzerine, infazın yapıldığı yer Cumhuriyet Başsavcılığınca verilir. Anılan düzenlemeden açıkça anlaşıldığı üzere, geri bırakma kararına ilişkin olarak sorumluluk Adli Tıp Kurumundadır. Kurumun raporu sonucu, hükümlünün infazının ertelenmesine veya ertelenmemesine karar verilecektir.

 

Bu yasa maddesinden haberiniz var mıydı? Bu konuda bir başvuruda bulundunuz mu, bulunduysanız sonuç ne oldu?

 

Evet haberim var. Adli Tıp’a 2-3 defa gittim. Her seferinde evrak eksikliği var denildi. Sonunda tamamlanmış haliyle gittim. Ondan da herhangi bir sonuç, bilgilendirme almadım. Yüzüme bakıp tansiyonumu ölçtüler sadece. Adli Tıp doktorları mesleki ahlaklarına, o hipokrat yeminlerine bağlı kalsalardı bu kadar çok ağır hasta zaten cezaevlerinde kalmazdı. Düşünmüyor değilim, nasıl vicdanları rahat bir şekilde işlerine devam ediyorlar? Cezaevlerinde her gün bir insan ölürken hiç mi kendilerini sorumlu hissetmiyorlar?

 

  1. Sizce hasta mahpuslar için neler yapılabilir? Devlet ve hapishane idareleri neler yapabilir? Sivil toplum kuruluşları ne yapmalı?

Hastalar ne sebeple tutuklu bulunursa bulunsun önce gerçekten insan muamelesi görmeleri gerekiyor. Bu esirgenmemeli. Devlet hasta tutsakları yok saymamalı, ısrarla ağır hastaları cezaevinde tutmamalı. Sonuçta bu hastalar da bu ülkenin evlatları. Neden zindan içinde zindan yaşatılıyor? Sapasağlam alınıyor insanlar işkencelerde sakatlanıp cezaevlerinde çürütülüyorlar. Tüm yaşananlardan sonra dışarıda bir nefes almayı çok görmemeliler. Emin olun bu insanlar her kuruma başvuruyorlar. Cumhurbaşkanlığına değin. Acıdır ki değişen bir şey yok. Sivil toplum kuruluşları daha sonuç alıcı tarzda çalışmalı. Gerek gündemleştirmede, gerek sonuç almada ciddi zafiyet var. iş bireyle kalmıyor, ailesi de cezalandırılıyor, toplumu da sonuçta. Toplum vicdanı yara alıyor.

 

  1. Bunların dışında söylemek istediğiniz şeyler varsa lütfen yazın.

İlgilendiğiniz için gerçekten teşekkür ediyorum. İnanın yazmadığım yer kalmadı. Umudum yok ama sorularınızı içtenlikle cevapladım. Emeğinize teşekkürler. Gerekiyorsa size oğlumu ve ablamı da yönlendirebilirim. Çabalarınızda başarılar ve sonuç alıcılık diliyorum. Sözkonusu Fatma, Ali, Ayşe’den ziyade, çürütülen hayatlardır. Şairin dediği gibi “Son kötü günleri yaşıyoruz belki de / ilk iyi günleri de görürüz belki de”

Selam, saygı, iyi dileklerimle,

 

kaynak: http://hapistesaglik.wordpress.com

TAHİR CANAN VE ÇEYREK ASIRDIR HAPİSHANEDE OLAN TUTSAKLAR

Tahir Canan Koğuş Havalandırmasında“Biz dışarıda çocuklarımızla oynar, hastalıklarında, mezuniyet törenlerinde, düğünlerinde yanlarında olurken, onlar, en değerli varlıklarının “görüş günlerinde büyümelerini” ancak uzaktan izlemek zorunda kalmış, yılda bir iTahir Canan'dan Mektupki kez “saate bakarak” kucaklaşabilmişler. Çocukların masumiyet kokusunu ve sıcaklığını ayda - yılda bir hissedebilmişler. İsteseler bile her görüş gününde bir araya gelememişler. Araya dikenli teller, jiletli duvarlar girmiş, ziyaret yasakları girmiş, binlerce kilometre yol girmiş, parasızlık girmiş...”

