Yazılar

Tutuklu Gazete 'Barış' için çıktı

tutuklu-gazete

95 gazetecinin yazı ve karikatürlerinin yer aldığı Tutuklu Gazete'nin yeni sayısı 'Barış için bedel ödüyoruz' manşetiyle çıktı. Hapisteki gazetecilerin sesini duyurmak için hazırlanan Tutuklu Gazete üçüncü kez okurla buluştu.

Dünya Barış Günü'nde Cumhuriyet, BirGün, Aydınlık, Evrensel ve Yurt gazeteleriyle ücretsiz olarak dağıtılan Tutuklu Gazete'nin yeni sayısında, çoğunlu hapiste olan 95 gazetecinin yazı ve karikatürleri yer alıyor.

"Barış için bedel ödüyoruz" manşetiyle çıkan gazetede hapiste olan 81 gazetecinin isimleri ve kaç gündür cezaevinde olduklarının bilgisi yer alıyor. Cezaevindeki 29 gazeteci ile hapisten çıkan beş gazetecinin yanı sıra 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisi gazeteye katkıda bulundu. Gazetenin ön yüzünde Latif Demirci'nin bir karikatürü de yer alıyor. Yeni sayı 200 binden fazla basıldı.

Kaynak: ntvmsnbc

Hediye Aksoy için hapishanede kalabilir raporu

Adli Tıp Kurumu, hasta mahpusların simgesi olan ileri derecede görme engelli ve kanser hastası Hediye Aksoy için sağlık koşullarının hapishanede kalmasına uygun olduğuna dair rapor verdi.

Adli Tıp Kurumu'nun görme engelli ve kanser hastası Hadiye Aksoy için sağlık koşullarının hapishanede kalmasına uygun olduğuna dair rapor verdiği öğrenildi.

Edinilen bilgilere göre, raporda Aksoy'un ileri derecede görme engelli olduğu yazılmasına rağmen, sağlık koşullarının hapishanede kalmaya uygun olduğu belirtildi. Raporun detayları ise, Aksoy'a ve avukatına tebliğ edildiğinde ortaya çıkacak.

Hediye Aksoy kimdir?

Tahliye edilmesi için kadınların günlerce eylem yaptığı Aksoy, hasta mahpus kadınların simgesi oldu. Bir patlama sonucu 18 yıl önce gözlerini kaybeden Aksoy, sekiz yıl boyunca tedavisi yapılmadan hapishanede tutuldu. 1998 yılında afla salıverilen Aksoy 2007 yılında üzerine ifade olduğu gerekçesiyle tekrar hapishaneye koyuldu. İkinci kez mahpusluğu süresinde de tedavi olmayan Aksoy hapishanede bu defa kanser hastalığına yakalandı.

Doktor raporlarında "yüzde 85 engelli olması, yaşamını tek başına sürdüremeyeceği ve kanser tedavisinin tutukluluk koşullarında yapılmayacağını" belirtilen Aksoy, başvurulara rağmen hâlâ Bakırköy Kadın Tutukevi'nde tutuluyor. Serbest bırakılması için yapılan başvurulara cevap verilmeyen Aksoy, tedavi adı altında ring aracıyla hastaneye götürülürken daha fazla zorluk çekiyor.

Aksoy'un avukatları ise yaptıkları açıklamalarda, Ceza İnfaz Kanunu'nun (CİK) 16. maddesi gereği yaşamını kendi başına sürdüremeyecek durumda engelli olan Aksoy'un serbest bırakılması gerekirken yasa uygulanmadığı gibi tedavisi de gerektiği gibi yapıldığını belirtiyor.

Kaynak: http://www.imc-tv.com

Adalet Bakanı: Dokuz yılda 1621 mahpus hayatını kaybetti

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2003-2012 yılları arasında 1621 mahpusun hayatını kaybettiğini ve 24 Mayıs 2012 itibarıyla ceza infaz kurumlarındaki 49 mahpusun kanser hastası olduğunu açıkladı.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2003-2012 yılları arasında cezaevlerinde hayatını kaybeden mahpus sayısının 1621 olduğunu açıkladı.

İstanbul Milletvekili (CHP) Sezgin Tanrıkulu’nun cezaevlerinde yaşamını yitiren mahpuslarla ilgili verdiği soru önergesine Adalet Bakanı Sadullah Ergin’den yanıt geldi. Ergin, 2003-2012 yılları arasında hayatını kaybeden mahpus sayısının 1621 olduğunu ve meydana gelen 682 ölüm olayında toplam 1728 personel hakkında soruşturma açıldığını belirtti. Ergin, cezaevi personeli hakkında adli yönden yapılan soruşturmalar sonucunda, 1544 personel hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini kaydetti.

24 Mayıs 2012 itibarıyla ceza infaz kurumlarında 49 mahpusun kanser hastası olduğunu belirten Ergin, 11 Nisan tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6291 sayılı kanun gereğince sürekli hastalığı bulunan 57 kişinin tahliye edildiğini kaydetti.

Ergin, 4 Mayıs 2011-4 Mayıs 2012 tarihleri arasında ceza infaz kurumlarında, 252 mahpusun “eceliyle” hayatını kaybettiğini, 31 mahpusun intihar ettiğini ve 1 mahpusun da öldürüldüğünün anlaşıldığını ifade etti.

Cumhurbaşkanlığı tarafından cezaları kaldırılan mahpus sayısının, 2003 yılında 123, 2004 yılında dokuz, 2005 yılında beş, 2006 yılında iki, 2008 yılında üç, 2009 yılında yedi, 2011 yılında sekiz ve 2012 yılında altı olduğunu ifade eden Ergin, bu mahpusların  gibi rahatsızlıkların bulunduğunu belirtti.

http://www.imc-tv.com/haber-dokuz-yilda-1621-mahpus-hayatini-kaybetti-4042.html

ALAATTİN OGET'TEN MEKTUP VAR! - "SANKİ ESAD DAHA ÖNCE DİKTATÖR DEĞİLMİŞ DE ŞİMDİ OLMUŞ"

Sevgili Adil Abi merhaba,

Devrimci duygularımla selamlıyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Görüşmeyeli iyi olmanızı umut ediyorum. Ben de gayet iyiyim. Helen tek tutuluyor olsam da, insana aykırı tüm uygulamalarla karşı karşıya yaşıyor olsam da, çevre komşularımın tesadüf komşular olmaması, izole ediliyor olmam ise temel espiri, tek tutuluyor olmam bir şeyi değiştirmez. Moralim, coşkum gayet iyidir. Artık eskisi kadar dostlarımla iletişim kuramıyorum burda. Notlarımın akibeti belirsiz oluyor. Ancak benden haberdarlar. Bana uygulanan izole yalnızlaştırma politikası şaşırtıcı değildir. Düşmandan çiçek bekleyecek değiliz ya. Devrimcilik zoru başarmanın sanatıdır.

Bana gelen çoğu mektuplar, kartpostallar elime geçmiyor; ya geri gidiyor ya da akibeti belirsiz oluyor. Ve eminim ki sen de yazmışsındır, şimdiden söyleyeyim elime geçmedi. Bu uygulamaları bildiğim için yazmaya devam ediyorum. Zorluklar, engeller aşılmak için vardır. Aynı zamanda başarı basamakları olarak ele alıyorum, görüyorum.

Ben, Muzo, Ali Gülmez halen yanyana gelemedik ama talebimiz devam ediyor. Bakalım ilerde belli olur. Biraz uzun zaman olacak ama eğer sürgün edilmezsem er ya da geç yan yana gelmeye çalışacağız.

Ayrıca güncel gelişmeleri medyadan takip ediyorum. Bölgemizde sıcak günler yaşanıyor. Insanın yüreği orda atıyor. Egemen burjuva basını gerçekleri gizliyor, var olanı da çarpıtarak veriyor. Tam bir savaş medyası. Fakat herkes kendi ülkesini, evini iyi bilir. Yalanı, doğruyu biliyoruz, ayırt ediyoruz. Insanlık onurunun şahlandığı kıraç toprakları bilir ve tanırız. Bu işler masa başı yalan haberlere benzemez. Gerçeklerimiz, yalanları çoktan aşmıştır, düşmanı şaşkına çevirmiştir. Biz Kürt gençleri, ölü Kürt olmayacağımızı kanıtlamış bulunuyoruz. Yaşamdaki karşılığını hep beraber yaşıyoruz, görüyoruz. Dolayısıyla T.C'nin ne dediği ne yaptığı bizi ilgilendirmez, kendilerini ilgilendirir. Ne düşündükleri de bizim için bağlayıcı olmadığı gibi umrumuzda da değildir.

Suriye konusuna gelince, T.C. öyle bir sanal alem yaratmış ki, sanki Esad daha önce diktatör değilmiş de şimdi dikta olmuş, 'katil' olmuş gibi servis ediliyor. Oysa öncesinde de şimdi de Esad aynı Esad'dır, hiç değişen bir şey yoktur. Acaba Suriye'deki Kürt halkı olmasa idi T.C. bu kadar Suriye'yi önemser miydi, 'Rize, Kayseri' sayar mıydı? Kürt halkının doğal varlığı ''tehlikeli''dir onlar için. Potansiyel ''tehlike''dir. Suriye'deki sorun Suriye halklarını ilgilendirir. Sormazlar mı; '' Sen kim oluyorsun?'' diye. Beşar Esad'a katil diyenlerin, önce dönüp kendilerine bakmaları gerekiyor.

Sevgili hevalim burda durumum iyi. Insan yüzü görme fırsatım, konuşma olanağım olmasa bile, su verilmiş çelik misaliyim. Tüm kuşatmalara, izolasyona rağmen, coşkum, moralim motivasyonum yerinde. Çünkü düşmanı çok iyi tanıyoruz. Tecrit ise rezil olmuş, tecriti yerle bir etmişiz. Çünkü bizde derviş sabrı var. Bir derviş gibi sabretmesini biliriz. Bu nedenle tecrit rezil olmuş, yerlerde sürünüyor. Biz gerçek devrimcileri yedi kat yerin dibine koysalar bile, neyi nasıl yaşayacağımızı biliriz. Istedikleri kadar laf atsınlar, istedikleri kadar kuşatmaya alarak psikolojik, sosyal baskı yapsınlar. Hepsi boşuna. Çünkü biz gerçek devrimciler yaşamı gerektiği gibi yaşıyoruz. Tecrit, izolasyon politikası işe yaramadı. Onca, trilyonlarca, paraya yazık oldu:)!

Değerli abicim başka da can sağlığı olsun. Tülin Heval'e çok selam söyle. Öykü'yü benim, bizim yerimize öpersin. Fransa'dan Gülderen Koç'a bir mektup yazmıştım. Eğer kendisi cevap yazmış ise elime geçmedi. Çünkü bazı mektup ve kartpostallar elime geçmiyor, akibeti belirsiz oluyor. Sosyal ilişkileri tümden yok etmeyi amaçlıyorlar. Bu yeni bir şey değil.coşkumuz iyi, olumsuz bir durum yok. Yüreğimiz Şemdinli'de atıyor. Bu coşkuyla selamlıyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Tüm gönül dostlarına selam.

Sevgilerimle,

Umut ve dirençle,

 

Alaattin ÖGET

03 Ağustos 2012

Mahsus Mahal Dergisi 6.Yılına Girdi

mahsus mahal

Mahsus Mahal’in 6. yılı vesilesiyle Yayın Yönetmeni Aytekin Yılmaz’la Özgü Yolcu’nun röportajı...

Sayın Yılmaz, Mahsus Mahal Dergisi 6. Yılına girdi. Dergi çalışmalarını konuşalım istedik. Mahsus Mahal’in dolaşımda olan bütün edebiyat dergilerinden farklı bir yayın anlayışı var. Hem bu özelliği hem de çıkış öyküsü hakkında bilgiler verebilir misiniz?

Her edebiyat dergisinin özgün bir tarafı vardır belki. Mahsus Mahal’in özgünlüğü hapishanedeki edebiyat okur ve yazarlarına doğrudan hitap etmesi ve mahpus yazarların kendilerini ifade edebilecekleri bir dergi olmasıdır. Çıkış amacı da içeriden dışarıya dışarıdan içeriye bir köprü işlevi görebilmesidir. Ben buna dışarıdan içeriye bir tünel kazma girişimi diyorum. Her yıl bu tünelden çıkan mahpus yazarlardan birine ödül veriyoruz. Mahsus Mahal Dergisi sadece şiir öykü gibi edebi ürünleri yayınlamıyor. Hapishanelere dair birçok konuda duyarlılık yaratmak için de var. Eğer yakından incelerseniz bunların neler olduğu anlaşılır. Özellikle hapishanelerde yaşanan sorunlara dair de yazılar ve raporlar yayınlıyoruz. Yine her sayıda dışarıda tanınmış yazarlardan dayanışma yazıları yayınlıyoruz. Böylece yazmaya yeni başlamış mahpus yazarla dışarıda tanınmış profesyonel yazarları aynı dergide buluşturmuş oluyoruz.

Dergi ne zaman çıkmaya başladı?

Derginin ilk sayısı Ocak 2007'de "Her Şeye Rağmen Yazmak!" başlığıyla çıktı. Sanırım bu cümle her şeyi özetliyor. Yazmanın ya da edebi uğraşın böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. … Rağmen yazmak! Normalde yazan bir insan için o kadar çok sansür vardır ki, yazar tüm bunlara rağmen yazandır. Fakat hapishanede yazan dışarıdaki yazana göre daha dezavantajlı konumdadır. Her şeyden önce o bir mahpustur ve her şeyi günlük anlık gözetim altındadır. Yazdığı her satır yazının, her an idare yönetimi tarafından okunma durumu vardır. Mahpus yazar bu koşullarda yazdığı için yazdığı her satırı kaygılarla yazmaktadır. Bu da derin bir oto sansüre yol açmaktadır. Bu yüzden hapishanede yazılmış her yazılı metnin henüz tamamlanmamış yarım metin olduğunu düşünüyorum.

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi sonrası gelişen süreçte “Hapishane Edebiyatı” olarak tanımlanmaya çalışılan bir duyarlılık ortaya çıktı. Ya da birileri böyle bir ayrıma gitti. Siz bu tanımlamaya nasıl bakıyorsunuz?

 Hapishane Edebiyatı gibi bir adlandırmayı doğru bulmuyorum. Yanlış bir adlandırma olduğu kanısındayım. Çok düşünülerek söylendiği kanısında da değilim. Şöyle ki, öncelikle edebiyat gibi ilgi alanı sonsuz genişlikte imgelerle dolu bir alanı hapishane gibi sınırları belli olan bir mekânla sınırlamış oluyorsunuz. Bir diğer önemli şey ise, hapishaneler hakkında yazmış, onu konu edinmiş edebi eserlerin yazarlarına haksızlık yapılmış oluyor. Nazım Hikmet bana göre en güzel kavga ve aşk şiirlerini hapishanede yazmıştır. Dört Hapishaneden Şiirler kitabı bana göre N. Hikmetin en güzel şiirleridir. Ve bu şiirler hapishane temalı şiirlerdir. Şimdi Nazım Hikmet’e hapishane şairi diyebilir miyiz? Ya da hapishanede yazdıklarına hapishane edebiyatı diyebilir miyiz? Bence denilmemelidir. Bu, Nazım Hikmet gibi dünya edebiyatına mal olmuş evrensel bir şaire büyük haksızlık olur. Bu durum Sabahattin Ali, Enver Gökçe, Kerim Korcan, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve hapishanelerde kalmış birçok Şair yazar için de geçerlidir. Bu konuda doğru adlandırma şeyleri adıyla çağırmak olmalıdır. Örneğin, Kerim Korcan’ın Tatar Ramazan adlı romanı hapishane temalı bir romandır. Orhan Kemal’in, 72.Koğuş romanı gibi… Ya da Sabahattin Ali’nin Hapishane Şarkıları şiirleri gibi örnekler çoğaltılabilir. Özetlersek, hapishane edebiyatı yerine, hapishane konulu eserler demenin daha isabetli olacağını düşünüyorum.

Kuşkusuz, hapishane ve edebiyat ilişkisi en çok 80 darbesi ile beraber gelen sürece paralel gelişti. Hatta Belge Yayınlarının o yıllarda salt hapishanedeki şair ve öykücülerin ürünlerini yayınladığını biliyoruz. Sormak istediğim, 80’lerdeki “hapishane edebiyatı” olgusu, tematik seçiciliği vs gibi meseleler ile günümüzde hapishanede olan şair, yazarların ürünlerinin bu anlamda kıyaslaması yapıldığında ne gibi farklılıklar ya da benzerlikler çıkıyor karşımıza?

