DARBE DİKTA VE HAPİSHANELER

Salı, 18 Ekim, 2016

12 Mart'ta babam şair - yazar Süleyman Okay, sosyalist olduğu için tutuklanmıştı.
12 Eylül'de ise ben aranmaya başladım, babam yeniden tutuklandı. Adana cezaevinden firarımdan sonra sürgünde yaşamak zorunda kaldım.

Bu ABD destekli darbelerde kimdi sorumlu:

Başta sermaye ve sermayenin ordusu yani “Kahraman” diye anılan Silahlı Kuvvetler.

Elbette konu sadece bana ve babama yapılanlarla sınırlı değil:

1971 darbesi sonrası Deniz Gezmiş ve yoldaşlarını,

1980 darbesi sonrası 17 yaşındaki Erdal Eren ve onlarca devrimciyi de bu devlet idam etmişti. 1980’lerde ve 1990'larda ordu ve polisin el ele devrimcilere karşı yürüttüğü kirli savaşta da binlerce  insan öldürüldü. Kaybedildi. On binlerce muhalif zindanlara tıkıldı. Binlercesi hapishanelerde F tiplerine ve hak gasplarına karşı başladıkları ölüm orucu sonucu hayatını kaybetti ya da bedenlerinde kalıcı sorunlarla yaşama tutunmaya çalıştı.

 

Cumartesi Anneleri kaç yıldır çocuklarının kemiklerini arıyor.

İşte bu nedenle, kimi kendine “sosyal demokrat” diyen yazarın, çizerin, siyasetçinin utangaç olarak savunduğu ordunun (ve polisin) cumhuriyetin kuruluşundan bu güne kabaran suç bilançosunu sık sık hatırlatmak gerekiyor.

 

***

Demem o ki:

Fethullah çetesinin AKP iktidarıyla ittifakından önce de devletin ordusu – polisi halka karşıydı,

Bugün de karşı. Bugün geçmiş iktidarları aratan kara bir siyasi iklim yaşadığımız.

 

Hatırlarsanız AKP iktidar mührünü alınca, “Demokrat Maskesi”ni çıkarıp muhaliflere saldırmaya başlamıştı. Ülke, 15 Temmuz darbe girişiminden önce zaten yarı açık cezaevine dönüşmüştü.

Sadece Kürtlere değil, sosyalistlere, demokratlara, aydın, akademisyen ve sanatçılara saldırı giderek çoğalmıştı.

Bu gün de darbe girişimini bahane eden AKP diktası, OHAL ilan ederek darbecilerin yanı sıra zindandaki politik tutsaklara saldırı başlattı.

Dışarıda da akademisyenler, öğretmenler, yazar ve şairler üzerindeki baskı arttı.

 

Kürtler OHAL’i zaten AKP Hükümetinin seçimi kaybettiği 7 Haziran’dan beri yaşıyorlar. İşkence o coğrafyada günlük hayatın bir parçası olmuş. Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak gibi bölgelerde manzara korkunç. Binlerce ev tank bombalarıyla yıkılmış. 4 Ağustos tarihli Cumhuriyet Gazetesinin yazdığına göre Şırnak’ın %70’i harap halde. 40 bin insan evsiz kalmış. Evler tank ve helikopterlerden atılan bombalarla yıkılmış. Ordu ve polisin, FETÖ - AKP ittifakı döneminde yaptığı bu katliamlar Uluslararası Af Örgütü’nün açıklamalarını ve CHP’nin raporlarında bile geçiyor. 150 Çocuk bodrumlarda devletin güvenlik güçleri tarafından yakılarak öldürülmüş. O çocuklar annelerine 5-10 kg. yanmış et olarak teslim edilmişler. Katledilen Ekin Van’ın çırılçıplak ölü bedenine yapılan işkence fotoğraflarla basına da yansımıştı. Sinemacı Hacı Lokman Birlik’in ölü bedeni panzere iple bağlanıp yollarda sürüklenmişti. Ve AKP ile FETÖ’ye bağlı “devletin güvenlik güçleri” bu cesetlerin başında poz vermişlerdi. Hiç biri suç duyurularına rağmen yargılanmadı.

 

***

Şimdi yaşananlar ise AKP’nin desteğiyle semiren Fethullahçıların temizlenmesinden ibaret gibi görünüyor. Bu da iktidar savaşından başka bir şey değildir. Ellerinde ağır silahlarla halka ateş açan FETÖ örgüt mensupları, para gücüyle saltanat süren kalemşorlar, düne kadar Fethullah Gülen’e “öl de ölelim” diyen müritler ya itirafçı olmaya başladılar ya da sorguda - mahkemede “kandırıldık” teraneleri. Bu grubun içinde zenginleşen, her devrin soysuzları olan para babaları – anaları da gazetelere “kandırıldık” ilanı veriyor. Bu güne kadar katlettikleri, katledilmelerini seyrettikleri, işkence yaptıkları, zindana tıktıkları sosyalistlerden - devrimcilerden direnmeyi de, siyasi savunma yapmayı da, yani onurlu mücadeleyi de öğrenememişler.

 

***

Bu gün itibariyle Türkiye’de bulunan 360 hapishanenin tümünde yeni hak gaspları, sürgünler, akıl almaz keyfi yasaklar, psikolojik ve fiziki işkence yaygınlaşmaya başlamıştır. (Sürgüne gönderilen tutsakların adreslerini www.gorulmustur.org ekibi olarak takip etmede ve adres güncellemede zorlanıyoruz.) Darbeciler ve işbirlikçileri diye tutuklanan 10 binlerce insanla birlikte hapishanelerde nüfus 200 bine yaklaşınca yer sorunu başlamıştır. Hapishane yönetimleri, Adalet Bakanlığından bir diğer deyişle OHAL’den aldıkları cesaretle yer sorununu sol, sosyalist gelenekten tutsakları ve Kürt yurtsever tutsakları sürgün ederek, 3 kişilik hücrelere 6 kişi koyarak çözme yoluna gitmişlerdir.

(Bu yazı yazıldığında henüz “denetimli serbestlik” adı altında adli mahkumlara özel çıkarılan af gündemde yoktu. İMC tv, Hayat tv, Med Nuçe ve diğer televizyon kanalları kapatılmamıştı.)

Ağır hasta tutsakların durumu ve tutsak ailelerine yaşatılan eziyetler ayrı bir yazı konusu olacak kadar vahimdir.

 

Ancak bu karanlık tabloya rağmen hâlâ özgürlüğe - eşitliğe dair bir umudumuz var. Zira Hapishaneler'in sığamayacağı kadar çoğaldık.

Son sözü, Türkiye’nin Mandela’larından, 32 yıldır tutsak olan Korsakof Hastası Hasan Gülbahar’a veriyorum:  

Adil Hocam, yaşamlarımızın üzerine kocaman kocaman simsiyah perdeleri çekmeye çalışıyorlar ya; dışarıda – içerde bizler yine o perdeleri yırtacak ışığın, umudun taşıyıcıları olmaya devam edeceğiz elbet. Hani Yaşar Kemal diyor ya:

‘Karanlığın sonu bir ulu şafak / Sarp kayalardan geçen yola merhaba!..’

Biz de bunu düstur etmeyi sürdüreceğiz.

 

08.08.2016

Kaynak: Dayanışma Postası