Adil Okay

TAHİR CANAN  VE  ÇEYREK ASIRDIR HAPİSHANEDE OLAN TUTSAKLAR

“Ranzamda

sabaha bir yıl var daha

şimdi köşe başlarında eller yukarı

şimdi kan kokuyor bu duvarlar

ölüm kokuyor

makaralara sığmıyor acılarım

sağılmakla bitmiyor

 

Demek Gülser’i de alıp götürdüler

ansızın bir geceyarısı

nerelerde kaldı güzel bebesi

dokuz aylık Devrim’i nerede

peki bebe nasıl beslenecek

nasıl öğrenecek sevmeyi

çiçek açmayı…” [i]

 

Tahir Canan adını duydunuz mu? Ne hazin ve ne ayıp ki ben de yeni duydum. Oysa Tahir Canan ismi, trajik bir rekorla birlikte anılıyor. Türkiye’de en uzun süre yatan ve HÂLÂ hapishanede olan bir politik mahpus Tahir Canan. 32 Yıldır zindanda. 58 yıllık yaşamının 32 yılını dört duvar arasında geçirmiş. Sanıyorum ki bu trajik rekorun dünyada da eşi benzeri yok. 12 Eylül faşist darbesinden sonra “devrimci-sosyalist” diye tutuklanan Tahir Canan’ın çocukları “hapishane kapılarında büyümüşler, evlenmişler, Canan torun sahibi olmuş ama hâlâ içeride. Üstelik işlemediği suçlardan dolayı içeride. Tahir Canan benim kuşaktan, 78’li, o dönemde -hepimiz yaşadık, tanık olduk- polisin bize işkencede tavrı şuydu: “Bir suç üstlenin. Sizin yapıp yapmadığınız fark etmez, nasıl olsa sizden biri yapmıştır. Paylaştıracağız. Size mutlaka bir suç yükleyeceğiz.”

Özetle Tahir Canan da bu hukuksuzluk üzerine hüküm giymiş. İyi de gerçekten suç işleyenler de çıktı bu süreçte. Tahir’in hâlâ içeride olması nasıl açıklanabilir. Demek ki diyorum, 12 Eylül hukuku – hukuksuzluğu devam ediyor.

AilesiyleTahir Canan adını duymayanlar Mustafa Balbay’ın adını mutlaka duymuştur. Balbay’ın eşi küçük çocuklarını, “Baban çalıştığı yerde yatmak zorunda” diye ikna etmiş. Ne kadar hazin değil mi? Anne ve baba, çocuklarının idrak edemeyecekleri ağır, sancılı bir gerçeklikle tanışıp, travma yaşamasını istemiyorlar. Yargısız infaz amiri, tescilli faşist Mehmet Ağar, özel olarak seçtiği hapishaneye, sadece iki yıl yatması için davul zurnayla uğurlanır ve ona günün her saati özel ziyaretçi izni verilirken, Balbay, “yapılmayan darbe sanığı” olarak 3 yıldır içeride tutuluyor. Tahir Canan işlemediği suçlardan dolayı 32 yıldır.

Tabi, Balbay’dan çok önce tutuklanan ve HÂLÂ hüküm giymeden yatan onlarca gazeteci var. Birkaç örnek vereyim: Gazeteci Hatice Duman tam 10 yıldır, Mustafa Gök 8 yıldır, Sedat Şenoğlu 7 yıldır, Füsun Erdoğan 5 yıldır, Hikmet Çiçek 4 yıldır, Ahmet Birsin 3,5 yıldır “tutuklu”. Elbette acıları yarıştırmamalı. Hiçbir gazeteci, yazar, sanatçı, yayıncı yazdıkları – konuştukları için hapishanede bir gün bile kalmamalı. Çocuklara, “baban (veya annen) uzakta çalışıyor, bu nedenle eve gelemiyor ama yakında gelecek” diye kırılgan, beyaz yalanlar söylemek zorunda kalınmamalı.