1980’li yıllarda içeriden çıkan edebi çalışmalar, dönemin koşullarına uygun biçimde, sosyalist bloğun da hala ayakta olması nedeniyle halkçı, sosyalist gerçekçiydi daha çok. Ama ‘90 kuşağıyla beraber bu değişti. “Demir kapı, taş duvar” içerikli yazınsal çalışmalar azaldı. Tabi bu konuda bir şey söylemeden önce Türkiye de hapishanelerin siyasi tarihinin farklı dönemlerinden bahsetmemiz lazım. Başlıca dört döneme ayırıyorum: 1930’dan 1980’e kadarki dönem, 1980 darbesiyle başlayıp 1990’lara kadar olan dönem, 1990 ile 19 Aralık 2000 hayata dönüş operasyonu ile son bulan dönem ve F tipleri dönemi. Bu dönemlerin ayrı ayrı özellikleri var. Ayrıntılara girmek istemiyorum burada. Sorunuza dönecek olursam, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası yani 80’li yıllar tüm hapishanelerde baskı işkence yılları oldu. Dolayısıyla o dönem hapishanelerde yazılan şiir öykü roman vb. metinlerde bunların izi çok yoğun gözükür. Kısmen halkçı popülist, kısmen sosyalist gerçekçi diyebileceğimiz bir kuşağın ortaya çıktığı görüldü. Şiirde Nevzat Çelik bu dönemin öne çıkan adı oldu. Zaten daha geniş anlamda söyleyecek olursak, Türkiyede de toplumsal gerçekçi edebiyat hapishane kökenli şair ve yazarlar tarafından geliştirildi. Şiirde Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Can Yücel ve Nevzat Çelik’le devam eden bir damar var. Yine romanda Kerim Korcan ve Orhan Kemal bu damarın başka bir yanını oluşturur. Hapishane gerçeğinin böyle bir özelliği oldu her dönem. Her dönem hapishanenin edebiyatla bir derdi olmuş. Burada dikkat çeken durum şu, Türkçe edebiyattaki toplumsal gerçekçi oluşum benim birinci dönem dediğim 1930’lar ve 1970’lerde oluştu. Tam da buradan 1980’lere gelecek olursak, bu dönemde edebiyatta iz bırakmış (Nevzat Çelik’i saymazsak) çok kimse yok. Hatırlıyorum Belge yayınlarının yeni sesler dizisi’nden çok kitap çıktı. Şiir, öykü, roman vb. Ama bunlardan kaçı dışarıda yazmayı süreklileştirebildi? Hapishanede yazanların birçoğu dışarı çıkınca bıraktı yazmayı. Hapishanede yazmak zaten böyle bir şeydir. Her dönem orada yüzlerce mahpus yazar sonra hayat eler birçoğunu, üç beş kişi ya kalır ya kalmaz. Ama şunu kabul etmemiz gerekir ki Belge yayınları o dönem çok anlamlı bir şey yaptı. Yeni Sesler dizisi çok özgün bir girişimdi.

Mahsus Mahal, hapishanedeki şair, yazarlar ile iletişim kurarken ideolojik bir ayrıma gidiyor mu? Yani birbirinden farklı siyasi geleneklerden gelen hükümlülerin ürünlerini mi önceliyor, yoksa onların aidiyet ilişkisini mi? Bu meselelere nasıl bakıyorsunuz?

Hapishanelere dair hiçbir çalışmada siyasi-adli ayrımı yapmıyoruz. Yapmakta olduğumuz işin kendisi de zaten ideoloji ve siyaset üstü bir şey. İnsani olanla, edebi ve sanat yönü olanla ilgiliyiz. Oysa ideoloji ve siyaset böler, ayrıştırır vb. Biz ayrım yapmıyoruz ama hapishanelerde kalan siyasi mahpuslar bu konuda ayırıp seçiyor. Örgütlü davalardan içerde olanlar daha çok kendi siyasetinden olan yayın organlarını tercih ediyor. Mahsus Mahal bu tür yaklaşımların üzerinden bakıyor hayata ve edebiyata. 1980 sonrası dönemin sorunu tam da bu işte. Katı ideoloji ve siyaset edebiyatı köreltti. Propagandacı bir dil ve üslup en büyük engel oldu. Parti talimatı ve tüzüğüne göre şiir, öykü yazanlar cehennemi bir kısır döngüde kendilerini tekrar ettiler. Ben buna edebiyatta dilbozumu diyorum. Önce dil bozuldu. Bu dil çok siyasi ve erkek bir dildi. Önemli iz bırakacak edebi çalışmaların çıkmamasını bu dil bozumuna bağlıyorum.

Dergi olarak bir süre sonra Mahsus Mahal Ödülleri vermeye başladınız ve bir de Mahsus Mahal Derneği kurdunuz. Bu iki girişim üzerine de konuşabilir miyiz?

Evet, dedim ya az önce dışarıdan içeriye tünel kazıyoruz diye. Her yıl bu tünelden çıkanlara teşvik ödülü veriyoruz. Moral-değer yanı çok önemli bu tür uğraşların. Daha önce 10 yıl kaldım içerde, bilirim her şeye rağmen okumanın yazmanın kıymetini. Çünkü hapishanede yazanlar dışarının duyarsızlığına karşı da yazıyorlar. Her insan gibi bir mahpus da yazdıklarının bir karşılığının olup olmadığını merak ediyordur. Bu ödüller az da olsa emeklere karşılık olabilir niyetiyle veriliyor.

Sonra dernek mi kuruldu?

Hapishanelere dair yapmış olduğumuz tüm çalışmaları Mahsus Mahal Derneği üzerinden yapıyoruz. Elimizde hapishanelere dair kapsamlı bilgi, belge arşivi oluştu. Az değil, 10 yıllık bir birikim oluştu. Bunları korumak amaçlı da olsa kurumlaşmak gerekiyordu. Normalde her türlü resmiyete, kuruma mesafeli biriyim. Ama bazı çalışmalarınızı hayata geçirmek için kurumlarla ilişki kurmanız gerekiyor. Ama korkulacak bir kurumlaşma değil zaten. Sivil bir kuruluş sonuçta.

Mahsus Mahal’in amacını, çalışmalarını özetle dersem neler söylersin?

Mahsus Mahal içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye bir köprü olmayı hedefine koymuş sivil bir girişimdir. Hapishane gerçeğine bütünlüklü bakmaya çalışan bir girişimdir. Ceza infaz sisteminin kapsam alanına giren her şeyle ilgileniyor. Sadece mahpuslarla değil, hapishane olgusunun bir parçası olan infaz koruma memurlarının sorunlarıyla da ilgilenir. Orada görev yapan tüm personelin sorunlarıyla da ilgilenir. Çünkü bir hapishanede koşulların iyileştirilmesi denilen şey, oraya ait her şeyle ilgilidir. Dahası var, hapishaneden çıkan mahpusların sorunlarıyla da ilgileniyoruz. On yıl, yirmi yıl içerde kaldıktan sonra dışarı çıkan bir mahpus, birikmiş gecikmiş sorunlarıyla birlikte çıkıyor. Mahsus Mahal Derneği hapishane sonrasını da iş edinmiştir kendisine.

Siz aynı zamanda hapishanedeki şair, yazarların ürünlerini de kitaplaştırıyorsunuz. Kitap yayıncılığınız üzerine de bilgiler verebilir misiniz?

Türkiye hapishaneleri bol bereketli yerler. Geçmişte Nazım Hikmetleri, Orhan Kemalleri çıkarmış hapishaneler neden yeni şair yazarları çıkarmasın? Hapishanelerin edebiyatla bir derdi var. Tersi de olabilir. Edebiyatın hapishaneyle bir derdi de olabilir. Bu gerekçeden dolayı hapishanede edebi bir damar var her dönem. Dolayısıyla hapishane edebiyatın neresine düşer diye bir soru sorulursa tam kalbinin orta yerine düşer derim. Bunu şöyle gerekçelendiriyorum kendi adıma: Hapse atılmış bir insan hayattan düşmüş demektir. Hani derler ya hapse düştü, aslında hapse düşmek hayattan düşmektir. Hayattan düşmenin kendisi son derece sert bir şeydir. Sert bir anlatımdır yani. Eğer iktidarlar bir insanı, özellikle muhaliflerini hayattan düşürmek için hapishanelere atıyorsa o zaman bir mahpus da hayata tutunmak için yazmalıdır. Hapishanede yazmayı ayakta kalmak, hayata yeniden tutunmak olarak tarif edebiliriz. Bir gün hayatla yeniden buluşmak için yazabiliriz ya da hiçlendiğin için yazmak. Çünkü normalde yazı sanatının kendisi sözü olanların uğraşı olarak özetlenebilir. Yazarlığın normalde teşviklerle, desteklerle olabilecek bir şey olduğuna inanmıyorum. Bu projeyi yapmama rağmen… Peki, neden yapıyorsun diye sorabilirsiniz? Normalde dışarıda birisi ben yazar olmak istiyorum dediği zaman ona boş ver derim, başka işin mi yok. Hatta elimizden geldiğince ona engel olmaya çalışsak fena olmaz. Çünkü eğer onda edebi damar var ise bütün kösteklere rağmen yazabilir. Yazmanın kendisi her şeye rağmen yazmaktır. Mahsus Mahal Dergisinin ilk sayısının adı, Her Şeye Rağmen Yazmak’tır... Bu söz aslında her şeyi özetliyor. Çünkü bir mahpusu dışlayan, onu hayattan düşüren, ona engel olan her şey ve her türlü sansür yazarın yazma nedeni olmaktadır. Peki, Mahsus Mahal mahpuslara neden destek oluyor? Evet, destek oluyor, çünkü hapishaneden konuşuyoruz. Yani birilerinin onlara kitap göndermesi lazım, birilerinin onların yazılarını yayınlaması gerekiyor. Dışarıdaki insan yazdığı metni alır, Cağaloğlu’na gider, bir dergiye verir, bir gazeteye verebilir. Mahpusun öyle bir şansı yoktur. Bunun için de Mahsus Mahal içerdeki mahpuslar için bir şeyler yapmaktadır. Şiir yazan öykü yazan bir mahpus ne yazdığını, yazdığı şeyin şiir olup olmadığını merak ediyor.

Hapishane Projenizle bugüne kadar kaç kitap yayınladınız, içerden gönderilen yazılar cezaevi idarelerinin sansürüne maruz kalıyor mu? Bu süreci konuşalım biraz?

Gönderilen yazılar arada bir sansürlere takılsa da içeride şiir-öykü yazan birçok mahpusun çalışmaları elimize ulaştı. 2005 yılında Hapishaneden Şiirler ve Hapishaneden Öyküler adlı kitaplar Metis yayınevi tarafından basıldı. Her iki kitaba da birçok cezaevinden 250 mahpus yazdığı şiir ve öykülerini gönderdi. Bunlar arasından seçki yapıldı. Toplam 63 yazarın şiir ve öyküsü kitaplarda yer aldı.

2006 yılında ise, içeriden gönderilen yazılarda artış oldu. Şiir ve öykülerin yanı sıra, cezaevinde yazılmış mektup ve denemeleri, içeride çizilmiş karikatürleri de yayın kapsamına aldık. 2006’daki 5 kitap da Kanat Kitap’tan çıktı. Kitap çalışmalarına katılım yoğundu. Toplam 100 cezaevinden 400’e yakın mahpus ürünlerini gönderdi. Bunlar arasından seçki yapılarak 163 yazar ve çizerin ürünü kitaplarda yerini aldı. Hapiste Yazmak adlı deneme çalışmasında 16 mahpusun yazısı, Hapiste Çizmek adlı karikatür albümünde 12 çizerin karikatürü, Yeniden Başlayabilirdim adlı öykü kitabında 26 mahpusun öyküsü, Yedi Mavi Renk adlı şiir kitabında 65 mahpusun şiiri, Sevgili Kardeşim adlı cezaevi mektuplarında da 44 eski ve yeni mahpusun mektubu yayımlandı.

Hapishanelerden yoğun yazılar gelmeye başlayınca 2008 de Mahsus Mahal Kitaplığını kurduk. 5 kitap daha buradan çıktı. Ödül alan dosyaları bu kitaplıktan yayınlıyoruz. Şu an toplam 14 kitap yayınlamış durumdayız. Tümü de hapishanelerde yazanların ürünlerinden oluşuyor.

Birde hapishanelerde sanat Atölyeleri çalışmanız var bu konuda neler yapıyorsunuz, anlatır mısınız?

Dışarıdan içeriye sanat dediğimiz şey, Cezaevlerinde sanat atölyelerinin gerçekleştirilmesidir. Bu etkinlikler film gösterimi, sanat söyleşileri ve atölyelerdir. Dışarıdan yazar ve sanatçıların cezaevlerine gidip mahpuslarla buluşmasını çok önemsiyoruz. Sanata ve edebiyata duyarlı mahpuslara moral oluyor. Bu etkinliklerin bazılarına katıldım. 10 yıl mahpus yatmış biri olarak, yıllar sonra mahpusların arasına girmek benim açımdan anlatılması zor bir şeydi. İçeride yapılan etkinliklerde şunu gözlemledim. Sanatın girdiği cezaevinde koşullar düzelmeye başlıyor. Unutulmamalıdır ki kötü koşulların olduğu bir cezaevinde değil sanat, hiçbir etkinlik gerçekleştiremezsiniz. Bir diğer önemli nokta ise, daha önce dışarıdan içeriye yönelik projelerin olmadığını anladık. STK’lar bu alana eğilmemişler. Cezaevleri her dönem kaderleriyle baş başa bırakılmış. Türkiye’de halen cezaevlerine yönelik proje geliştiren bir STK’nın olmaması, bu alandaki duyarsızlığın en önemli belgesi aslında. Cezaevleriyle sorunlu bir ülkede bu gibi STK’ların çoğalması gerekir. Kırgınlıklar denizine yelken açacak yeni projeler için iş başına diyoruz.

Günümüz şiir, edebiyat ve dergicilik ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzde edebiyat dünyasının en temel sorunlarından birinin popülizm sorunu olduğunu düşünüyorum. Popüler olan iyidir algısı egemen olan bir sanat edebiyat dünyası yaratılmış durumda. Edebiyatın olmazsa olmazlarından olan estetik kaygı git gide ortadan kalkıyor. Böylesi bir ortamda iyi metinlerin karşılığını bulabileceğine çok ihtimal veremiyorum. Hızla piyasalaşan bir edebiyat ortamı var günümüzde. Bununla birlikte eleştiri denilen şey de git gide kayboldu.

Bizim piyasa kaygımız olmadığından dolayı uzak durmaya çalışıyoruz bu tür ortamlardan. Zaten istesek de o piyasada olamayız. Ne böyle bir imkânımız var ne de popülistlik kaygımız.

Mahsus Mahal derdi olan bir girişimdir. Kapatılmış, susturulmuş bir mahpus topluluğunun sesi olmaya çalışıyor. Eğer içerisi ile dışarısı arasında bir köprü olabiliyorsak bu bizim için en değerli olanıdır.

Kaynak: Demokrat Haber

Şevket Öznur için artık çok geç…

Hapishanelere, hapisteki ağır hastalara gönderdiğimiz mektuplardan biri, vefat haberiyle geri dönmüş bugün. Şevket Öznur yaşamıyor artık.

İnsan Hakları Derneği’nin ağır hasta mahpuslar listesinde, adının yanında kaldığı cezaevi (bir listede Sakarya L Tipi, diğerinde Ümraniye) yazıyor, durumu şöyle anlatılmış: “Hipertansiyona bağlı felç, diyabet, kronik kalp yetmezliği, dördüncü evre kronik böbrek yetmezliği, her iki ayak damarlarında %90′a varan tıkanıklık. Bir gözünü kaybetmiş tedavi edilmezse diğerini de kaybetmek üzere. Sürekli sakatlık raporu var. Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 26.04.2010 ile 10.06.2010 tarihli raporlarında T.C. Anayasasının 104/b maddesinde sözü geçen sürekli hastalık kapsamında değerlendirildiği bildirilmesine rağmen hala tutuluyor.”

Hepsi bu kadar. Şevket Öznur’un kim olduğunu, hayattan neler beklediğini öğrenmek, mektupla da olsa onu tanımak için artık çok geç. Adli Tıp Kurumu bile cezaevinde tutulmasının uygun olmadığını yazmışken, neden salıverilmediğini de bilemiyoruz. Tahliye edilse ne olurdu, artık anlamsız bir soru.

Ona önce Sakarya Cezaevi adresine mektup göndermiş, oradan iade gelince Ümraniye Cezaevi adresine yeniden yollamıştık. O cezaevinden iade edilen zarfın üstünde yazıyor, “vefat etmiştir.”

Şevket Öznur belki birinin sevgilisi, birinin babası, birinin kardeşiydi. Mutlaka birilerinin evladı, canıydı. Belki ciddi suçlar işleyip çok can da yakmıştı, bilemiyorum. Ama ne olursa olsun bir insanın, bu şekilde, cezaevinde, ailesinden, sevdiklerinden uzakta ölmesinde bir adaletsizlik, insanın içini çok acıtan bir yalnızlık, bir yanlışlık, bir insafsızlık var bence. İnsanlık dışı bir öfke var sanki, kimin öfkesi bilemiyorum. Artık kim olduğunu öğrenemeyeceğimiz bu insan neden tahliye edilmemiş, bundan kim sorumlu bilemiyorum, ama elbet var sorumluları.

