Hapishanelerde KÂĞIT KO(R)KUSU

Pazar, 21 Ekim, 2018

O büyülü kâğıt kokusu sayesinde tanıştığımız C. Hakkı Zariç ‘in Yeni E‘nin 6. Sayısındaki Kâğıt Korkusu yazısını okuyunca ben de hapishanelerdeki boyutunu yazmak istedim.

Hapishaneler en görünmez kılınan ama sistemin de ruhunu en iyi gösteren yerlerdendir çünkü. Geçen yıl bu zamanlardı. Elimde olabilecek en güzel doğum günü hediyesi vardı: Kitap. Adı ‘’Kitap Hırsızı ‘’ydı. Cezbedici bir ad. İnsan sırf bu ad hatırına bile hemen okumak istiyor. Hemen okumak değil yazmak bakımından da kitaplara yoğun ilgisi sevgisi olan ‘’ Dağın Ardı ‘’ ve ‘’Zemheri ‘’ nin yazarı değerli İsmail Biçen arkadaş, kitap kokusunu hücreye salmıştı. Kesin iyi bir seçim yapmıştır diyerek heyecanla hemen okumaya başladım: Nazi dönemi Almanya’sı. Faşizmin ruhu tüm çıplaklığıyla ortadadır. Sokaklarda dağ gibi yığılan kitaplar çılgın bir ayin atmosferinde ateşe verilmektedir. Faşizmin elinde kitap, içerdiği bilgilerle değil yaydığı alevle bir aydınlık aracı olabiliyor ancak! Kahramanımız küçük kız çocuğu ise; dünyanın en soylu hırsızlığını yapar ve çalacağı kitaplardan ilkini bu ateşler ortasından ustaca aşırır. Tanrılardan ateşi çalmak gibi cesur ve anlamlı bir eylemdir bu... Kitabı okurken harika kâğıt kokusuyla beraber hikâyedeki is ve duman kokusunu da duyumsuyordum adeta. Fakat bir klişeyle söyleyeyim duyumsamakla kalmayıp yakında tüm bunları bizzat yaşayacağımızı nereden bilebilirdim ki… Kitap Hırsızı bir tanrı mesajıymış meğer.

Okuduktan kısa süre sonra darbe girişimi, hemen sonrasında maalesef girişimde kalmayan hakiki darbe olduğunda, biz de Sincan Kadın Hapishane ‘sinin tek kişilik hücrelerindeydik. Her zaman ve her yerde devrimci tutsaklarla devlet / hapishane idaresi arasında kitap ve yayınlar konusunda sisyhphos tarzı bir ilişkilenme vardır. Biz sürekli yükseltmeye çalışırken onlar hep aşağı itmeye çalışır halkımızı.

‘’Eğitim Kurulu ‘’ denen birim çok azimlidir bu konuda. Adında ‘’eğitim ‘’ gibi güzel bir kavram olunca bir şirinlik var sanıyor insan. Ama ‘’emniyet ‘’ , ‘’adalet’’ gibi şirin isimleri olan kurumlarda var bu ülkede malum. Mesela basın savcılarının yasaklamadığı yâda en olmadık gerekçelerle toplatma kararı verme konusunda büyük bir üne sahip mahkemelerin engellemediği yayınlar, şirin isimli bu kurul Ceza İnfaz Kanununun bir maddesine dayandırarak ‘’ sakıncalı ‘’ diye yasaklar. Ki bilenler bilir bu tür maddeler öyle kısadır ki, her şeyi kapsar, sınırsız bir yetki belgesi, bir joker kart, bir maymuncuk gibidir. Hani  Dante ‘nin ünlü ‘’İlahi Komedya ‘’ sına dair yazı vardı. Sansürcüler ‘’İlahi şeylerle komedi olmaz ‘’ gerekçesiyle dergiyi kapatırlar ya, hah işte bu kanun o kanundur. Dergideki fotoğrafları bile sakıncalı bulabilirler. Düşünsenize dergiyi okurken birden karşınıza bir pencere çıkar çünkü resim kesilmiştir. Böylece aynı anda iki sayfayı okuma hizmeti sunmuş oluyor!