Diğer yandan 32 yıldır hapishanede olan Tahir Canan’ın çocuklarını, “Baban çalışıyor, yakında evine dönecek” diye ikna etmek ne yazık ki mümkün olmamış. Canan’ın çocuklarından İmran, “Ben babamla birlikte sinemaya gitmek isterdim” diye anlatıyor. “Muzaffer Öztürk’ün kızı Kardelen gibi kendilerinin de babalarına hasret büyüdüklerini, kardeşi İmran’ın babası ile dışarıda hiç birlikte olamadığını belirten büyük kardeş İlhan Canan, ‘Tahir Canan’ın 4 çocuğu 5 torunu var. Hiç olmazsa torunları dedesiz büyümesin[ii] diyor. İlhan, İmran ve Kardelen gibi, “Görüş günlerinde büyüyen çocuklar” artık gerçeği biliyorlar. Özlemi, hasreti. Görüş günlerinin çilelerini. İtilip kakılmayı. Kışın soğukta, yazın kavurucu sıcakta babalarını - annelerini görebilmek için beklemenin acısını tanımışlar.

Tahir ve Muzaffer gibi 12 Eylül faşist darbesinden bu yana, neredeyse çeyrek asırdır hapishanede olan Cemil Erdem, Hasan Gülbahar, Halil Gündoğan, AilesiyleHasan Erdemli, Osman Evcenli, Tuncay Kurtbaş ve yakınları adalet beklemişler. “Adalet” gencecik 7 TİP’li öğrenciyi hunharca boğarak, işkence yaparak öldüren katillere uğramış, bu sapıklar 7-8 yıl bile yatmadan AKP’nin 3. Yargı paketinde gizlice geçirdiği “özel afla” çıkmışlar ama aynı paketler Tahir Canan’ı ve adlarını yukarıda saydığım diğer devrimci tutsakları görmezden gelmiş, çocuklarına, anne ve babalarına hayal kırıklığı yaşatmış. Biz dışarıda çocuklarımızla oynar, hastalıklarında, mezuniyet törenlerinde, düğünlerinde yanlarında olurken, onlar, en değerli varlıklarının “görüş günlerinde büyümelerini” ancak uzaktan izlemek zorunda kalmış, yılda bir iki kez “saate bakarak” kucaklaşabilmişler. Çocukların masumiyet kokusunu ve sıcaklığını ayda - yılda bir hissedebilmişler. İsteseler bile her görüş gününde bir araya gelememişler. Araya dikenli teller, jiletli duvarlar girmiş, ziyaret yasakları girmiş, binlerce kilometre yol girmiş, parasızlık girmiş.

Ve onlar yani çeyrek yüzyıldır zindanda olan, infazları yakılan devrimciler –duyarlı bir grubun tüm çabalarına karşın- yok sayılmış.

Gecikmeli de olsa duyarlı vekiller tarafından meclise taşınan bu sorun, bu ayıp, bu eza artık son bulmalıdır. Çeyrek asırdır haksız yere zindanda tutulan bu güzel insanlar sevdiklerine kavuşmalıdır. Çocuklarını, torunlarını, kardeşlerini, anne ve babalarını, “ziyaret süresi doldu” uyarılarının olmadığı ortamda, “saate bakmadan” özgürce kucaklayabilmelidir.

www.gorulmustur.org                                               [email protected]


[i] Babam Şair Süleyman Okay’ın 12 Eylül faşist darbesinden sonra Adana cezaevinde yatarken yazdığı “Büyük Yürüyüş” adlı şiirinden bir bölüm. Kaynak: Süleyman Okay, Şakayık- şiirler, Belge Yayınları, İstanbul, 1990.

[ii] Evrensel,  2012-07-21, http://www.evrensel.net/news.php?id=32936

Yaklaşan 12 Eylül ve ninnisi - İlhan Canan

Yaklaşan 12 Eylül’ü düşünce kulaklarıma uzaklardan belli belirsiz bir ninni sesi gelmeye başlıyor. Algılamaya çalışıyorum ‘’uyusun da büyüsün’’ desem değil, ama o minvalde bir ninni iyice kulak kabartıyorum anlamaya çalışıyorum. Anlamaya çalışırken bir taraftan da uyku bastırıyor. Ninni görevini yerine getirmeli! Fakat ben uyumak istemiyorum direniyorum. Ninnide anlatılmayan, gizlenen gerçekliği anlamak istiyorum. Direniyorum. Ve bu direnç sonuç veriyor, ninni kulaklarımda netlik kazanıyor. Söylenenlerin yaşamımda bir karşılığını bulamasam da beynimde kelime karşılığı bulunuyor.

İleri demokrasi! 

Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü!