Şevket Öznur’un öldüğüne dair hiçbir haber bulamadım internette. Hatta, Kıbrıs’ta onunla adaş olan bir akademisyen dışında, Şevket Öznur diye birinin yaşamış olduğuna dair bir bilgi de yok, isimleri ardarda sıralayan hasta mahpus listeleri dışında… Ne acı bir sahipsizlik! O listelerdeki diğer adları bekleyen son bu mudur?

 

Kaynak: http://hapistesaglik.wordpress.com/

Batman M Tipi Kapalı Cezaevi İnceleme Raporu (16 Aralık 2010)

OLAY
Cezaevinden zaman zaman alınan mektuplar ve iletilen sözlü duyumlarda cezaevinin koşulları konusunda şikâyetler dile getirilmiştir.10–17 Aralık İnsan Hakları Haftası etkinlikleri çerçevesinde yapılan çalışmalar kapsamında Batman Cumhuriyet başsavcısı Mustafa Peker’e konu iletilmiş ve cezaevi ziyareti konusunda izin talebinde bulunulmuştur. Başsavcılığın verdiği izinle 16.12.2010 Çarşamba günü 11.45 itibariyle Batman M tipi Kapalı cezaevi ziyaret edilmiştir.

AMAÇ
Cezaevindeki durumunun ve koşullarının öğrenilmesi amaçlanmıştır.

Türkiye Hapishanelerinde Tutulan Ağır Hasta Mahpusların Durumu

Türkiye’deki hapishanelerde Ocak 2011 itibariyle 122.404 hükümlü ve tutuklu bulunmaktadır. Bunlardan 66.997’si hükümlü, geri kalan 55.407’si tutukludur. Türkiye hapishanelerinde bulunan mahpusların %45.3’ü tutuklu durumdadır. Mahpus sayısı ve tutuklu mahpus oranı oldukça yüksektir. Bu durum Türkiye’de ağır bir tutuklama rejimi uygulandığını göstermektedir.

Hapishanelerde yaşanan hak ihlalleri derneğimiz tarafından her yıl özel bir raporla kamuoyuna açıklanmaktadır. Bu raporda sadece 112’si ağır hasta toplam 266 hasta mahpusun durumu belirtilmiş ve çözüm önerileri sıralanmıştır.

Karadeniz Cezaevleri Raporu (2-4 Kasım 2011)

GİRİŞ:

Çeşitli tarihlerde, Bafra, Giresun, Trabzon, Rize-Kalkandere ve Erzurum cezaevlerinde bulunan mahpuslar ve onların aileleri, cezaevlerinde yaşandığını iddia ettikleri hak ihlalleriyle ilgili İHD genel merkezimize ve Diyarbakır şubemize başvurarak yardım talep etmişlerdir.

Başvurular daha çok;

Tayyar Eroğlu'ndan Mektup Var: "Yaşanan ne olursa olsun “Gönlümüzde acılara daha çok yer var"

Merhaba sevgili Adil Amca;

 

Umuyor ve diliyoruz ki sağlığın oldukça yerindedir. Bizler de gayet iyiyiz. Mayıs başlarında yolladığın kartı 18 Mayıs'ta almıştım ve oldukça da sevinmiştim. Ama peşinden de iletişim cezasını tebliğ ettiler. Dolayısıyla hemen cevap veremedim.

Dünya kaynıyor, Türkiye de kaynıyor. Egemen sınıfların baskı ve zulmü arttıkça, halk da bir yerlerden bir şekilde tepkisini gösteriyor. Direniyor, isyan ediyor. Bir araya geliyor mücadele ediyor. Kim inanırdı ki mücadele ve isyan dalgasının Arap topraklarından yükseleceğine. Sessiz sakin ve hatta “birşey çıkmaz onlardan” diyenlerin olduğu bu topraklardan bir ayaklanma yükseldi, Tahrir bir anda simgeleşti.

Denizler'in, Mahirler'in, İbrahimler'in, son yıllarda daha kitlesel anıldığına tanık olmak insanın içini ısıtıyor. Tohumun toprağa düştüğünü bilmek ayrı, onu hissetmek ayrı bir olgu. Umuyoruz ve tüm kalbimizle istiyoruz ki bu adımlar çoğalır.

Bu dönemde dışarıda olmayı isterdim (Tabi hep isterim, o ayrı) ama içerideyim. Bir mevzi olarak gördüğümüz bu mekanlardayım. Zorumuza giden içeride olmak değil, atıl güç olmak. Kuşkusuz, atıl güç kendi mevzisinde aktif güç ama kendi mevzisinde sadece.

Sınırlıdır. Zaman ve mekan ona ait değildir. Araçları azdır ama bütün bunlara rağmen taşır coşkusunu. Bir mevzi kavramı varsa ve kullanılıyorsa savaşın varlığı da kabul edilmiş olur. Bu mekanlarda irade savaşı verilir. İdeolojik kararlılık, politik esneklikler gösterilir. Savaş devam eder. Daha önce anlattım buradaki iradeye yönelik saldırıları, keyfi uygulamaları. Sosyal medyayı harekete geçirdiğinizi duydum. Nasıl sevindim. Dışarı ile içeri böyle bütünleşiyormuş demek ki dedim kendime.

Anlattığım onca sorun, uygulama, saldırılar devam ediyor. Değişen birşey yok. Sadece peş peşe açılan soruşturmalarda bir esneme, kesinti var. Ama şimdilik. Başlamayacağının bir garantisi yok. Şimdilik (…), çünkü Ceza İnfaz Kanunu tüm yetkiyi yasaya, yasanın gücüne bırakmıyor. Hapishane idarelerine bırakıyor. İdarenin keyfine nasıl geliyorsa öyle uygulanıyor. Öyle ki 20-22 Aralık 2011'de yaptığımız açlık grevinde limon, tuz ve şeker verilirken (ki bu doğru ve yasa da verilmesini hükme bağlamış.) 3 ay sonra 19-26 Mart arasında Kürt Ulusu'na yönelik saldırıları protesto etmek, A. Öcalan üzerindeki tecritin kaldırılması, anadilde eğitim ve UKKTH tanınması için yaptığımız açık grevinde limon, tuz ve şeker verilmedi. Suç duyurusu yaptık. Yasa ve usule uygun denildi.

Anayasa protesto hakkını “her vatandaşa” tanırken, CİK’e dayanan hapishane idaresi atılan her sloganı suç olarak değerlendiriyor, değerlendirebiliyor ve disiplin soruşturması açıyor. Yani CİK anayasanın üzerine çıkmış oluyor.

Her vatandaşı” tırnak içine alıyorum. Çünkü “her” genel bir kavram olup bir bütünü ifade etse de biz o “her” in içine girmiyoruz. Biz devrimci tutsaklara birer “terörist” olarak bakılıyor ve hakkımız (...) muamelesi oluyor. Bize herşey mübah! “İleri demokrasinin” en temel ilkesi bu; muhalif olan, radikal olan her kimse “kadın, çocuk, yaşlı” gereği yapılır! Sanırım gerisi teferruat kapsamına girer!

Devrimci tutsaklar olarak, bu “gereği yapılır” kısmının en koyusunu yaşıyoruz, belki, Pervin Buldan’a nişan alınarak gaz bombası atılmasını gerçek mermilerin sıkılması ile karşılaştırırsak en yanlış olur; ama her iki durumu kendi koşulları içinde ele alırsak ikisi de en olur. “İleri demokrasi” ya da 1. Sultan Recep’in saltanatı son bulana dek “en"ler hep yaşanacak.

Yaşanan ne olursa olsun “Gönlümüzde acılara daha çok yer var.” Biz çilekeş değiliz. Taşıdığımız umudun, sevdanın bedelini ödüyoruz. Aslımız bu bizim. Ne keyfi uygulamalar, ne de tecrit tüketemez bu umudu.

Sizleri yüreğimizde taşıdığımız umutla sımsıkı kucaklıyor, sevgi ve selamlarımızı yolluyoruz.

 

31.07.2012 - Tayyar Eroğlu

1 Nolu F tipi hapishanesi B-1-45 Sincan/ANKARA

 

 

Urfa Cezaevi Raporu (16-18 Haziran 2012)

Yaklaşık olarak 50 yıldır faaliyette olan Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi köhnemiş binası, yetersiz koğuşları, sıhhî koşullardan uzak yapısı ile adeta yıllardır tutuklu ve hükümlüler için ceza üstüne cezanın uygulandığı bir mekan halini almıştır. 375 kişilik kapasitesi olduğu belirtilen cezaevinde 1057 tutuklu ve hükümlü kalmakta, bu nedenle tutuklu ve hükümlüler uyuma, yemek vb. ihtiyaçlarını insan onuruna yaraşır bir şekilde karşılamaktan mahrum bırakılmaktadırlar.

Erol Zavar'dan Mektup Var!

Aşağıda mektubunu okuyacağınız Şair Erol Zavar kanser hastasıdır. Cezaevinde kaldığı sürece 21 kez ameliyat olduğu halde tahliye edilmemektedir. Adalet bakanı (2012 yılı itibariyle) mecliste bir soru önergesine verdiği cevapta, Erol Zavar gibi 500’ya yakın ağır hasta tutuklu ve hükümlünün olduğunu söylemiştir. Neden tahliye edilmediklerine dair bir açıklama yapılmamıştır.

 

Sevgili Öykü,

Merhaba,

Nasılsın?

 

Mektubun ve resimlerin hücreye ikinci kez baharı getirdi. Aslında tek bahar demeliyim. Çünkü burada havalar bir ısınıyor, sonra yağmur, soğuk oluyor. Ne yapacağımızı şaşırdık. Hem de gün içinde birkaç kez oluyor bu. Sizin oralar da böyle mi? Gerçi hücre arkadaşım “Mersin böyle değildir,yağmur da yağsa sıcaktır hava,dokunmaz, öyle çok fazla değişmez dereceler” diyor. İşte böyle bir ortamda senin mektubun ve resimlerinde ki gülüşün baharı getirdi. Çocuklar ziyarete gelmişti. Senin mektuptan önce, böylece onların gülüşleriyle birleşti gülüşün. Kocaman bir bahar havası doldu hücremiz…

 

Bunu söylerken geçmiş demeyi unuttum. Hasta olmuşsun kışın. İyileşmene sevindim ama. Biliyor musun hastalığı atlatınca daha güçlü oluyor insan sende tamamen yenmişsindir onu umarım. Babana da geçmiş olsun dileklerimizi ilet olur mu? Ve de ki, “Erol amcam kötü hastalığa yakalanıp Ankara’ya gelince, hücredeki arkadaşı sigarayı bırak demiş, ben de bırakayım, birlikte bırakalım demiş, bende bırakayım, birlikte bırakalım demiş, zorlamış, sonunda bırakmışlar ikisi de, 5 yıldır içmiyorlarmış. O günden sonra Erol amcamın kötü hastalığı gerilemeye, iyileşmeye başlamış, az kalmış tamamen iyileşecekmiş. Ve Erol amcam ve arkadaşı seninde sigara bırakmanı istiyorlar.” Aynen böyle şöyle olur mu?

 

Babanın Paris’ten yolladığı kartpostalı almadık. Demek ki “fare amcalar” yolda yemişler o kartpostalı. Bazen böyle yapıyorlar. Bu “fare amcalar” yalnızca bize gelen mektup ve kartpostalların tadını beğeniyor demek ki! Belki de bize yazan insanlar, sevgilerini kattıklarından yazılarına, bu “fare amcalar” da sevgiyi yok etmek isterken; önce kendi sevgilerini tüketiyorlardır. Böylece sevgi ihtiyaçlarını bize yazanların sözcüklerini yiyerek gideriyorlardır. Bari o zaman biraz insan sevgisi kazanırlar umarım…

 

Senin kartpostal desenlerini çok beğendik. Senin deseninin olduğu kartpostallardan hem baba’nın yolladığı hem de milletvekili Ertuğrul amcan var ya, işte onun yolladığını aldım. Resim sergine gelmeyi çok isterdik, gelemedik. Hala burada kapalı yerdeyiz çünkü. Eminim çok güzel geçmiştir sergin. Güzel resimlerinden ara sıra bize de yollar mısın? Biz hiç bilmiyoruz resim yapmayı. Aramızda bilen arkadaşlar var tabii. Onlar da bazen yolluyorlar resimlerini. Resim demişken mektubun sonunda, kağıtta boş bir yer bırakacağım. Senin için güzel bir çiçek çizmeyi düşünüyordum, aslında kopya çekecektim bir yerden, çünkü senin gibi güzel resim çizemiyorum, bunu söylemiştim. Fakat buraya renkli kalem almıyorlar. Güvenliği tehdit ediyormuş. Bir kalem, bir renk nasıl güvenliği tehdit ediyorsa, onu biz anlayamıyoruz tabii. Büyüklerin dünyası bu her şeyi anlaşılmaz kılmayı başaranlar var. Neyse işte Öykü’cüğüm, renkli kalem olmadığından çizmedim. Sen bir çiçek çiz ve dilediğin renge boya, bizden gelmiş gibi olsun olur mu?

Geçen yıl yazın sana kalemlik, anne ve babana da Che tablosu yollamak isterdim. Mektupla beraber buradan çıkardım ama bir karışıklık olmuş, bir türlü öğrenemedim sana ulaştı mı, ulaşmadı mı diye, bana haber verir misin? Eğer ulaşmadıysa yeniden yapacağım kalemliğini ve Che tablosunu.

 

Bu arada Kont’un ölümüne çok üzüldüm. Biliyor musun, acı çekmeden gidişi teselli olsun sana. Keşke hiçbir canlı acı çekmese değil mi?

 

Bizde burada türküler söylüyoruz pencereleri açıp. Fakat türkülerden korkuyorlar mı yoksa sevmiyorlar mı nedir, bize ceza veriyorlar mektup yazmamıza, çocuklarımızla görüşmemize yasak koyuyorlar. Olsun çünkü söylemek ve dans etmek kadar güzel bir şey mi var değil mi? Belki dondurma ya da pasta o kadar güzeldir. Bu arada sana verdiğim sözü unutmadım. Çıkınca pasta yapacağım, dondurma yapacağım birlikte yiyeceğiz.

 

Kalemlik konusunda eline ulaşıp ulaşmadığını bildirmeni bekliyorum. Artık bitireyim. Kendine iyi bak olur mu? Annene, babana, babaanne ve anneannene selam ve sevgilerimizi ilet olur mu? Hücre arkadaşlarım da selam söylüyorlar gözlerinden de öpüyorlarmış, bende seni sımsıkı kucaklıyor ve öpüyorum…. İyi ki varsın…

 

 

Sevgilerimle,

EROL

NOT: Çiçek resmini bu kısma çizebilirsin.

 

 

Erol Zavar

1 no’lu F Tipi Hapishane

A-5-13 Sincan/ Ankara

 

 

 

 

Neden "Görülmüştür"?

"Cezaevlerinden gelen mektuplar ‘Görülmüştür’ mührüyle geliyor. Genellikle okumayı engellemeyecek yerlere mühür vuruluyor. Bazen de arka boş sayfalara. Ama kimi zaman da mühür, sahibinin içindeki kötülük potansiyelini gösteriyor. Buna örnek olarak Serkan Kaya ve Kamil Turanlıoğlu’nun, Sincan 1 no’lu F tipi cezaevinden yolladıkları karikatüre iyi bakmalısınız. Mühür, sayfada fazlasıyla boş yer varken, mektubun yollandığı çocuğa sunulan çiçeğin üzerine, hem de tam tomurcuğa vurulmuş."

NEDEN www.gorulmustur.org

ve POLİTİK TUTSAKLARLA DAYANIŞMA ÇAĞRISI

Yıllardır sürdürmeye çalıştığımız politik tutsaklarla yazışma, dayanışma çabamız devam ediyor. Bu süreçte F tipleri ve diğer cezaevi tipleri hakkında çok şey öğrendik. Ancak politik tutsakların baskılara rağmen her tip cezaevinde üretmeye devam ettiğini de gördük. Zaten tecrit sayılan cezaevlerinde verilen özel cezalara rağmen. Görüş yasağına, mektup yasağına, kimi cezaevlerinde renkli kalem, 5’ten fazla kitap v.b bulundurma yasağına rağmen politik tutsakların ayakta kalma ve üretme mücadelesi içinde olduğunu gözlemledik. Tabi bu süreçte politik tutsakların “dışarıdan” yeterince mektup alamadıklarından -dolaylı olarak- şikayetçi olduklarını fark ettik. Bir tutsak için en önemli moral kaynağı: Ziyaretçi ve mektuplardır diyorlar. Gelen mektuplara sevinçlerini ifade ediyorlar.

