GECE YÜREK VE DİL SUSKUN

 

 

"Toprağın koynunda bile yan yana olmak bizim için yüksek bir değerdir"

            Neden diye sormayacağım, çünkü ruhum hapishanelere sığmıyor. Ruhumu hiçbir yere sığdıramıyorum. Bu hakikat ortadayken bile toprağın koynuna sığacağımı sanmıyorum. Toprak dar gelir, sığamam toprağın koynuna.

            Toprak ağır.

            Duvarlar soğuk.

            Sular kurşun kadar ağır.

            Özlemler ise büyük.

            Yani topraktan gelerek gecenin kalbine akarak, gecenin yatıştırıcı, uslu sessizliği ile birlikte bir sonsuzluk içinde kalmayı yeğlemek daha iyi.

            Çünkü gece; dinginliktir, huzurdur, yumuşaktır, insana nefes aldırır her an. Buna rağmen zorlayıcı, olağanüstü güç gerektiren an'lar yok mu? Elbette vardır. Bu zorlayıcı an'ları bir bebeğin masumiyetiyle, saflığıyla karşılamak, sonra anlamak ve ona göre yaşama kalınan yerden devam etmek kaygısızca.

            Toprağın koynu benim toprağım!

            Toprağın koynu senin toprağın. Toprağının koynuna yerleşerek, orada yurt edinmek isterim. Senin toprağının kalbine yerleşmek istiyorum, isterim. İstiyorum gibi yuvarlak cümlelerle de olsa içimdekini söylüyorum. Belki kelimeler bayağılaşabilir, "ölüm hep Bana mı düşer usta" dediğim için.

            Bir avuç toprak bile zenginliktir.

            İnsanın ufkunu açar. İnsana anlam kazandırır. Bu zenginlik bahşediliyorsa, şimdiden gözlerimi kapıyorum açmamak üzere.

            Akşam saat dokuz'u iki dakika geçiyor.

            O daracık sokakta yürüşün ne kadar da heybetliydi. Rüyalarda yer edinemeyecek bir güven sarmıştı kalbini, ama arkada gelen...

            Issızlığın içinde yeni bir dünyaya gözlerimi açmak isterim.

            Toprağımın güzelliğini, narinliğini, kırılganlığını karanlıklara bırakamam. Orada şimdi siz varsınız.

            Ah!

            Ah!

            Gece saçlarının içinde koyulaşırken yıldızlar cıvıl cıvıldı. Benim aklımda sadece yıkıma uğrayan şehirlerim var. Şehirlerim LORCA'nın dizelerindeki denizin yakamozlarıyla öyle bir parlıyor ki, dilim peltekleşiyor dillendiremiyorum şairin gücünden dile getirmeyi.

            Yılın son haftalarına bir adım daha yaklaşmışken, umutla şafağın pürüssüzlüğüyle yeniden her yeri onun diliyle fethedileceğini biliyorum. Çünkü "şafaklarda şehirler fethedildi" demiş şairler.

            Akşam saat dokuz'u yirmibeş geçiyor!

            Adım adım sana yaklaşıyorum.

            Şehirlerimin yıkıntıları arasında yüzlerce ışıldayan gözlerle karşılaşıyorum.

            Saydam gözler.

            Karanlık, koyu gözler.

            Kederli gözler.

            Hüzünlü gözler.

            Nemli gözler.

            Yaş dolu gözler.

            Yönlendirilen, konuşan, filizlenen, çiçeklenen, fışkıran, taşınan, gelişip büyüyen, buğday tanesi renginde bereketlenen gözler.

            Ela gözler.

            Mavi gözler.

            Siyah gözler.

            Sonsuzdu her şey.

            Gözlerin sonsuzluğu içinde ardıma bakmadan gezgin gözlerin parıltısı içerisinde eridim.

            Ölümün kenarında kalıp, kış mevsiminde kalmak yalandır. Saydam gözlerde ölümü çağrıştıran herhangibir emare yoktu.

            Gecenin sonsuzluğuna doğru yol alıyorum. Uyku yok, ses yok, köpekler bile havlamıyor.

            Sadece her zaman olduğu gibi diliniz, yüreğiniz, çığlığınız, feryadınız ve yalnızlığınız olmak isterdim.

            Yine başbaşa kaldım.

            Yine kendimle konuşuyorum.

            Ne gece.

            Ne yürek.

            Ne dil.

            Üçü de suskun. Kocaman bir suskunluk. Mezar sessizliği.

            Dışarıda ne bir rüzgar ne bir bulut. Gökyüzü çoktan doğumu gerçekleştirdi. Bundan sonra hiç kimse için dua okumayacağım.

            Beddua etmek.

            Beddua etmek.

            Ölüm.

            Çığlık.

            Yakarış.

            Gözlerinizden yıldız yağmuru gibi dökülen gözyaşlarınızın içine yerleşerek kaybolmak istiyorum.

            Sadece kaybolmak.

            Bundan başka kimseden, ama hiç kimseden hiçbir şey dilemiyorum. Tıpkı yüreğiniz gibi yüreğimi alarak rüzgarlara karışmak istiyorum ya da...

            Bekleyeceğim.

            Bekleyeceğim.

            Yüreğim yeniden denizin dalgaları gibi kabardığında ve her yeri merhametiyle ele geçirdiğinde belki o zaman kendi başlangıcı mı ve sonu mu bu puslu, kirletilmiş kış mevsiminin katılığında tanımlarım, ondan sonra aşarım.

            Yeni bir lanetin yeniden yeniden üzerime yağmasına gücüm elvermeyecektir. Lanet geri geliyor. Başına buyrukla saldırıyor, sonsuz bir iştahla... Aç ve saldırgan...

            Neyime saldırmadılar ki!

            Sokak başlarında,

            Parklarda,

            Caddelerde,

            Kuytu odaların köşelerinde,

            Hışım işte.

            Doyurulmamış bir açlık akıyor ölüm ile.

            Ölüm kader bellenmiş, nümayişle.

            Tüm bunlardan sonra bu yürek çatlasa ne olur çatlamasa ne olur?

            Ardınızda geride bıraktığınız resimler kaldı. Fotoğraflarda büyüdüğünüze şahitlik etmek düştü geridekilere...

            Aslında hiç olmadık.

            Yoktuk.

            Çünkü kelâm çürümüş.

            LORCA kurşuna dizilmeseydi belki hepinizin resmini işleyecekti yastıklara dizelerinde...

            Gülümsemenizle,

            Kahkahanızla,

            Özleminizle,

            Hasretinizle,

            Yokluğunuzla hep çoğaldınız, yağmurla kök saldınız, sonra karanfil kokan tan atımına ve zamana kapı araladınız.

            Belki bundan sonra sizlerle gün doğumunda ya da ayışığında yeni yolculuklara yelken açarız bu kaskatı buz kesilmiş mevsimde.

 

                       

            7 Aralık 2019

 

            Sinan BÜLBÜL

            1. No'lu L-Tipi Cezaevi C-14 Koğuşu

            MALTEPE/İSTANBUL

 

Fotoğraf: Arif Kılıç

 

İlişkili İçerik