12 Eylül darbesi ve darbeciler ile hesaplaşma!

Özgürlük! Hak! Hukuk! Guk guk guk…

12 Eylül nasıl anlatılır?

Binlerce gözaltı, İşkence, binlerce dava ve yargılama, verilen idam cezaları ve gerçekleşen idamlar, binlerce siyasi mülteci, kuşkulu ölümler, İşkencede ölümler, dolup taşan cezaevleri ve bu cezaevlerinde gerçekleşen ölümler, açlık grevleri, hâkimlerin görevden alınması, intihar ettiği söylenen insanlar. Yani insanlık dışı her türlü muamelenin yaşandığı karanlık yıllar.

Ya günümüzde ne oluyor?

Cezaevinde Halkın Haber alma hakkı için emek veren kaç Gazeteci var?

Cezaevinde Parasız eğitim istemekten başka suçu olmayan kaç Öğrenci var?

Demokrasi halkın iradesi ise halk iradesi ile seçilen kaç milletvekili ve Belediye başkanı cezaevinde?

Kadınlara uygulanan taciz ve tecavüz olayları ile öldürülen kadın sayısındaki artışın sebebi ve Çocuk yaştaki kızlara yapılan toplu tecavüz olayları her geçen gün artan muhafazakârlıkla ilgili midir?

Doğu ve Güneydoğuda geleneksel giyim eşyası olan Puşi örgüt üyeliği için yeterli mi?

Biber gazı organik mi? Bomba ve mermiler Steril mi?

Roboski’de halkın üstüne bomba atılmasına kim karar veriyor?

30 yıldır devam eden ölümler halen neden çözülemiyor? Siyasal erk toplumsal zenginliğimizi neden yok sayarak ötekileştirmekte ısrar ediyor?

Bu kadar can alıcı sorun ve bu can alıcı sorunlar içerisinde bizlere dinlettirilen ninni. Ve bu ninniye her geçen gün eklenen yeni satırlar. Yargı paketleri, anayasa yapım süreçleri… Yani sorunlu olduğu siyasal erk tarafından da kabul edilen çözüm(!) için sürekli yargı reformları ve paketleri açıklanan HUKUK sistemi.

Yaklaşan 12 Eylül, açıklanan yargı paketleri, Darbeler ve Darbeciler ile hesaplaşan bir ülke (!) ve tüm bu süreçlerde 31 yıldır cezaevinde yatmakta olan ve 2025 yılına kadar cezaevinde tutulması planlanan bir sosyalist Tahir CANAN. 12 Eylül hukuku ile sosyalist kimliğinden dolayı işlemediği cinayetlerin faili haline getirilerek, bir ömür denilecek süreci cezaevinde geçirerek 12 Eylül’ün günümüzdeki sembol ismi oldu. Hukuk sistemi içinde yıllardır maruz kaldığı hukuksuzluğu anlatmaya çalışıyor, yeniden yargılanmak dâhil uluslararası hukuk kurallarının tarafına uygulanmasını ve yaşadığı hukuksuzlukların son bulmasını istiyor.

Son bir yıldır birçok vesile ile yaşanan hukuksuzluk T.B.M.M, HUKUK sistemi, MAHKEMELER, Yazılı ve görsel medya olmak üzere birçok yerde konu edildi.

Fakat siyasal erk halen bize ninni dinletiyor masal anlatıyor.

12 Eylül yaklaşıyor 31 yıllık mahpus Tahir CANAN bandırma cezaevinde yatmaya devam ediyor. Neden mi? Ninnileri dinlemediği için.

İlhan CANAN

Kaynak: beynet.com

Vedalaşamadı!

Özgür vedalaşma hakkı istemeleri nedeniyle gündeme gelen Barut ailesi bu sabah gelen ölüm haberiyle sarsıldı. 

Bulut MÜLHİM/İSTANBUL (DHA)09.09.2012 17:12

Vedalaşamadı!

50 yaşındaki tutuklu kanser hastası Muhlis Barut sabah saat 10:30 sıralarında İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Kızı -Gönül Barut, " Babam, gözlerimin önünde eridi bitti. Can çekişti, ben herkesten şikayetçiyim" dedi.