Gelinen aşamada mahpus mektuplarının ve sanatsal ürünlerinin daha geniş bir kitleye ulaşabilmesi için bir web sitesi kurmaya karar verdik. Hem paylaşım hem mahpus ailelerine moral verme hem de okuyucuları mektup yazmaya teşvik etme amacıyla “gorulmustur.org” sitesini hazırladık. Site aynı zamanda bir arşiv merkezi haline geldi. Arkadaşlarımızın ellerindeki mektupları, mahpus fotoğraflarını, şiir-öykü ve resim- karikatür çalışmalarını derli toplu paylaşmak amacıyla arşivlemeye giriştik. Gelen mektupları sizinle paylaşmamızın bir diğer nedeni: Hem politik tutsakların ne koşullarda yaşadığı hakkında bilgi edinmeniz, (sağlık sorunlarından, hücrelerde nasıl yaşadıklarına, günlük yaşantılarına ve morallerine kadar) hem de verdiğimiz adreslere – içinden birine de olabilir− sizin de yazmanız. (elbette adres havuzuna ve mektup arşivine siz de ek yapabilirsiniz) Yazmak, yazışmak önce zor geliyor ama sonra yazıştığınız insanla arkadaş oluyorsunuz. Bu da hem onun için, hem sizin için bir moral kaynağı haline geliyor.

Ayrıca el yazısı ile gelen mektupları bilgisayar ortamına geçirmek de çok zaman alıyor. Ama bir kaç arkadaşın desteğiyle bunu da başaracağız. Elbette bildiğiniz gibi, çeşitli kentlerde cezaevleriyle dayanışma komiteleri var. Tek tek veya grup, kurum olarak bizim yaptığımızın çok fazlasını yapanlar var. Onların da iletişim adreslerini sitenin “bağlantılar” penceresinde bulabilirsiniz. Biz neden bir kişi daha olmasın, neden bir web sitesi daha veya bir gazete daha olmasın diyoruz. Ve keşke diyoruz her kentte o bölgenin hapishanesine yönelik bir site olsa. Derneklerin şubeleri olsa.

Neden “gorulmustur.org”?

Gelen mektuplar, ‘Görülmüştür’ mührüyle geliyor. Kimi zaman ‘sakıncalı’ sayılan cümleler karalanmış oluyor. Genellikle okumayı engellemeyecek yerlere mühür vuruluyor. Bazen de arka boş sayfalara. Ama kimi zaman da mühür, sahibinin içindeki kötülük potansiyelini gösteriyor. Buna örnek olarak Serkan Kaya ve Kamil Turanlıoğlu’nun, Sincan 1 no’lu F tipi cezaevinden yolladıkları karikatüre iyi bakmalısınız. Mühür sayfada çok boş yer varken, sunulan çiçeğin üzerine, hem de tam tomurcuğa vurulmuş. Biz de yıllar önce elimize geçen bu desenden ve 2010 -2011 yıllarında açılan “Görülmüştür- mahpus resimleri sergisi”nden yola çıkarak bu ismi benimsedik.

Bir not da, ‘Uzun zamandır elle mektup yazmadım, nasıl yazacağımı, başlayacağımı bilemiyorum’ diyen arkadaşlara. İnanın ki ne yazsanız onlar için moral olur. Günlük yaşantınızdan bir kesit yazıp yollamanız yeter. Kuru ajitatif söylemlere gerek yok. Zaten bu insanların her biri oturup bildiri yazacak kapasiteye sahip. Bu anlamda 10 yıldır 20 yıldır içeride olan insanlara dış dünyadan haber vermek, günlük yaşantı hakkında bilgi vermek, paylaşmak da çok önemli. Örneğin birçok hastalığı olan politik tutsaklar bile yazarken yol gösterici, ufuk açıcı cümleler kuruyorlar. Ama içten içe “dışarının” (yani sizin-bizim) onlarla yeterince dayanışma göstermediğini görüp üzülüyorlar.

Bir kartpostalla da olsa dayanışmaya katılmanız dileğiyle.

gorulmustur.org”  ekibi

Zindanda Açan Çiçekler: İçerdeki Deli Dalgalar

Edebiyat deyince aklımıza önce roman, öykü ve şiir gelir. Sonra da akımlar. Klasik, modern, realist, sürrealist, dadacı v.d… Ve bu akımların ülkemiz edebiyatına yansımaları olan 1. Ve 2. Yeni, Garip akımı, Toplumsal gerçekçilik, İmgeci gerçekçilik v.b. Bir de alt başlıklar olarak: Politik edebiyattan, Hapishane Edebiyatından, 12 Mart romanından, 12 Eylül edebiyatından söz edebiliriz. Hangi akımdan yazarsa yazsın yazar –şair, yaşadığı dönemin tanığı ve vicdanıdır deriz. Ya da öyle olmasını umarız.

29 Yıldır Cezaevinde olan Hasan Gülbahar'dan Sürgün Anıları

Merhaba! Bafra/ Samsun

Kandıra’da iken almıştım kartınızı. O ara sürgün sevkler başladığı için beklemeye girmek durumunda kaldım. Ve beklediğim geldi başıma! Bir kısım dostun yaşadığı gibi. İşte şu an sana Orta Karadeniz’in bir ilçe mapusanesinden yazıyorum. Bafra T-Tipi Kapalı Hapishanesinden. Bu 20 günlük sürede eminim sen de haberdar olmuşsundur. Siyasi tutsaklık bu ülkede bir yanıyla da sürgünle özdeş kılınmıştır hep. Aklıma ilk anda 40’lı yıllardaki aydınların yaşadıkları geliyor. Halikarnas Balıkçısı’ndan Rıfat Ilgaz’a, Ahmet Arif’ten Aziz Nesin’e, Enver Gökçe’den daha nice ilerici-demokrat-devrimci yazar, şair ve bilim insanına. Salt içeriye has da değil sürgünlük! Resmi ideolojinin makbul görmediği azınlıklar da nasibini almış bundan farklı inanç kesimleri de. Ve yakın dönemde Kürt halkı da. Bir nevi yabancılaştırma aracı, mağduriyetle terbiye etme ve doğal ortamından soyutlanmışlığın ruhsal yıkıcılığıyla yüzyüze bırakmadır tehcir/sürgün. Biliyor musun (…), politik tutsaklar için içeriye has bir politika da değil/di sürgün. Eylül döneminde çıkanları bir de zorunlu sürgün bekliyordu! Benim de iki yıl Adıyaman’a vardı. 90’a doğru bu tür mahkeme kararlarını uygulamadan kaldırdılar. Velhasıl dert, hayatımız kah içerden içeri, kah bölgeden bölgeye. Kah senin yaşadığın gibi ülkeden ülkeye zorunlu mültecilik/sürgünler içinde devinip durmuş/ ve hala da durmakta.

Çoğu politik tutsak için mahpusluk yedi bölge dört mevsimi yaşamak/solumak demektir. Benim de Sivas’ta başladı, Kayseri-Ermenek-Kocaeli/ Kandıra ve Samsun/Bafra durağında noktalandı şimdilik sürgünlüğüm.

Sevgili dost, uzun mahpuslukta olunca insan kısa hastane, mahkeme yolculuklarında bile çok fazla görüntüyü zihninne yerleştirmeye çalışır. Bu defa iki gün süren bir yolculuk ve ilk defa tanıma imkanı bulacağım bir bölge olduğu için bolca küçücük demirli bir pencereden seyretmeden de alamadım kendimi. Seninle bu sürgünün ilk anlarından buraya gelişimize kadar olan süreci de paylaşmak istiyorum.

Sürgün gönüllülüğü değil zorla yollanmayı, zorunluluğu ifade eder bilirsin. Bana birgün önce gelip söylediklerinde iki tanıdık arkadaşımın (Ercan Binay ve Cihan Deniz Tarak) da olduğunu öğrendiğim konuşmada, görevlilere gönüllü gitmeyeceğimi de belirttim. Ve hemen o bloktaki dostlarla veda notlaşmalarına akşam da eşyalarımı derlemeye giriştim. Sabah 6 gibi kalkıp, İbrahim ve Mulla yoldaşla kahvaltı yaptık. Saat 7 gibi gelip hadi dediler ve hayır deyince de zorla dışarı aldılar, eşyalarımı da. Tabi sloganlar ve tüm bloklarda kapı dövmeler ile kapı altına götürüldüm. Bir nevi vedalaşmada saymalı yoldaşların, dostların bu tavırlarını. Protesto yanında. Ardından Cihan ve Ercan’la sarılıp durduk, uzun süredir görüşememenin özlemiyle de. Eşyalarımızın fazla, ring aracının ise yetersiz olduğu söylenerek bir kısım eşyalarımızı orda bırakmaya zorlandık. Ringin küçük hücre tarzı bir bölümüne eşyalarımızla tıkıştırıldık adeta. Sert plastikten üç bitişik oturak ve tepemizde bir kamera ile çıktık yola. Sahilden sonra ara yollardan yol almış olmalıyız ki doğru dürüst araç/otobüs vs. ile karşılaşmadık. Öğlen saatlerinde sanırız Çankırı taraflarında bir karakolda mola verdik. Ve hemen devam ettik. Hep rampa ve orman içlerindeydik. Merakımızı ancak Ilgaz Ormanı Milli Parkı tabelasını görünce giderebildik. Ben yayla çocuğuyum, Torosların 2000-3000 metre yükseklerinde geçti yazlarım. Ancak Ilgazlardaki kadar yüksek hiç çam ormanı görmemiştim dost. Bakmakla sonunun getiremiyorsun. Ve ormanın her iki yanı da bembeyaz karla kaplıydı. Ağaçların bir kısmı da öyle. Bir de güneş vuran yerlerde ortaya çıkan renk cümbüşü ağzımızdan bolca şaşkınlık ve hayranlık sözcükleri döktürdü. Doğaya uzak kalmışlığın doğurduğu bir özlem yükü mahpus insanın içinden hiç eksik değildir ya. Bizimkini de buna saymalı. Her ilerleyişimiz küçük küçük yerleşimlerle tanıştırdı bizi. Ve konak tarzı evleriyle meşhur Kastamonu’daydık.

Yerleşim olarak gözüme hiç de büyük bir şehir gibi görünmedi. Hafta sonunun getirdiği bir sessizlik/ıssızlık duygusu hakim oldu şehrin tam ortasından geçmemize karşın. En dikkat çekici şey de tam ortasından baştan sona uzanan geniş bir kanalın varlığı ve onun da susuz oluşuydu. Yağmuru bol alan bir bölgede nasıl olur bu hayret!. Neyse, yolumuz dağ-bayır arsında uzanıp durdu. Ta ki yola çıktığımız 3 Nisan akşamı İnebolu’ya varmamıza kadar. Kastamonu’dan dimdik Karadeniz sahiline çıkmış olduk. Ve deniz kıyısında, ama dağların yamaçlarıyla adeta içiçe bir ilçe ve hemen dışında sırtını bir ağaç denizine dayamış, önü ise sonsuzca deniz! Bir hapishanenin böylesi güzel bir yere kondurulmasına şaşmamak elde değil. İçeri alınınca bekleme odasından akşamın serinliği hem denizin hem ormanın içiçe geçmiş havasını pencereden adeta boca etti üzerimize. Ringin dar hücresindeki havasızlığın yarattığı o uyuşukluk, yorgunluk halinden sıyrılıverdik. Buna bir de denizin üzerinde batmaya başlayan kıpkızıl güneş görüntüsü de eklenince, pencereden dışarı gözlerimiz çivilendi adeta. Deniz tarafından yutuluvermişti ufuktaki güneş. Böyle bir görüntüyü onca yıl hiç yaşamamıştık! Ya kartpostallardan ya da TV görüntülerinden aşinaydık desem!... Zorunlu bir yolculuğun kimi hoş sürprizlerindendi işte bu da. Ruhumuz şenlendi gerçekten. Uzak kalışlar bizlerin ilgi alanına daha fazla görüntüyü sokmayı da getiriyor beraberinde. Çiçeğin bile yasak olduğu bir on yıl geçirdik. Umarız burda sınırlı da olsa bu imkanı buluruz.

İnebolu’da akşam vardiyası yemek-çay ikramıyla konuk ettiler. Gel gör ki, sabah vardiyası sorumluları talebimize karşın ne kahvaltı verdirtti mutfaktan ne de komutanların istemine rağmen kuru ekmek. İnsani yanları olmayanların yaklaşımı saymalı bunu da. Ve bir günlük yola aç aç çıkardılar bizi. Bunu kabullenmek mümkün değil/di. Burada yerleşir yerleşmez bakanlığa dilekçelerle ilettik yaşadıklarımızı. Keza Kandıra idaresinin bizim iki gün, islamcıların (Tokat) üç günü için yarımşar ekmek içinde beyaz peynir ve birer küçük piknik reçeli vermesini de şikayet konusu yaptık. Neyse, artık İnebolu’dan sonra tümüyle bazen iyice deniz kıyısında bazen hafifçe dağ yamaçlarından denizi izleyerek saatler süren yolu geride bırakarak Karadeniz’in denize en uç şehri Sinop’taydık öğle sonu 3 gibi. Şehrin içinden sahile indik. Onca şehir geçtik ilk defa sahili dolduran oldukça kalabalık insanlarla karşılaştık. Pazar gününü değerlendiriyorlardı. Balıkçı barınakları, gemi ve yatlar takıldı gözlerimize. Sonra meşhur Sinop Zindanını gördük. Ve surları, kayaları döven dalgaları. Yatanlar geçti aklımdan ve illa ki Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma Gönül’ dizeleri. Yaşamda izlerimiz ne çok! Ne kadar fazla yerde öyle! Bunun o an düşünce ve duyguların gel-gitleri arasında dışa vurumu biraz hüzün, çokça gülümsemeler ve mutlu oluş hali oldu desem! Her yolculuk sadece yeni bir yer ya da şey/ler görme ötesinde kendimizi yeniden keşfetmeleri de içeriyor sanki. İbrahim’in ‘yollarınız tükenmesin’ lafı buraya ne kadar da uygun düşüyor şimdi. Değil mi?!

Sinop’tan sonra da yollarımız tükenmedi! Denizle öylesine içli-dışlı bir yol hattındaydık ki an geldi tekerlekler kumların üzerinde ve dalgalarla yıkanarak yol aldı. Pencereden bakınca insanda denize atlama duygusu yaratan bir yakınlık içersindeydik. Yüreğimi bu duyguların dalgasına bırakmanın nasıl bir keyif olduğunu bir bilsen dost! On yılın tecrit hücrelerinden sonra ruhum yanında bedenim de özgürlüğün tadına vardı desem biraz olsun anlaşılmam mümkün olur herhalde. TV’lerden izlediğim Karadeniz’in kimi görüntülerini doğrudan seyretmenin zevkiyle başbaşaydım. Bazen Ercan ve Cihan’la, birbirimizle ilginç görüntüleri paylaşma adına -oturduğumuz anlarda- pencereye çekecek betimlemeler/benzetmeler yapıveriyorduk. İşte Bafra! İlk görüntü hayli bol apartmanlarla gelişkin bir şehir izlenimi yaratıyor insanda. Ve şehir dışına doğru yol yükseklik kazanıp nerdeyse Bafra’yı ayağımızın altına seriveriyor. Evlerin bitimine doğru hayvanlar ve ahırlar, tarlalar çarpıyor daha çok. Sonra kuleleri ve duvarları ile büyük bir şatoyu andıran kapısında kocaman ‘Adalet Bakanlığı, Bafra T-Tipi Kapalı ve Açık Cezaevi’ tabelası ile karşılaşıyoruz. Bir dönem mesken eyleyeceğimiz mekana geldik. Eşyalarımızı içeri indiriyoruz. Sonra formaliteler bitip, içeri tam alınmadan önce tek tek odalara alınıp, üzerimizi soymamız isteniyor. Tabi bu insanı aşağılayan, onur kırıcı uygulamayı kabul etmeyeceğimizi söylüyoruz. Bakanlığın talimatnamesini astıkları yere dikkatimizi çekiyor görevliler. Yapmak zorundayız deyip gönüllü olmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Çıplak aramanın kendisi onur kırıcı iken talimatnamede bu aramanın insan onuruna yakışır şekilde yapılması belirtiliyor. Soyacaksın ama insan onuruna uygun olacak diyor bakanlık görevlilere. Nasıl olacaksa?!