Eee eğitim şart! Kâğıt korkusunun sayısız çeşidinden bazıları bunlar. İşte henüz 15 Temmuz ‘dan dan öncesi de, kayamızı en aşağı atmaya çalıştıkları bir zamandı çünkü o sıralar ‘’ Adalet Bakanlığı ‘’nın yeni bir Genelgesinin söylentisi dolanıyordu. İdare ise giyşi, kap kacak, çek pas sapının boyu, hatta boş pet şişeleri gibi eşyalardan başlamış yumuşak bir geçişle yayınlara atlamayı planlıyordu. … Tanrının lütfu…

Ve OHAL ile kayayı daha pervasızca aşağı itmelerinin altın fırsatı olmuş oldu. Özellikle teorik kitapları hiç bulamıyorlardı! Biraz daha orada kalsaydık kötü komşu insanı ev sahibi yaptırır misali oturup kendimiz kitap yazacaktık. Neyse ki yine sürgün edildik. Kâğıt korkuları bu kadarla da sınırlı değildi. Silivri ‘ye ilk gittiğimiz günlerdi. Her taze sürgün gibi bizde kanunen cevap verilme zorunluluğu %100, fiilen cevap verilmeme olasılığı %98 olan sayısız dilekçe, suç duyurusu yazmak durumundaydık. Eşyalarımız arasında bolca kâğıdımız da vardı ama türlü bahaneler üretip vermiyorlardı. Koca hapishanede bize verecekleri kâğıt yokmuş, olsa verirlermiş, biz önyargılıymışız, onlar kötü niyetli değillermiş. Günlerce bunun tartışmasını yaptık. En sonunda ser başkan dedikleri tüm gardiyanlarım sorumlusu ve en yetkilisi olan gardiyanı çağırdım. Yine aynı şeyleri anlatacak oldu. Sözünü kesip ‘’başka bir şey için çağırdım dedim. ‘’ Elimde kâğıt olarak sadece tuvalet kâğıdı var. Yarın savcılığa, bakanlığa bunlarla dilekçe yazacağım. Gardiyanlarınızı uyarın, almamazlık etmesinler deyince irkildi, şaşırdı bir şey diyemedi. Ve az sonra mazgaldan bir tomar kâğıt uzatıldı.

Kitap, yazı değil ciddi ciddi kâğıt korkusu denilen bir şe var. Tuvalet kâğıdından da korktuklarına ikinci tanık olunca şüphem kalmadı. Yıllarca biriken, paha biçilemez, asla geri getirilemez, en kıymetli şeyimiz olan fotoğraflarımızın çoğu yanımıza verilmedi, hala da yoklar.

Yazdığımız sayısız mektubun asla adreslerine ulaştırılmadığını aylar sonra öğrendik. Bize verilmediği gibi yollayan arkadaşlara da iade edilmemişler. Hangi spor salonunda, hangi fırındalar belki hiç bilemeyeceğiz. İslam adına politika yaptığını iddia eden bir hükümet var ne yazık ki uzun yıllardır. Oysa Kuran ‘’okumak ‘’ anlamında bir mastardır. Kitabın, yazının, kâğıdın büyüsü ve mucizesini keşfetmiş kitaplı bir dindir İslam. ‘’Oku ‘’ diye emir gibi, çok net, açık bir ayeti vardır. Fakat AKP her şeyi tersten okuyor. Kitaba, okumaya, kâğıda en çok düşman olan yine onlar.

Şu OHAL ile birlikte kâğıt korkuları her zamankinden çok nüksetti. Lakin bizde onların korkularının yüz katı çok seviyoruz kâğıt kokusunu. Tarihse ve evrensel bir bilgidir; bir kişi, bir sistemi tanımak için kâğıt ko(r)kusuyla ilişkine bakmak gerekir. Kesinlikle en iyi turnusol kâğıdıdır bu.

DENİZ TEPELİ HAZİRAN

KANDIRA 1NOLU F TİPİ HAPİSHANE A-13-7 KANDIRA/KOCAELİ

Not: Bu yazı tarafımızdan Yeni Özgür Politika gazetesinin çıkardığı PolitikArt dergisine yollanmıştır. Önce orada yayınlanmıştır.