Muhlis Barut, iki yıl önce yeşil kartı iptal edildiği için cinnet getirerek Bayraklı Toplum Sağlığı Merkezi’ni tüfekle basmış, 16 yıl 8 ay hapis cezası aldımış, cezası da onanması için Yargıtay'a gönderilmişti. Haziran ayında İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından 6 aydan az ömrü kaldığı raporu verilen Muhlis Barut, raporun onaylanıp serbest kalması için İstanbul Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmişti. Geçtiğimiz Cumartesi günü fenalaşarak İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan ve durumu gittikçe ağırlaşan Muhlis Barut bu sabah hayatını kaybetti, cenazesi otopsi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumu’na gönderildi

"ADALET DİYE BİR ŞEY YOK"

Özgür Vedalaşma Hakkı için aylarca çabalayan Barut'un acılı kızı Gönül Barut, şunları söyledi: ‘Ben Cumhurbaşkanı’mıza seslendim yalvardım. Adalet Bakanlığı’na yalvardım, yakardım dilekçelerimizi iptal etti. Mahkum koğuşuna gidiyorum, babamın yanında refakatçi kalıyorum, İzmir’den İstanbul’a geliyorum, günübirlik kalıyorum. Babam kötüleşti yanına geldim. Eylül’ün birinden beri yanındayım. Gözlerimin önünde eridi bitti. Can çekişti ben herkesten şikayetçiyim. Cezaevlerinde ilgi alaka yok. Hastanelerde ilgi alaka yok. Tüm mahkumlara sadece üstten bakım var. Rahatsızlandın mı doktor gelmez. Ben babamı bilerek getirdim Metris Cezaevi’ne tahliyesi için. Maalesef ne tahliye oldu ne de bir şey. Şimdi Adli Tıp’ın kapısındayım cenazesini almak için. Adalet diye bir şey yok. Babamın son arzusunu yerine getireceğim. Gözü açık gitti. Benim vicdanım rahat değil. Ciğerim yanıyor. Babamın ceza almasında rol oynayan herkesten hukuk yoluyla hesap soracağım."

Hayatını kaybeden Barut’un cenazesi işlemlerinin tamamlanmasının ardından yarın İzmir’in Doğançay ilçesinde toprağa verilecek.

Kaynak: DHA

6 Ay Ömrü Kalan Tutuklu Muhlis Barut'a 'Vedalaşma Hakkı' Tanınmıyor

Kanser hastası olan, 16 yıl 8 aylık hapis cezası Yargıtay aşamasında bulunan, doktorların geçen Nisan ayında doktorların 6 ay ömrü kaldığını raporladığı rapor ettiği Muhlis Barut, geçen gün saat 03.00 civarında İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Barut’un durumunun çok ağır olduğu kaydedildi.

İzmir’deki ailesinin son gün ve saatlerini evinde geçirmesi için gözyaşı döktüğü, ilgili makamlardan destek istediği ve en son olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla ’Vedalaşma hakkı’ umutlarının arttığı Muhlis Barut’un durumu ağırlaştı.

Sabaha karşı saat 03.00 sıralarında İstanbul’dan alacağı Adli Tıp Raporu’nu beklediği Metris Cezaevi’nde fenalaşan Muhlis Barut’un kızı Gönül Barut da saat 09.00’da Cezaevi Müdürlüğü tarafından bilgilendirilerek hastaneye yönlendirildi. Refakatçi olarak babasının yanına giden Gönül Barut, şöyle dedi:

"Babamın durumu çok ağır. Anladığım kadarıyla çok az zamanı kaldı. İçim yanıyor. Biz sadece vedalaşmak istedik. Üniversite hastanesinden rapor olmasına rağmen yeniden İstanbul’dan rapor istediler. Onlarca dilekçe verdim, yüzlerce kez yalvardım. Umudum tükenmek üzere. Babamın suçunu kabul ediyorum. Ama ölüm döşeğindeki bir insan ne kadar tehlikeli olabilir? Neden ’Vedalaşma hakkı’ tanınmaz? Bir taraftan ambulans bulmaya çalışırken sabah babamın fenalaştığı haberiyle karşılaştım. İstanbul’da tek başıma uğraşıyorum. Çok üzgünüm, başaramayacağım için, babamın son saatlerini evde geçirmesini başaramayacağım için çok korkuyorum. Lütfen sesimizi duysunlar."

Kaynak: http://www.baskahaber.org/2012/09/6-aylk-omru-kalan-tutuklu-muhlis-baruta.html (Burcu Taner/DHA)

Sayfalar