Sonuçta tavrımızı koruduğumuzu görünce zorla, bildik yöntemle yapıyorlar. Ancak özel bir yönelime girmiyorlar. Ve alınıyoruz sekiz kişilik boş bir yere. Bir memur Mersin’li olanın hangimiz, İstanbul’lu olanın kim olduğunu sorup ‘aileleriniz iki gündür bizi/burayı telefon yağmuruna tuttu’ diyor. O an onların endişelerini bilmek canımızı da sıkıyor. İşte on yıl sonra üç kişilik hücrelerden sonra sekiz kişilik bir yerdeyiz! Bu bile ilk değişik bir atmosfere girdiğimiz duygusu yaratmaya yetiyor. Ertesi gün Pazartesi ve eşyalarımızın önemli bir bölümünü alıyoruz. Ufak-tefek verilmeyenlere incelemek için kitap-dergiler de eklenmiş halde önceki gün akşamdan itibaren sürgün sevki protesto için yedi günlük açlık grevine başlıyoruz. Limon ve şeker veriyorlar. O gün telefon günümüzde olup ailelerin endişelerini gidermek için ısrarlı olunca, sonunda akşama doğru ilk telefonlarımızı açıyoruz. Evdekiler de biz de rahatlamışlık içersindeyiz. Ve yeniden kalıcı bir koğuşa geçeceğimiz söyleniyor. Giriyoruz ki, bu defa tam 16 kişilik, çift katlı, ranzası olan boş bir koğuştayız. İki katlı. Koridordan geçerken kapıdan selamlaştıklarımızın adliler ve sonrasındakilerin de yurtseverler olduğunu öğreniyoruz. Bir yıl öncesinde açılmış bin iki yüz kişilik bir hapishaney miş. Henüz yarısı boş. Şehir merkezine 20 dk. mesafede. O taşınmadan hemen öncesinde, endişelerini gidermek için gelen kardeşim Ali ile 20 dk.’lık bir savcılık görüşü yaptım. Saat 4.30 gibi. Bir haftalık diyet sona erdi. Kısmen kitap edindik. Biraz daha normal yaşama dönme başladı. Gazete ve radyolarda sürgün sevk haberi ve girişte ciddi sorun yaşadığımıza dair haberler farklı yerlerden bolca fax vb. almamıza da yol açtı. Yabancı ve bilinmezlik taşıyan bir yere gitmenin anlamını bilen dostlar bizi yalnız bırakmamış oldular satırlarıyla. İnsan dayanışmanın güzelliğine bir kez daha varıyor. Ki peşimiz sıra DELİ DALGALAR adlı Kültür/Sanat çevresi birer mektup ve kitaplarla sürpriz de yaptı. Çok anlamlı, değerli geldi bana/bize.

Artık güneşi az, yağmuru bol Karadenizdeyiz! İbrahim Sincan 1’de, Mulla ise Erzurum’da.

Eeee… sen/siz nasılsınız? Geçen zamanda tiyatronun yorgunluğunu da atmış, yeni çalışmalarla ilgili olmalısın. Çok güncel ve yakıcılığı medya üzerinden gözümüze de sokulan bir sorun Kadın Sorunu. O nedenle de çok isabetli olmuş yazıp, tiyatrolaştırman/ız. Öykü’nün biletini de aldım. Davete icap etmek boynumuzun borcu artık. Tülin sahnelenmede rol aldı mı yine? O da yine ayrıca işte çalışmakla da meşgul sanırım. Evet evet, balon haberini Sabah’ta genişçe görünce balon almış gibi sevindik ha İşi böyle kamuoyuna taşımanız hoş da olmuş. Çevredeki dostlarla epeyce muhabbetini de yaptık. İşte buraya gelişimizin bir artısı da bu konuda oldu. Ben iki, Cihan da bir balonumuzu aldık. Öykü Cihan’a da yollamış meğer. (Cihan Deniz Tarak) Cihan Öykü’ye bileklik yollamış. Alıp almadığını soruyor şimdi.

Cihan ve Ercan (Binay) ile hala üç kişiyiz. Oltu ve Gümüşhane’den komşu hevallere gelenler oldu. Biz de Kandıra ve diğer yerlerden dostlar gelir diye bekliyoruz. Şimdilik durumumuzda özel bir yaramazlık yok. Moralimiz de gayet iyi. Taksim kutlamaları da heyecanlı beklemelerde bıraktı bizi. Sizin de 1 Mayıs’ınızı özgür, aydınlık ve eşit, güzel bir ülke/dünya özlemiyle kutluyorum/z. ÖZGÜRCE NİCELERİNE!

En içten sevgi ve selamlarımızı iletiyorum/z. Dostlukla.

HASAN GÜLBAHAR T TİPİ KAPALI HAPİSHANE A−5 BAFRA−SAMSUN

Tutuklu Tıp Öğrencilerinden Mektup Var!


21 Ağustos 2012

Merhaba,

Başta sağlık emekçileri ve öğrencileri olmak üzere bütün emek örgütlerine içten yoldaşça selamlarımızı yolluyoruz.

6 Haziran 2012 itibari ile Sincan cezaevinde tutuklu olan 13 sağlık öğrencisiyiz. Tutsak alınmamıza sebep olan yaptığımız çalışmalardan bahsetmek adına bu mektubu kaleme aldık. Daha önce TÖK ve SES Öğrenci Komisyonu ile ilgili yazmıştık. Bu kez HASAT/Halk Sağlığı Topluluğu çalışmalarının ne olduğunu, neden HASAT'a ihtiyaç olduğundan bahsedeceğiz.

Ülkemizde korku ortamının en somut sebeplerinden biri en ufak farklı bir sesin tutuklama zincirine bir halka olarak eklenmesidir. Her türlü demokratik hak ve talebin, toplumsal veya bireysel fark olmaksızın bu durumla karşı karşıya kalması özellikle son bir kaç yıldır hiç eksik olmamıştır. Toplumdaki hiç bir bireyin özne olma konumunu yaşama imkanı kalmamıştır. Artık her birey bir “nesne” olarak ona çizilen, biçilen, uygun görülen şartlarda “yaşama”ya mecbur bırakılmıştır. Bu çizginin dışında yaşamak imkansız hale getirilmiştir. İnsanların ifade özgürlüğü kısıtlanmış, bunun yerine susmak, yorum yapmamak, işini yapmak önüne konmuştur. Neredeyse insanların tek sorumluluğu yönetenlere, müktedirlere yaranmak kalmıştır. Bu dayatmayı herkes yaşadığı yerden çok güçlü bir şekilde hissetmektedir. Biz öğrenciler en belirgin şekilde eğitim süreci boyunca bunu yaşamak zorunda bırakılmışız. Aldığımız eğitimin üzerinde söz hakkımız olmadığı gibi, mezun olduktan sonra mesleğimizi nasıl ve hangi şartlarda yapmamız gerektiği konusunda da yok sayılıyoruz. Eğitimimizde “başarılı”, mesleğimizde “yükselme ve mevki sahibi” olmamız için bu dayatmaları şartsız kabul etmek zorunda bırakılıyoruz.

Fransız yazar Stendhal şöyle diyor: “İktidardakilere yaranmayı aklınızdan geçiriyorsanız ruhunuzu cehenneme mahkum etmişsiniz demektir. Öyle davranarak zenginliğe, yüksek mevkilere erişebilirsiniz ama bu yolda giderken yoksulları da ezmeniz gerekiyor.” Bizler ne ruhumuzu mahkum edeceğiz, ne de sömürü çarkında ezen olacağız.

Daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu, bunun için hür ve eleştirel düşüncenin, üretmenin zaruri olduğunu düşünen biz Hacettepe Üniversitesi öğrencileri bir araya gelip kendi kampüsümüzde öğrencilerin amfi ve sınıfların dışında yapabileceklerinin zeminini yaratmaya çalıştık. Düşünen, tartışan, eğitii ve mesleği üzerinde söz sahini olabilmeyi hak sayan, sömürü çarkında olmayı reddeden, doğruları savunan, var olan çelişkileri aşmak için çaba sarf eden öğrenciler birbirleriyle dayanışma içerisinde çalışma yürütmeyi önümüze koyduk. Üniversite eğitiminin salt müfredat derslerinden ibaret olmadığını, eğitimlerimizi aksatmadan kampüste özne olmanın gerekli olduğuna inandık.

7'den 70'e herkes eğitim sistemindeki sıkıntılardan muzdariptir. Bu sıkıntılar eğitimimizdei bilimsel birikimden ziyade bu birikimin aktarım şeklindeki sıkıntılardır. Herkesine hemfikir olduğu konu şu ki öğrenciler eğitim sürecinde aktif müdahil olamıyorlar. Öğrenciler bilgi yatırılan “boş kap” ve “yatırım aracı” olarak görülmüş ve nesne olarak bırakılmıştır. Bu yönünle düşünme mekanizması geri plana itilmiştir. Bunu aşmak için bir çaba içerisinde olmak gerekir, eleştirel düşünen öğrenciler bu kalıpları ve engelleri aşabilir. Ancak bu şekilde kendisini ve parçası olduğu toplumu tanıyabilir, içine girdiği kendisine ve topluma yabancılaşma sürecini durdurabilir. Bu fotoğrafı iyi gören ve görmeye başlayan biz Hacettepe Üniversitesi Sağlık Fakülteleri öğrencileri ve daha ve çok arkadaşımız, Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Topluluğu (HASAT) olarak çalışmalar sürdürmekteyiz. Sağlık alanıyla ilgili her türlü gelişme eğitimimizi ilgilendirdiği gibi, gelecekte icra edeceğimiz mesleklerimizi de etkilediğinden bu süreçte söz sahibi olmak, kısacası özne olmayı görev ve sorumluluk olarak görmekteyiz.

HASAT çalışmaları fakülteden topluma, öğrenci sorunlarından halk sağlığına kadar geniş bir çerçevede yürütülmektedir. Öğrencilerin barınma, beslenme sorunları karşısında yapabilecekleri sosyal ve sanatsal faaliyetler olarak düzenli film-belgesel gösterimleri, şiir dinletileri öğrenci sorunları ve sosyal faaliyetler kısmına dair çalışmalardır. Sağlık alanındaki tartışmalarımızın temelini “'sağlıklı olmak' nedir?” sorusu oluşturmuştur. Bizler sağlıklı olmayı salt hastalıktan arınma, kurtulma olarak görmemekteyiz. Dünya Sağlık Örgütü'nün sağlık tanımındaki “sosyal iyilik hali”nin daha somut tartışılması gerektiğini düşünmekteyiz. Kimilerine göre sağlıklı olmak ve hastalıklardan korunmak için spor yapmak, düzenli ve dengeli beslenmek v.s. Temel şart olsa da, esas olarak bu koşulların nasıl sağlanması konusunda kafa yormalıyız. Ülkemizde işsizlik had safhadayken açlıktan ölen bebekler varken insanlar nasıl düzenli beslenebilir? Şehir hayatı insanları hergün farklı sorunlarla yüzleştirirken, hergün onlarca kadın şiddete maruz kalırken nasıl sağlıklı olunabilir? İnsanların yaşadığı çevre ve doğa tahrip edilirken nasıl rahat nefes alıp sağlıklı olunabilir? Savaş nedeniyle hergün insanlar hayatını kaybederken nasıl sağlıklı olunabilir? Bu ve benzeri pek çok soruyla “sosyal iyilik hali”nin ne olduğunu, kime ve neye göre belirlendiğini, sorunların esas nedenleri hakkında üniversitemizin pek çok fakültesinden insanların katılımıyla ve çalışmalarıyla düşünüp, tartışılmaktadır. Üniversitemiz hocalarından, diğer üniversitelerden gelen hocalardan, meslek örgütlerinden ve sivil toplum kuruluşlarından gelen katılımcılarla yıl boyu yapılan söyleşiler, paneller ile sağlık, sosyal ve politik tartışmalar yürütülmektedir.

HASAT çalışmalarının son kısmı aktif öğrenci çalışmaları olarak sürdürülüyor. Sağlık, sosyal, sanatsal, kadın, çevre ve politik çalışmalar için ön hazırlıklar yapılarak paylaşımda bulunulur, aktarımlar yapılır. Bizim için asıl olan, her türlü tartışmanın yürütüldüğü, öğrencilerin özne olma sürecini yaşadığı, kendisini geliştirip mevcut sorunların çözümünde “benim de sözüm var” dediği çalışmalar bu kısımdır. Bu kısımda eksiklikler olsa da çok güçlü bir şekilde yürütülmese de önemli olduğu aşikardır. Öneri ve eleştirilerle güçlendirilebilir.

Yaşadığımız çevrenin ve yaşamın sorunlarını dile getirerek, eleştirel düşünmenin gerekliliğinin farkına vararak, sağlık öğrencisi ve sağlık çalışanı olarak toplumdan ayrı olmadığımızı görüyoruz. Hazıra konan, bireysel, tepkisiz bir profili yaptığımız ve yapacağımız tartışmalarla aşıp; kollektif, üreten, eğitimimiz ve mesleğimizi ilgilendiren her türlü gelişmeye müdahil olmayı ahlaki bir görev ve sorumluluk olarak sayıyoruz. Sağlığın ticarileştirilerek, bir meta haline getirilmesine, toplumla sağlık çalışanlarının ve sağlık çalışanlarının birbirleriyle karşı karşıya getirilmesine karşı çıkıyoruz. Sağlık hizmeti, sunulduğu ortamdaki bütün meslek gruplarının beraber yaptığı bir görevdir. Bu yüzden herhangi bir meslek grubunun emeği diğerlerinden daha değerli değilir. Bu kollektif çalışmanın öneminin ve gerekliliğinin bütün fakültelerdeki öğrencilerin birlikte çalışma yürütmesi gerekliliği ortadadır. Şiarımız “Eşit, parasız, ulaşılabilir, anadilde ve nitelikli sağlık hizmeti” olmalıdır.

Tutuklu Sağlık Öğrencileri

Sincan Kadın Kapalı Cezaevi

Sincan F-2 Kapalı Cezaevi

İsmet Ayaz'dan Mektup Var!

Sevgili Öykücan merhaba,

Sımsıcak kucaklıyorum özlemle. Sana uzun zamandır yazamadım. Hani yazamamanın gerekçesinden ziyade mahcubiyetini yaşadım. Ring yolculuklarıyla tetkik ve tahlillerle halen uğraşmaktayım.

 

Annene, babana benden kocaman selam ve sevgilerimi ilet. En son Adıyamandayken mektubun bana ulaşmıştı. Halen de önümü göremedim doğru dürüst yazamadım işte.

 

Sağlığım tahmin ettiğin gibi ilgililerin ilgisizliği nezaretinde devam ediyorum. Ameliyat kararı var. Ama mahkûm koğuşu yok. Mahkûm koğuşu olan yerde ise yapılacak ameliyat sonrası işin tedavisi ve kemoterapi bölümü yok. Anlayacağın ameliyat olsam bir türlü olmasam bir türlü. Dr. diyor ki "Mutlaka ameliyat ama yarım kalırsa çok daha tehlikeli". O nedenle doktor tavsiyesi çok daha öncelikli.

Daha önce hukuki durumumu kısaca anlatmıştım. 6. kezdir Yargıtaya gitti. Şu an Yargıtayda. Hüseyin Aykol Abi 28 Nisan 2012 tarihli Gündem Gazetesinde köşesine taşımıştı. Diğer ulusal basından ses-seda çıkmadı. Hukuki durumumu kamuoyuna yansıtırsak mahkemeyi olumlu etkiler. Çünkü 4-5 yıldır fazladan tutuluyorum. Ekte bilgi ve belgelerim var. Babandan ricam o yöndendir. Benim imkânım el vermiyor. Bu durumda hiçbir lütuf veya başka bir şeye gerek kalmıyor. Sağlık konusunda duyarlı olundu. Fakat hukuksal durumuma işlenmedi pek. Ekteki hukuki duruma ilişkin geniş yazmışım. Radikal, milliyet vb. duyarlı olanlar vardır.

Dilerim sen de iyi ve meraklısın. Her zaman gözlerinde umud,yüzünde tebessüm eksilmesin baharımsı özlemle kucaklıyor kocaman öpüyorum.

Sevgilerimle

Not: En son çekilen resim ve 18 yaprak belge yolluyorum.

Seni çok seven amcan İsmet

İsmet AYAZ

D-tipi cezaevi c-7 Diyarbakır

Abdullah Güven'den Mektup Var - "12 Eylül'de bile olmayan bir baskı var"

Dışarda yaşam zorlaştığı gibi cezaevlerinde de öyle. Hastaları bile tedavi etmiyorlar. Ya da tedavilerini yarıda bırakıp gönderiyorlar. mektup yazmak, protesto etmekle bile “disiplin” cezasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bir çoğumuz aylarca ceza alıyoruz. Etkinliklerden men açık görüş cezası veriyorlar. Elbette bunu anlıyoruz 12 Eylül'de bile olmayan bir psikolojik baskıyla karşılaşıyoruz. Dışardan gelen bir hediye bile sakıncalı görebiliyorlar. Arkadaşlarımızın aileleri uzaklardan geliyorlar ama bazen sırf evrak yüzünden görüş bile yaptırmıyorlar. Yer sıkıntısı zaten var ve alıştık altı kişilik yerlerde on-oniki kişi kalmaktayız.”

Abdullah GÜVEN

M-TİPİ KAPALI C.EVİ B/12 BİNGÖL

Merhaba

Sizi en içten duygularımla selamlıyor, saygı ve sevgilerimi iletiyorum umarım genel olarak durumlarınız iyidir.

Öykü arkadaşıma yazarken size de birkaç satır yazmak istedim umarım sizi rahatsız etmemişimdir. Gerçekten çok tatlı bir kızınız var. Onun mektuplarını keyifle okuyorum. Çok güzel duygularla yazıyor. İçten ve akıcıdır. Okurken çok keyif alıyorum. Çoktandır ona yazamıyordum. Ben iki senedir Amed e tedavi için gidip geliyordum onun için yazamadım yoksa sık sık yazmak isterdim. Şimdilik tedavim bitmiş sayılır.

Bu ülkede bürokrasi çok gelişkin olduğu için en ufak tedavi bile yıllarca bitiremiyorlar. Tabii birde mahkum olduğumuz için hastalığın verdiği ağrı- acı bir tarafa o ufacık bir arabada saatlerce gidip gelmek de ayrı bir acı… Sanki bu arabaları tutsaklara acı çektirsinler diye ve insanları pişman etsinler diye yapmışlar. Yaz sıcaklarında bile kılıma yı çalıştırmıyorlar ve insanın ihtiyaçları bile karşılanmıyorlar. Bakışlarında bile intikam hissettiriyorlar. Kısacası bir işkence….

Sizin de bildiğiniz gibi AKP hükümetiyle birlikte her anlamda koşullar zorlaşmış, hak ihlalleri üst boyuta çıkmış. En ufak bir şeyde tutuklanıyorlar. Son yıllarda on binlerce yaşlı genciyle tutuklayıp cezaevlerine koymuşlar. Bir slogan halay ve basın açıklaması bile tutuklamaya sebep oluyor. Dışarda yaşam zorlaştığı gibi cezaevlerinde de öyle. Hastaları bile tedavi etmiyorlar. Yada tedavilerini yarıda bırakıp gönderiyorlar .Mektup yazmak, protesto etmek bile “disiplin” cezasıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Bir çoğumuz aylarca ceza alıyoruz. Etkinliklerden men açık görüş cezası veriyorlar. Elbette bunu anlıyoruz 12 eylülde olmayan bir psikolojik baskıyla karşılaşıyoruz.

Dışardan gelen bir hediye bile sakıncalı görebiliyorlar. Arkadaşlarımızın aileleri uzaklardan geliyorlar ama bazen sırf evrak yüzünden görüş bile yaptırmıyorlar. Yer sıkıntısı zaten var ve alıştık altı kişilik yerlerde on-oniki kişi kalmaktayız. Kime başvuracaksın? Başvurduğumuz yer zaten yasaları çıkartan ve bu uygulamaları için genelge çıkartan yerdir. Doğal olarak taleplerini ret ediyorlar.

Yine insani ihtiyaçlarımızı bile karşılaştırıyorlar. Her tarafa kamera koymuşlar. Bu yetmiyormuş gibi, şimdide havalandırmalara kamera koymak arayışındalar.

Geçenlerde 60 yaşında bir arkadaşımız yaşamını yitirdi. Şuurunu kaybetmiş, en ufak ihtiyaçlarını bile karşılayacak durumda değildi. Onu Elazığ’a tedavi için gönderdik ancak oradaki doktorlar “mahkum tedaviyi kabul etmiyor” deyip onu geri gönderdi. Amed’e gönderdik yine tedavi yapılmadan gönderdiler. Her yere başvurduk bırakması için ama kimse cevap bile almadı. Bunun gibi yüzlerce arkadaşlarımız var ve hepsi de ölümünü bekliyor. Vicdan, ahlak olmadı mı insan sevgisi de biter. Gerçekten 60 yaşında bir insan ve hele hele sakat olan bir insan ne zarar verir “kutsal” devlete? İnsanlık o kadar mı bitmiş!

Bizler bunu yazarken, feryat ederken “isyan” deyip cezalar bile veriyorlar “devlet ne yapsa haklıdır” mantığı insanlarda hakim olduğu için kimse içerdekilerin sesini duymuyorlar.

Genel olarak kör-sağır bir toplum yaratmak istiyorlar kanımca toplumumuz birazda kör ve sağırdır.

Biliyorsun, insan en iyi ana diliyle kendini savuna bilir. Ancak ana dilimizle kendimizi savunmak istediğimizde “bilinmeyen bir dil deyip” bırakmıyorlar. Birde kimi kesimler “bu hükümet demokrasiyi getirmek istiyor, ancak kimi güçler bırakmıyor” demokrasi, neye kime göre demokrasi?...

Sırf arkadaşlarımız ana dilleriyle savunma yapmasınlar diye habire ceza veriyorlar. Savunmayı almadan ceza vermesi ilk defa bu hükümet döneminde gördüm. Balon bile sakıncalıysa, artık ne diyelim. En fazla insanlar biraz eğlenirler o kadar. Saki balonlarla kaçacağız da… bize direnmek kalmış ve insan haklarını benimseyen, demokrasi güçlerle bu zulmü yeneceğiz.

Sizler bu konuda duyarlı olduğunuz için ve sizin gibi değerli dostlarla tanıştığıma çok sevinçliyim. Umarım bir gün görüşürüz ve sohbet ederiz.

Bitirmeden kendinize çok iyi bakın. Bütün dostlara selam saygılarımı iletiyorum. Öykü cana çok iyi bakmanızı rica ediyorum. Benim yerime de onu öpersin. Sizleri dostça selamlıyor ve hep iyi olmanızı diliyorum.

Saygılarımla

Abdullah GÜVEN

M-TİPİ KAPALI C.EVİ B/12 BİNGÖL

Ali Gülmez ve Muzaffer Öztürk'ten Mektup Var! - Ağırlaştırılmış Müebbet

ASMAYIP BESLENEN”LERE UYGULANAN HÜCRE TİPİ ZULÜM:

DİRİ DİRİ GÖMME...

 

İdam cezasının kaldırılmasından sonra yerine getirilen “ Ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezasının nasıl infaz edileceği 5275 sayılı yasanın 25. maddesi ve Adalet Bakanlığının tüzüğü ile belirlenmiştir

 

Ne yazık ki bu yasa çıkarılırken, idam cezasının kaldırılmış olmasının etkisiyle, yerine getirilen Ağırlaştırılmış müebbet cezasının infaz ve Ağılaştırılmış müebbetliklerin hangi ortamda yaşama mahkum edildiği, Hukuk ( Barolar vb) ve siyasi çevrelerin dikkatinden kaçmış ya da yeterli düzeyde önemsenmemiştir, ve sonuç olarak Ağırlaştırılmış müebbetliklerin “ ölünceye kadar” tek kişilik hücrelerde tutulmaları “ kabullenilmiştir”.

 

Adli davalardan hüküm verilmiş Ağırlaştırılmış müebbetlikler için 30-40 yıl gibi bir “yatar” süre konmasına karşın, siyasi “ Ağırlaştırılmış müebbet” tutsaklar için böyle bir süre yoktur. Cezaevi idaresi tarafından hazırlanan müddetnamelerde “ yatacağı sürenin” karşısında “ ölünceye kadar” yazmaktadır.

5275 sayılı yasanın 25. maddesine göre Ağırlaştırılmış müebbetliklerin infaz rejimine ilişkin uygulamalar özetle şöyledir; ( Tam metin ektedir)

  Hükümlü tek kişilik hücrede tutulacak; günde 1 saat açık havaya çıkma, spor yapma hakkı tanınacaktır.

  Anne, baba, kardeş, çocuk ve vasi ile 15 günde bir ziyaret yapabilecek; 15 günde bir bu kişilerde 10 dakika telefon görüşmesi yapabilecektir. ( ziyaret sadece 1 kişi ile yapılacaktır, gelen kişi sayısı fazla ise süre öyle bölünerek kullandırılacaktır.)

Hepsi bu kadar! Ancak bunun uygulamasında hapishane yetkililerine geniş yetkiler verilmiştir. Zaten yasal olarak, diğer hükümlülere uygulanan 2. ve 3. derece akrabaları ve dışarıdan belirtilen 3 kişi ziyaretçi “hakkı” Ağırlaştırılmış müebbetliklere uygulanamaz iken telefon ve ziyaret haftada 1 den 15 günde 1 indirilmişken, hapishane idareleri çeşitli “ disiplin cezalarıyla” bu hakların kullanımınıda engelleyebilecektir, engellemektedir.

Diğer yandan ise Ağırlaştırılmış müebbetliklere tanınan 1 saatlik havalandırma hakkının uzatılması, aynı ünitede kalan diğer Ağırlaştırılmış müebbetliklerle birlikte havalandırmaya çıkma, çeşitli sosyal faaliyetlere katılma hakkı vb. Vb, hapishane idaresinin takdirine bırakılmıştır.

Ağırlaştırılmış müebbet için çıkartılan özel yasanın, insanca yaşam koşullarını olabildiğince daraltan ve ölene dek en ağır tecritle zulüm çemberine dönüştürülen özellikleri başlı başına çözülmesi gereken bir sorun iken, pratik uygulamasına hapishane yönetimlerinin “keyfiyetine” bırakılması yaşatılacak zulmün katbe kat daha artacağından başka anlam taşımamaktadır. Gerek hapishane tarihi bakımından gerekse son yıllarda F Tiplerinde siyasi tutsaklara uygulanan baskı, şiddet, akla hayale gelmez yasaklar ve yaşamın her anını, “ tam tecrite” dönüştürmeye çalışan hapishane yönetimlerinden, iyi niyet beklenmeyeceğini, infaz rejiminin faşist özünün uygulanmasında tutarlı pratikleri olduğunu biliyoruz. Uygulamalar her ne kadar çeşitli hapishanelerde kısmi farklılıklar gösterse de esas olarak, bir devlet politikası olduğu açıktır.

Sorunu bu boyutuyla anlattığımızda, gerek hukuk çevreleri, gerek DKÖ ler, gerekse siyasi çevreler sorunun vahametini kavrayamamaktadır, ya da “ F Tiplerinin bilinen sorunları” düşüncesiyle “ kanıksamakta” önemsememektir.

Bu anlam da sorunun daha iyi kavranabilmesi için, Ağırlaştırılmış müebbetliklerin “ ölünceye kadar” hangi koşullarda nasıl yaşadığını günlük en basit ihtiyaçlarını; insansız- diyaloğsuz- sohbetsiz ortamın kişileri nasıl etkileyebileceğini vb, vb. Yaşanan deneyimlerden yola çıkarak anlatmanın faydalı olacağı inancındayız.

 

  TEK KİŞİLİK HÜCRELERİN FİZİKİ KOŞULLARI VE TEK KİŞİLİK YAŞAM:

 

Tuvalet olarak ayrılmış, kapalı ve kapısı olan bölüm hizasına yerleştirilen 2 metre boyunda bir ranza, hemen onun bitişiğinde pencere. Pencereden kalan kısım havalandırmaya açılan kapı. Ranza kenarından 75*75 cm'lik plastik bir masa ve sandalye,. Ranzaya dayanan masadan sonra (volta atabilecek iki kapı arasındaki 5-6 adımlı yeri kapatan ve ancak duvara masaya sürtünerek volta atılabilen) iki karış kadar boşluk. (Hücrenin çizimi Ek-2'de)

Eğer, 5-10 günlük hücre yaşamı için gelmişseniz, yani geçiciyseniz, yani eşyanız yok ise, masa sandalyeyi atabilirsiniz. İki kapı arası(en uzun mesafe) volta adımı ile 6 koşar adım ile 4 adımdır. Ancak kalıcıysanız yani bir “ömür boyu” yaşayacaksanız, zamanla çoğalacak eşyalar nedeniyle yapımı raflar(!): Televizyon, Buzdolabı vb.na sıkış-tıkış yer aramak zorundasınız. Voltalık yer 3-4 adıma düşecektir. Ya da hiç olmayacaktır.

Bir de TV için 9 metreden fazla anten kablosu yasaktır. Uzatma kabloları yoktur. Ve mecburen TV varsa buzdolabı, ayak altında masa üstünde olacaktır.

1 saatlik havalandırma süresi, komşulara selam, gazete, top alışverişi, havalandırma temizliği, çamaşır asma-toplama vb.den kalan saatte yan hücrede arkadaşınız varsa, onunla bu sınırlı zamanı paylaşma telaşı ile bitiverir!

Her türlü olumsuz koşullarda dahi yaşam üretmeye çabalayan tutsaklar için, spor yapmanın zorunluluğuna inancı nedeniyle sporda yapılmak zorundadır. Ne yazık ki, hücrede yapılacaktır. TV, masa, sandalye uygun yerlere çekilerek ancak belli hareketleri yapabileceğiniz bir buçuk m2 lik bir alan yaratırsınız. Tabi, havayı hesaplayarak!

 

HAVA SORUNU: GÜNEŞSİZLİK, NEM, KOKULAR...

Havalandırmaya bakan pencerenin mimari yapısının rastgele yapıldığını düşünmek fazlaca saflık olacaktır. Kapı tarafındaki sabit pencere 42 cmdir. Dolap tarafına gelen ise 29 cm ve bu küçük olan açılır-kapanır pencere bir karış bile açılmaz. Dolaba yaslanır. Ranza ile pencere ortasına özel olarak konmuştur dolap. Ranza tarafına 15-20 cm kaydırılsa dahi rahat olabilecek pencere açılmasın istenmiştir herhalde!

Yazın tutsaklar bu kapalı pencerenin camını komple çıkartırlar. (kimileri kırılır kimileri bütün çıkar. Kırık camları her sayımda gören kimi gardiyanlar sorarlar: “cam kırık mı?!” kimi kırık cam yasak diye almak ister.) İlk bahar ve son baharda iyidir. Tabi rüzgar var ise! Yok zaten rüzgar, hiçbir zaman püfür püfür esmez. Hem yüksek duvar, dar havalandırma nedeniyle rüzgar direk gelmez, havalandırmada daire çizer, hem de içeride sirkülasyon yapacak yeterli alan yoktur. Tuvaletteki fare deliği, pardon havalandırma bacasına takılan ızgara, hava sirkülasyonu amacı ile yapılmış olsa da yeterli olmaktan uzaktır. Bu nedenle sürekli havasızlık hakimdir. Yazın büyük bir bölümü, pencerede açık olmasına karşın ciddi bir havasızlık hakimdir. İçilen bir sigaradan çıkan duman hücrenin orta yerinde bulutumsu bir tabaka gibi asılı kalır. Kimi zaman bir havlu ile fırfır yapıp hava sürkülasyonu yaratmak zorunda kalırsınız. “sigara içmeyi verin” denilebilir. İçilmese (ki kimi hücrelerde tutsaklar içmez, ama havasızlık sorunu da bitmez) iyi olur ama.. Sorun havasızlık sorunu. Bu bir örnek 24 saat yaşadığımız ve havasını soluduğumuz bu ortama, her ne kadar ayrı bir bölüm olsa da (kapısı olsa da) tuvalet kokusu, bazen esinti koridor tarafından esmişse yemekhanenin -yemek-yağ kokusu, sayıma gelen kimi gardiyanların tutsağa “tuhaf” gelen parfüm kokusu saatlerce hücreden çıkmaz.

Sürekli nemlilik içerdeki havasızlığı daha da ağırlaştırır. Düzenli temizlemeseniz, yıkamalar sonrası, hücrenin zemininde kimi yerlerde küflenme başlar. Yazın pencerenin tamamen açık olduğu bu ortamlara karşın kışın ilkbahar ve sonbaharın yarılarından itibaren başlayan soğuk nedeniyle çıkartılan sabit pencere ( sabit pencere mecburen takılır.) İşte bu 6-7 aylık sürede az önce anlatılan havasızlık 2-3 katına çıkar. Rutubette aynı şekilde.

Uzun süre bu ortamda yaşayacak insanların, astım, nefes darlığı vb. Gibi akciğer rahatsızlıklarını yaşayacakları (kimilerinde başlamıştır) olasılığının değerlendirmesini bilim insanlarına ayrıca sormak gerekir.

Kışın mecburen en soğuk günlerde dahi pencere açılmak zorundadır. Kendine hayrı olmayan kalorifer, sık sık, pencere açılması nedeniyle hücreyi ısıtmadığı gibi daha fazla soğuk olmaması için pencerenin sınırlı açılıyor olması havasızlığı da kat kat arttırmaktadır. Kapıların sürekli kapalı olması, gündüz saatlerinde hücrenin yeterince havalanmamış olması nedeniyle kötü hava, farklı kokular hücreye yapışır. Havalandırma kapısının demir aksanında biriken damlalar, dış duvardan sızan akıntılar nedeniyle nem oranı daha da artar ve süreklidir. Kar yağdığında Ya da don olduğunda, havalandırma kapısının iç tarafı, yani hücredeki bölümü kat kat buz tutar. Pencereden farklı olarak demir kapı aksanındaki buz, hücreyi buz hücreye çevirir.

Yukarıdaki koku, nem, havasızlık hücreye “yapışır” dedik. Kapının sürekli kapalı olması nedeniyle, gün içerisinde içeriye yeterli hava-oksijen girmediğinden duvarlar kendini temizleyemez. Nemle birlikte “hücre kokusu” duvara yapışır.

Pencereden güneş hemen hemen hiç girmez. Havalandırmanın sağ tarafındaki hücre hiç güneş görmez. Yanındaki hücre ise, mayıs sonundan Temmuz'un yarısına kadar sadece sabah saat 9.00, 10,00 gibi saatlerde, yandan bir çizgi şeklinde bir saat kadar pencere dibine vurur. Hücrelerin görüp göreceği güneş bu kadardır. Bu durum duvarlarda ve beton zeminin kimi bölümlerinden küflenmeye neden olur.

Banyo sonrası hücre yapış yapış neme dönüşür. Buhar ya da sıcaklık, fare deliğinden (Banyodaki hava deliğe, buna fare deliği denmesinin nedeni, frenin orada hücreye girme çabaları, bağırtıları, orada keski olmamalarındadır) Çıkamadığı için hücreye yönelir ve zaten hava sürkülasyonu olmadığından duvarlar, eşyalar nemi, yavaş yavaş emer. Banyo sonrası akşam sayımlarında kimi gardiyanlar bile koku ve nemden dolayı rahatsız oldukları gözlenmiştir. Yani birkaç saniye için!

 

HÜCREDE TEK KİŞİLİK YAŞAM VE ETKİLERİ

Hücrede ağırlaştırılmış müebbetler olarak yaşamak konusu, aslında başlı başına incelenmesi gerek. HER AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBETLİĞİN kişiliklerinin yaşama direk olarak yansıdığı, her hücrede ayrı bir yaşamın kurulduğu bireyselleşme ve kendini yaşamanın (açık ifade ile kendine “yeni bir dünya” kurmasının) maddi zeminin çok güçlü olduğu bir alandır.

Siyasi tutsaklarla, adli mahpusların F tiplerinde genel olarak yaşamları farklıdır. Bu durum ağırlaştırımış müebbetlerden adliler ile ağırlaştırılmış müebbetlik siyasilerin hücre yaşamında da farklılık gösterir. Bu nedenle de ayrı ayrı ele alınması daha doğru olur.

Adli ağırlaştırılmış müebbetliklerin siyasilerden farklı olarak infazları ölünceye kadar değil 30-40 yıl gibi süreye bağlanmıştır. Adli hükümlüler için bu durum en “avantajlı” oldukları konudur. Hiç bitmeyen af beklentisi nedeniyle kısmen de olsa yaşama tutunacakları en önemli (belki de tek) daldır. Bunun dışında tecrit koşulları aynıdır. Her şeyle tek başına baş etmek zorundadır. Ailen ve dostların ile iletişimin sınırlanması soyutlanmışlık duygusunu, yaşamı olayları yorumlama ve çözüm üretmede yetersizlikler zamanla içe kapanma, yaşam değerini yitirme ya da ağrasiflik, kendine ya da başkalarına zarar verme vb. Gibi onlarca farklı “normal” olmayan kalıcı kişilik dönüşümlerine neden olmaktadır, olacaktır. Kimi örnekleri buraya aktarıp, genel olarak adli ağırlaştırılmış müebbetler böyle gibi algılanma yaratma riski nedeniyle bu konunun ayrıntısına girmeyi gerekli görmüyoruz.

Siyasi ağırlaştırılmış müebbetler açısından siyasal bilim, örgütlü yaşam yaşama yön verme iradesi, hangi koşullarda olursa olsun yaşamın zorluklarına karşı direnme misyonu vb. En önemli “avantajları”dır. Buna karşı fiziki koşullar vardır. Yoldaşlarından dostlarından uzaklaştırılmış, tecrit edilmiş olması, havalandırma saati sınırlılığı nedeniyle çatıları duvarları aşarak irtibat toplarıyla ulaşımın sınırlı olması yeterince iletişimin kurulamaması, aile çevresi ve dostlarıyla ziyaret ve telefon hakkının sınırlı olması vb. Tecriti kat kat artıran özelliklerdir. Öte yandan “tek kişilik yaşam” beraberinde belki ağırlaştırılmış müebbetlik tutsağın dahi ayrımına varamayacağı bir dizi sorunlara kapı açmaktadır. Basit birkaç örnek verelim: 1,40*1,00metrelik tuvalette lavabo, duş ve tuvalet taşı vardır. “Duş” banyoyu tuvalet taşı üzerinde yapmak zorundasınız. Lavabo önü kapıya denk geldiği için burada banyo yaparsanız her seferinde hücrenizi su basacaktır. Sular sık sık kesildiği (ve ne zaman kesileceği belli olmadığı için) kova ve yeğen yedek su deposu olarak banyo musluğu altında durmak zorundadır. Yani tuvalet taşının üzerinde. Her büyük tuvalette kova ve bidonu lavabo altına çekmek zorundasınız. Tabii bunu yaparken önce içeri girip kapıyı kapatacaksınız, Aksi durumda kova nedeniyle kapı kapanmayacaktır. Her defasında leğen boşaltılacak, minimum 50'ltlik kova kaldırılıp taşınmak zorunda kalınacaktır. Lavabo da el dahi yıkanamamaktadır. Bir tabak dahi sığmayacak kadar küçüktür ki eviye görevi görecektir. Bir tabak koyacak yer olmayan tuvalette koyacak su kabı için yarı yer, bulaşık için ayrı yer yıkandıktan sonra koyacak ayrı bir yer bulmak zorundasınız. Ve ne yazık ki olmadığı için her türlü cambazlığa karşın hemen her yıkamada tabak yere düşecektir. Bulaşık için günden en az üç kez tekrarlanan bu olayın yıllarca tekrarının sinir sistemi üzerindeki etkisi aslında hiç konuşulmayan önemsenmeye en verimisiz etkenlerden biridir. Aynı alanda bulaşık, çamaşır, banyo, tuvalet vb. İhtiyaçlarının karşılanmak zorunda olmasının hijyen açısından sakıncaları ise vurgulanmayacak derecede açıktır. Sağlıksız hijyen olmayan koşullara mahkum edilerek bir ömür geçirilmesi için özel tasarlanmıştır hücreler.

Sifon sesini bilmeyen yoktur. Teklilerde 15-16 hücre vardır(her blokta). Ve duvarlar bitişiktir. Zorunlu olarak ( bırakalım sifonun sinir bozucu sesini gürültüsünü) el yüz yıkama çamaşır, bulaşık, sebze meyve yıkamanın temizlik vs. lik lavabo ve duş sesi dahil Birkaç hücreyi rahatsız edecek şekildedir. Yaşanmış bir örnek, teklilerde kendi isteğiyle kalan ağırlaştırılmış muhabbetlik olamayan kapısı açık bir arkadaş sabah yan hücresindeki arkadaşın el yüz yıkamadan musluktan çıkan sesten rahatsızlığı nedeniyle 3-4 saat sifonu açarak “protesto” etmiş. Tekli hücrelerdeki 15 kişiye sifon işkencesi yaşatmış, uzun süren sifon sesine gelen gardiyanlara tartışmış, genel olarak siyasi tutsakların suların düzenli akması için suç duyurusunda bulunduğu bir dönemde “ görevlilere” önceden ne iyiydi günde üç kez akıyordu. Şimdi de öyle yapın suları kesin” diyebilmiştir. Bu örnek, farklı bir kişiliğin “zaaflı yanı” olarak algılanabilir. Ki öyledir de. Ancak burada uygulanmak istene şeyi bu rahatsızlıkları ağırlaştırılmış müebbetliklerin yaşam boyu çekmek zorunda kalacak olmasıdır. Hücrenin “sessizliğinde’ her türlü sese duyarlılık başlar. Komşu mu sesleniyor, sloganlar ne için atılıyor kapılar niye dövülüyor vb. vb., Sessizlik içinde 24 ses beklentisidir. Buna çevreden gelen sesler (sifon sesi, üst kat atölyelerinden gelen ses, duvarın dışından gelen sesler vb.) Koridor giriş-çıkışları, hücreden giriş-çıkış eslerin eklenir.*(dipnot: zamanla kulak çınlamaları, yüksek sese duyarlılık(etkileme) vb. başlar)Sese duyarlılık farkında olmadan yaşamın bir paçası haline gelir. Zamanla yüksek ses çıkarmama ya da gelen yüksek sesi etkisizleştirme tavır ve yöntemlerine girilir. Diğer hücrelerdeki arkadaşları rahatsız etmemek için, TV, radyo kısık sesle dinlenir, çamaşır-bulaşık yıkanması en az ses ve en çabuk süre ile yıkanmaya başlanır bul durum zaten hareketsiz-durağan ve dar alandaki 24 saatlik yaşamda bir yaşam biçimi olur.

Siyasi ideolojik birikiminiz deneyiminiz ne olursa olsun; hücre tipi yaşam ile size dayatılan yaşamın ne kadar bilincinde olursanız olun, ne kadar çözümlerseniz çözümleyin yaşamınız “tek kişiliktir”. Kendinize göre (her tutsak için bir birine hiç benzemeyen, herkesin önce çıkardığı uğraşları vb nedeniyle) yazma, okuma, iletişim, günlük işler vb. vb. gibi bir yaşam kurarsınız. Koşulların bilincinde olan tutsaklar kendine dayatılan izole tecrit yaşamın bilinci en olumsuz koşullara dahil bir direnç yaşamı kurar. Bunun önceliği de kendi kendini-kimliğini-onu korumaktır. Ve bu bilinçle dayatılan tüm olumsuzlukları çözümleyecek bir direniş biçimi oluşturur. Yaşamak bir bakıma direnmektir. Ancak bu da yeterli değildir, üretmek zorundadır. Yaşamı örgütlemek ve yaşamı üretmek. Bütün bunlar olması gerekendir! Ancak bunların ne kadar gerçek anlamda (devrimci komünist bir kişilikte) hayata geçirildiği geçirileceği soru işaretidir. Bilmekteyiz ki, insanlar devrimci olunca tornadan geçer gibi tüm sistem kişiliklerini özelliklerinde bir çırpıda sıyrılamıyor. Dolayısıyla siyasal ideolojik seviyen ne kadar ileri ya da geri olursa kişilikleri tek kişilik hücre yaşamında farklı yansımalara neden olacaktır. Kişiliklerde daha önceden var olan küçük burjuva zaaflar vb. daha keskin olarak ortaya çıkacaktır.

Yıllarca sohbet etmekten tartışmaktan bir güzelliğin coşkusunu ağız dolusu paylaşmaktan mahrum bırakılan-sınırlanan insanların, yan hücredeki arkadaşı veya yoldaşı ile sağlıklı bir iletişim kurabilmeleri çok kolay olmayacaktır. En fazla lüksü, yan hücrede kalan arkadaşı ya da yoldaşıyla yine sınırlı olarak (birkaç saat) parmaklıklar ardından pencereden sohbet edebilmek, ikinci bir insan yüzünü görme, sesi duyma lüksüdür. Top iletişim, spor, gazete alışverişleri vb. hesaplandığında bu ilişki daha da sınırlanır.

Nazım “.. bir de ayna dökmeyi öneririm sana.. “der kişilik koşullar tek kişilik yaşamdan çok elverişlidir. Burada kast edilen üretmektir. Ağırlaştırılmış müebbet mahpusunun üreteceği temel şey ise(bu koşullarda) yazmak çizmektir. El yapım kartlar, resimler vb. olanak olmadığı için etkili değildir. Tecritte, ağırlaştırılmış müebbetlik yaşamın tüm olumsuzluklarına ilaç olacak en önemli şeylerin başında gelir üretmek bu ne kadar başarılabilir. Ya da her yazıp çizmek ve üretmekle yetinmek yaşamı kurtarır mı? Bir direniş biçimi midir? Ve bizi, kişiliğimizi ileriye taşır mı? Bunların yanıtını bu yazıyı okuyan her kişi kendine sormalıdır. Tek kişilik hücre yaşamında etkilerini neler olabileceğini “hayal” etmeli, yanıtlarını kendi aramalıdır?

Tek kişilik hücre yaşamında, ağırlaştırılmış müebbetlik gibi izale yaşamda olası olumsuzlukların ayrıntısına girmeden vurgulayalım,

Kendini yaşama, durağanlık, duygusallık, tepkisellik, tahammülsüzlük, tepkisizlik, alınganlık, duygusallık, sekterlik vb. vb.

Bu konu sayfalarca yazılacak anlatılacak bir konudur. Hücre tipi infaz rejimimin bu genel, bilinen ağır tahribatları insanı örseleyen hırpalayan yanları ağır müebbetlerde katlanarak misliyle oluşmasını sağlanmasına zemin sunacak koşullara sahiptir. Yaratılan nesnel, maddi zemin bunun gerçekleşmesi için organize edilmiştir.

 

GÜNEŞ GİRMEYEN EVE DOKTOR GİRER”… AĞIR MÜEBBETLİK HÜCRELERİNE İSE AZRAİL GİRER

 

Ağır müebbet tutsakların bulunduğu fiziki koşullar her türlü fizyolojik ve psikolojik rahatsızlığın üremesine zemin sunan mekanlardır. Özel olarak fizyolojik hastalıkların ne boyutlarda olduğunu görmek için bu tutsakların hastane revir dosyalarına bile bakmak yeterlidir. Ki her rahatsızlık için revir tercih edilmemektedir. Akciğerden karaciğere, mideden safraya, kalp ve damar rahatsızlıklarından ağız diş sağlığından göz rahatsızlıklarına kadar tepeden tırnağa her türlü rahatsızlığın üreyip kronikleştiği bir yaşam koşulları söz konusudur. Bünyenin genetiği ile oynayacak düzeyde bir tahribat koşulları olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.
Hücre tipi infaz rejiminin tutsaklar üzerinde yarattığı sağlık sorunlarını ne boyutta olduğu bilinir. Bünye ölümcül hastalıklara tüm kanallarını açacak bir maddi zemin de bulur bu infaz rejimi içinde. Ağırlaştırılmış müebbetlik mahpuslarda bu sorun katlanarak ve kronikleşerek gerçekleşir. Güneşin, havanın, hareket alanının vs. yetersiz olduğu (aslında önemsiz düzeyde var olduğu, esasta olmadığı demek daha uygundur. “Yetersiz” ifadesi en hafif ifadedir. Maddi koşullar Azrail erken mesai çağrısı anlamına gelmektedir.

 

ÇEVRE VE İLEŞİTİMSİZLİK!

 

F tipinin açılma hedeflerinden biri de; BİREYLEŞTİRMEDİR. Kapıların sınırlı saatte açık olması, sınırda olması, teklilere iletişim kuracak üçlü hücrelerde yeterli hattın olmaması vb. nedenlerle diğer hücrelerdeki dost ve yoldaşlarla iletişim sorunu yaşandığı bir gerçektir. Kimi dönemler ya da kışın hava koşulları nedeniyle uzun sayılabilecek süreçlerde iletişimi koptuğu da olmuştur.

Ağırlaştırılmış müebbetlik tutsak her ne kadar koşulları gereği iletişimsizliğin bilincinde olsa da süreç içerisinde objektif gerçeklik yaşamını da etkileyecektir. Zaten tek kişilik yaşamın getirdiği bir dizi olumsuz koşullara bu iletimsizliğin eklenmesiyle “yalnızlaşma” duygusunu önü açılacaktır. İletişimsizlik , “ulaşılmasızlık”-gerçekliğine dönüşecektir. Doğal olarak iletişimin kopuk olduğu tutsak yaşamla “tek başına” mücadele edecek ve yaşam biçimlerini geliştirecektir.

 

DAR ALANDA FOTOKOPİ YAŞAMIN ETKİLERİ

 

Tarihsel deneyimlerden de bilinmektedir ki, uzun süreli dar alanda hücre yaşamının getirdiği fiziki ve psikolojik etkiler mevcuttur.
yaşamı paylaştığımız, yanınızda ikinci üçüncü kişilerin olmaması nedeniyle kendince oluşturduğu günlük yaşam esas olarak fotokopi bir yaşamdır. Yazının içinde anlattığımız, okuma yazma günlük zorunlu ihtiyaçlar, temizlik vb. belli bir zaman sonra ŞARTLANDIRILMIŞ gibi alışılan bir yaşama dönüşür. Yaşamın farklı renkleri yok olur dahası yoktur. Tek farklılık, zaman zaman çevre-yakın hücrelerle gelen yeni birileridir. Yüzünü görmeseniz de yeni bir insan tanıma heyecanı hissedilir, yaşanır.
okumak, yazmak, çizmek siyasal tutsağın en büyük, en güçlü can simidi olmasına rağmen, rutin birbirinin aynı(fotokopi) yaşam koşulları beynin faaliyetlerini doğal olarak sınırlar. Ve kısa süre sonra UNUTKANLIK, DALGINLIK başlar Çünkü her ne kadar okuduğumuz her yeni şey yazdığımız her çalışma beynin reflekslerini harekete geçirse de önceki yaşamdan farklı olarak sınırlanmış olması nedeniyle durağanlık başlar. Bunun sonucunda unutkanlık dalgınlıktır. Hemen hemen her ağırlaştırılmış müebbetlik tutsak bu durumu yaşamaktadır.

Yaşamın beynin faaliyetlerini bu denli sınırlanması, mevcut organlarının duyu organlarının yeterince faaliyeti olmaması belki henüz ayırtına varılmayan pek çok rahatsızlığın önünü açmaktadır. Kendini ifade etme, rastlantı ile mahkeme ya da hastaneye gidişlerde birden fazla kişiyle karşılaşınca nasıl sohbet edeceği konusunda bocalama, kendini kontrol etme çabası vb. vb. etkilerle kendini duyumsatır.

-24 saatin 1-2 saati dışında (ki o birkaç saatte de en fazla 7-8 metrelik uzaklık görebilirsiniz) gözünüz bakış uzamı en fazla 3-4 metredir. Ağırlıklı bölüm ise 1-2 metre… Kilometreler ötesine göre evrimleşmiş göz, uzun süre birkaç metre ile sınırlanınca çeşitli rahatsızlarda başlar. Bu bakış açısı-uzam-zamanı vb. sınırlılığı, yaşamda da bir “darlaşma” yaratacaktır, yaratmaktadır.

 

AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBETLERE DAYATILAN HÜCRE YAŞAMININ “YASAL” ZEMİNİ!

Tek kişilik hücreler, her hapishanenin (koğuş sistemleri de dahil) hücre cezası için yapılmıştır. Son yasa ile de en fazla hücrede yatış süresi 20 gün olarak belirlenmiştir. Yani açık ifade ile hapishane idaresine karşı ya da hapishane yaşamının de en ağır “disiplin suçu”(!)işlemiş tutsaklar için EN AĞIR CEZA çektirilmesi için yaptırılmış hücrelerdir. Bu en ağır cezaya karşın 1 saat havalandırma hakkı tanınmıştır. Bu durum genel olarak üzerinde durulmayan bir konudur. Oysa sorunların temelinde de bu vardır. Çünkü şu anda ağırlaştırılmış müebbetliklerin yaşadığı yer “bir defe en fazla 20 gün yatılabilecek” ikinci bir hücre cezası var ise, ara verilerek yatırılacak yani en fazla 20 gün yaşanabilecek hücrelerdir. Oysa ağırlaştırılmış müebbetlikler tıpkı disiplin cezalı gibi (hatta ziyaret-telefon vb. sınırlaması ile) burada ölene kadar tutulacaktır. Hücre cezalarına 20 günle sınırlayan yasa (daha önceleri 30 güne kadar çıkarılmıştı) bu hücrelerde 20 günden fazla yaşanamayacağı için çıkartılmış bir yasadır.
Ağırlaştırılmış müebbetlikler için çıkarılan infaz yasasının esas hedefinin A. Öcalan olduğu açıktır ki, özel statü olarak yıllardır da ikinci bir tecrit olarak İmralı’da tutulmaktadır. TC kendi içindeki hemen her çelişkisinde A. Öcalan’ın tecrit yaşamını gündeme getirmesi rastlantı değildir. Çıkartılan bir çocuk yasasında bile Öcalan’a af geleceği, infaz koşullarının iyileşeceği vb. ne isyan eden, Parlamenterlerin feryatları da anlamdır. Ağır müebbetlik koşulları İNSANİ YAŞAM koşullarından çok ötede olmalıdır. Ağır müebbetliklerin, insanca yaşama hakkı yoktur… Her türlü sınırlama, kısıtlama meşrudur!

İşte F tiplerindeki tek kişilik hücrelere biçilen yaşam budur.

Bu koşullara karşın idarelere verilen inisiyatif “ile ağırlaştırılmış müebbetliklere, spor, iş yurtlarından yararlanma, sosyal etkinliklere katılma vb. tanınmıştır. Ancak burada dalga geçer gibi kıstaslarda konmuştur. Ölene dek hücrede tutulacak insanlardan, idarenin belirlediği iyileştirme programlarına uyan, uyumu sağlayan vb. gibi kıstaslar aranmaktadır. Yani tretmana uyarsan! Bir adli şöyle diyordu “anlamadım, ağır müebbetliklerden iyi hal bekliyorlar. Hem hücreye at 1 saat havaya çıkar, hem de iyi halli ol.Ağır müebbetlik nasıl iyi halli olsun?”

SONUÇ OLARAK

Hapishane idaresi son taleplerimize ilişkin mucizevi gerekçelerle ağırlaştırılmış müebbetliklerin yaşamını belirlemiş kriterlerini açıklamıştır! Birlikte aynı havalandırmaya çıkma koşullarının olmayışını kamera ve gardiyan gözetimi olmayışı nedeniyle ağır müebbetliklerin birbirlerini yaralayıp öldürebileceklerinden dolayı, birlikte çıkarılmanın uygun olmadığı, aynı havalandırmaya üç hücre çıktığında en fazla 3’er saat alabileceğini(ne yapsınlar zaman yetmiyor) 3*3=9 gibi bir zaman doldurduğu ve bunun ötesindekine de gün ışığının el vermediği vb. gerekçesini sınırlamıştır.

Sosyal ilişkinin” zaten kamera ile denetlenemeyeceği, gardiyan denetiminde olmayacağı gerçeği bir yana (yani birlikte havalandırmaya çıkmanın iradenin denetiminde olması gibi bir yasal düzenleme olmadığı), tutsakların birbirini yaralama-öldürme riski gerekçesi de (ki aynı zihniyet üçlü hücrede sorun yaşayıp yer değişikliği talep eden tutsaklara “birinizi öldürün-yer değişikliği falan yok” diyen zihniyettir) Ağırlaştırılmış müebbetliğe nasıl baktığının göstergesidir. “Adam ölene kadar kalacak” kimi görse doğrar!!! Gibi bir algıyla (kendisinin dahil inanmadığı) dayanmaya çalışmaktadır. İyi de tutsak arkadaşını niye öldürsün, öyle bir niyeti olsa o kuşular oluşmadan da pekala ala bu yapılamaz mı? Hem başka canlımı kalmadı da! Bir başka yönü de ağırlaştırılmış müebbetliğe yol göstermekti, “istediğine saldırabilirsin”…

Bu durumda birlikte çıkma koşulları olmayınca(!) gün ışığında en fazla 8-10 saat olunca, yani tek tek çıkarılınca da ancak 3’e bölerek zamanı hesaplamak ve kullanmak kalıyor geriye(!)…

Kimi hapishanelerde 5-6 saat uygulanıyordu. Birlikte çıkılıyordu. Bu 5-6 saatinde bir ölçüsü sınırı yok. Gerekçesi de yok! Şu sorulmalı! Neden havalandırma sınırlandırılması? Zaten hücrede tutuluyor? Peki sınırlamanın gerekçesi ne?

Talebimizde vurgulu olarak: Kendi talepleri olmadığı sürece aynı havalandırmaya çıkarılmaz” deniyor. Burada ifade açıktır. Eğer aynı havalandırmaya çıkacak olan ağır müebbetlikler uyumlu değilse, istemiyorsa, kapıları birlikte açılmaz o kadar basit. Ya da saldırgan, rahatsız (hasta) ağır müebbetlikler varsa tedbir olarak düşünebilir. Ancak genel olarak ağır müebbetlikleri birbirine zarar verecek “yaratıklar” olarak görmek kabul edilemez.
Son olarak vurgulayacak olursak, ağır müebbetliklerin şu anki yaşamın koşulları “diri diri gömmekten” öte bir anlam taşımamaktadır. Dahası burada ömür boyu tutulacak tutsak, hücrenin fiziki olarak darlığı, havasızlığı, nemi, güneş görmemesi vb. nedeni ile ailesi ile akrabasıyla arkadaşlarıyla (aile dışında üç kişi) ilişkisinin kesilmesi(anne-baba, eş, çocuk, kardeş, arkadaş ve dostlarıyla iletişimin kesilmesi, havalandırmanın bir saat (iyi halle 2-3 saat) ile sınırlandırılması, yanında bulunan hücredeki arkadaşıyla birlikte çay içme, volta atma gibi en basit ilişkilerin kesilmesi, ayrı ayrı çıkması pencerenin bir karış açılması nedeniyle sürekli nem ve küf oluşumu. Zaten hava güneş olmadığı için bakteri üretimine açık olan koşullarda hücre temizliğinin düzenli ve sağlıklı olarak yapılmaması, çamaşır yıkama ve özellikle kışın hücre içinde kurutma nedeniyle yaşamın ikinci bir nem havasızlık vb.ne neden olduğu vb. vb., daha anlatılmayan bir dizi olumsuz koşullar yaşam boyu, bir işkenceye dönüşen uygulamadan öte anlam taşımaz.

Tutsak direnir, direnecektir. Bir başkasıyla yeterince bir paylaşım koşularından yoksun bırakıldığı için tek kişilik bir koşula bat etmek zorunda olduğu için yaşayacağı bu süreçte anılan tüm olumsuz koşulların kendisi üzerinde fiziki ya da psikolojik olarak ne denli etkileri olduğunu dahi gözlemlemeyebilecektir.

Ulrike Mainof’lara biçilen “beyaz ölüm” burada da uzun sürece yayılmış, tek kişilik imha ya da diri diri gömmek olarak uygulanmaktadır.

Sınıf mücadeleleri devam ettiği sürece ağır müebbetlik mahpuslar hapishanelerde eksik olmayacaktır. 20’li yaşlarda hücreye alınan bir ağır müebbetlik, belki 50-60 yıl aynı olumsuz koşulları yaşayacaktır. Bunun toplumsal bilince dönüşmesi ve bir karşılık bulması zorunludur. Bugün burada, sadece hapishane idaresinin uygulayabileceği, kısmen “iyileştirme” sağlayabileceği talepler dile gelmektedir. Ancak asla yeterli değildir. Yazı içinde anlattığımız, ağır müebbetliklerin infaz rejimi, yasal anlamda düzeltilmesi için, ayrıca gündemleştirilip (siyasi çevreler, DKÖ’ler vb. ile) değiştirilmesi zorlanması gereken bir konudur.

Bu yönüyle sadece idarenin uygulayabileceği son derece basit taleplerin ciddiyetini önemsemek gerekir. Hapishane idarelerinin zihniyetini biliyoruz. Tutsağın yaşamı ne kadar yasak, baskı, zulüm ile örülürse idareler o denil “rahat” etmektedir. En basit taleplerin bile faşist zihniyetle tam aksine işkenceye dönüştürülmeye çalışıldığını biliyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz. Buna karşın on yıldır, aralıksız devam eden direnişin, ağır müebbetliklerin koşulları bakımından önemi kavramak gerekmektedir. Ancak bu olursa, kazanımlar olacaktır, bu olursa direniş daha anlamlı olacaktır.

 

Tekirdağ 1 No.lu F tipi

 

Ali Gülmez

Muzaffer Öztürk

14 Eylül 2010

 

 

Ek-1

AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASININ İNFAZI(5275 sayılı kanun)

MADDE 25.

 

  • Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının infazı rejimine ait esaslar aşağıda gösterilmiştir.

  • Hükümlü tek kişilik odada barındırılır.

  • Hükümlüye günde 1 saat açık havaya çıkma ve spor yapma hakkı tanırı.

  • Risk ve güvenlik gerekleri ile iyileştirme ve eğitim çalışmalarında gösterdiği gayret ve iyi hale göre; hükümlünün açık havaya çıkma ve spor yapma süresi uzatılabileceği gibi kendisi ile aynı ünitede kalan hükümlülerle temasta bulunmasına sınırlı olarak izin verilir.

  • Hükümlü yaşadığı yerin olanak verdiği ve irade kurulunun uygun göreceği bir sanat veya meslek etkinliği yürütebilir.

  • Hükümlü, kurum irade kurulunun uygun gördüğü hallerde ve 15 günde bir kez olmak üzere (f) bendinde gösterilen kişilere süresi 10 dakikayı geçmemek üzere telefon edebilir.

  • Hükümlüyü, eşi, alt soyu, kardeşler ve vasisi, belirlenen gün, saat ve koşullar içinde 15 günlük aralıklarla ve günde 1 saati geçmemek üzere ziyaret edebilir.

  • Hükümlü hiçbir surette ceza infaz kurumu dışında çalıştırılamaz ve kendisine izin verilemez.

  • Hükümlü kurum iç yönetmeliğinde belirtilenlerin dışında herhangi bir spor ve iyileştirme faaliyetine katılamaz.

  • Hükümlünün cezasının infazına hiçbir surette ara verilemez. Hükümlü hakkında uygulanacak tüm sağlık tedbirleri, tıbbi, taktik, ve zorunluluklar hariç ceza infaz kurumlarında mümkün olmadığı takdirde tam teşekküllü devlet ya da üniversite hastanelerinin tek kişilik ve yüksek güvenlikli mahkum koğuşlarında uygulanır.

 

 

 

Ali Gülmez

 

Muzaffer Öztürk

 

Tekirdağ 1 No.lu F tipi hapishanesi

 

 

"GÖRÜLMÜŞTÜR" Ama Çözülmemiştir

  1. 12 EYLÜL 1980 SONRASI CEZAEVLERİNDE 80 BİN TUTUKLU VE HÜKÜMLÜ VARDI. BU GÜN İTİBARİYLE 130 BİN TUTUKLU VE HÜKÜMLÜ VAR. CEZAEVLERİNDE YATAK SORUNU, HİJYENİK SORUNLAR, SU SORUNU, DOKTOR, DİŞ DOKTORU VE HEMŞİRE YETERSİZLİĞİ SORUNU ÇÖZÜLMEMİŞTİR.

  2. UZUN TUTUKLULUK SÜRESİNİN YOL AÇTIĞI MAĞDURİYET SORUNU ÇÖZÜLMEMİŞTİR.

  3. HASTA MAHPUSLARI RENCİDE EDEN ÜÇLÜ PROTOKOL SORUNU ÇÖZÜLMEMİŞTİR.

  4. 2012 YILI İTİBARİYLE, ADALET BAKANLIĞININ AÇIKLAMASIYLA CEZAEVLERİNDE KALAN AĞIR HASTA 500 MAHPUS TAHLİYE EDİLMEMEKTEDİR. BİRÇOĞU KANSER OLAN BU HASTALARIN TEDAVİ SORUNLARI ÇÖZÜLMEMİŞTİR. İSMET ABLAK, KUDDUSİ OKKIR VE GÜLER ZERE GİBİ TEDAVİLERİ ENGELLENDİĞİ İÇİN İHMALDEN HAYATINI KAYBEDEN İNSAN SAYISI YÜZÜ GEÇMİŞTİR. İNTİHAR VAKALARI İLE ‘ŞÜPHELİ İNTİHAR’ VAKALARI ARTMIŞTIR.

  5. TUTUKLU GAZETECİLER SORUNU ÇÖZÜLMEMİŞTİR. CEZAEVİNDE BUGÜN İTİBARİYLE SADECE YAZI İLE DÜŞÜNCE İFADE ETTİKLERİ İÇİN TUTUKLANAN 2012 YILI İTİBARİYLE 85 GAZETECİ BULUNMAKTADIR.

  6. AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPSE MAHKUM OLANLARIN TECRİT SORUNU ÇÖZÜLMEMİŞTİR. YASAL HAKLARI TANINMAYIP GÜNDE SADECE BİR SAAT HAVALANDIRMAYA ÇIKARILAN BU MAHPUSLAR YILLARDIR TEK KİŞİLİK HÜCRELERDE KALMAKTADIR.

  7. YASAL HAK OLAN “10 KİŞİ HAFTADA 10 SAAT SOHBET HAKKI” PERSONEL YETERSİZLİĞİ V.B. GEREKÇELERLE UYGULANMAMAKTADIR. TÜM BAŞVURULARA RAĞMEN BU SORUN ÇÖZÜLMEMİŞTİR.

  8. BAZI MAHPUSLARI İNTİHARA SÜRÜKLEYEN KEYFİ CEZALAR, DAYAK VE KÖTÜ MUAMELE YAYGINDIR. BİR CEZAEVİNDE SERBEST OLAN RENKLİ KALEM BİR DİĞERİNDE YASAKTIR. BİR CEZAEVİNDE SINIRSIZ KİTAP BULUNDURMA HAKKI VARKEN BİR DİĞERİNDE EN FAZLA 6 KİTAP BULUNDURMAYA İZİN VARDIR. BİR CEZAEVİ YETKİLİLERİ BİR ÇOCUĞUN HEDİYE OLARAK YOLLADIĞI BALONLARI MAHPUSLARA VERİRKEN BİR BAŞKA CEZAEVİ BU KÜÇÜK BALONLARI TEHLİKELİ VE SAKINCALI BULARAK VERMEMEKTEDİR.

SONUÇ İTİBARİYLE CEZAEVLERİNDE İNSAN HAK İHLALLERİ SORUNU GÖRÜLMÜŞTÜR AMA ÇÖZÜLMEMİŞTİR.

www.gorulmustur.org