İlginç zamanlarda yaşayan bir gazetecinin portresi:HÜSEYİN AYKOL

“Yargı reformu”nun açıklanmasıyla birlikte ifade ve basın özgürlüğü bir kez daha tartışılmaya başlandı.

Birçok kesim tarafından “Türkiye’de basın özgürlüğü var mı?”, “Kaç gazeteci tutuklu?” sorularına bu alanda çalışma yürüten örgütler tarafından hazırlanan raporlar rakamlarla yanıt olmaya çalışıyor.

Bu rakam karmaşasına Özgür Basın’ın çınarlarından Hüseyin Aykol, “İlginç Zamanlarda Yaşamak” kitabıyla kaleme aldığı yaşam deneyimiyle ışık tutuyor.

Aram Yayınları etiketiyle çıkan kitap yaşamının 30 yılını gazetecilikle geçiren Aykol’un biyografisi olmasının yanı sıra Özgür Basın geleneğinin de gayri resmi biyografisi olma özelliğini taşıyor.

İlginç zamanlarda yaşayan gazeteci
Kitapla, Özgür Basın emekçilerinin Hüseyin Hocası, gazeteci kimliğinin de verdiği sade ve net bir dille bu topraklardaki tarihsel dönemlere ışık tutuyor.

Doğduğu köyü, aile yapısını, yaşama biçimini anlatarak işe başlayan Aykol, kendisini bugünlere getiren siyasal, toplumsal atmosferi de küçük detaylarıyla kendi penceresinden okuyucuyla paylaşıyor.

Çinlilerin halk arasında kullanılan deyimi hatta bedduası olan “İlginç zamanlarda yaşayasın” sözü üzerinden kitabını isimlendiren Aykol, Türkiye’de gördüğü darbeler, anayasa değişiklikleri, siyasetçilerin, devrimcilerin idamı, muhtıralar, ayaklanmalara tanıklık ettiklerini ortaya koyuyor.

Aykol, “İşte böylesine ‘ilginç zamanlar’da yaşayan ve tüm bu olup bitenleri içeriden gözlemleyen bir gazetecinin hayatından kesitler suna bu çalışmayı, gayri-resmi bir biyografi olarak kabul edebilirsiniz” diyor.

CHP’li bir aileden gelen Aykol, daha öğrencilik yıllarındaki muhalif kimliği daha sonra devrimci mücadeleyle buluşur, tabi darbelerin bir tarihi gerçeklik gibi sunulduğu bu topraklarda bunun bedelini de ağır ödeyen isimlerden biri.

Hayatının yaklaşık 10 yılını cezaevinde geçiren Aykol, özellikle de darbe süreçlerinde karakol ve cezaevlerinde yaşanan işkence ve hak ihlallerinin hem tanığı hem de mağdurudur.

İlk olarak HEDEF ve Halk Gerçeği dergilerinde editörlük yapan Aykol, Özgür Basın geleneğinin ilk gazetelerinden olan Yeni Ülke ile gazeteciliğe gerçek anlamda adım atar.

Gazetecilik mesleği “Gerçekleri açığa çıkarmak, halka ulaştırmak” ana ilkesinin yanı sıra bir sürecin tanıklığını yapma misyonunu da doğalında üstlenmeyi sağlıyor. Hüseyin Hoca da bu tanıklığını kendi yaşamında bıraktığı etkiyle birlikte kaleme alıyor.

Aykol, akıllarda bombalanan gazete büroları, öldürülen, gözaltında kaybedilen gazeteciler diye yer eden Özgür Basın geleneğinin ne şartlarda büyütüldüğünü anlatıyor.

Kitapla, şimdilerde sosyal medya gazeteciliğinin yaygın olduğu, bilgiye ulaşmanın da onu servis etmenin de müthiş kolay olduğu bir çağda 1990’lı yıllarda hangi şartlarda gazetecilik yapıldığını, faksla gelen bir haberin bile devrim niteliğinde değerlendirildiğini görme şansınız oluyor.

Cengiz’e layık olabilmek
Yine İstanbul’da yayın hayatına başlayan ve zamanla asıl kaynağını oluşturacak Diyarbakır’da büro açılmasının yarattığı heyecanını da okuyucuyla paylaşan Aykol, kentte bir toplantıda tanıştığı muhabirlerinin gerçekleri dünyaya duyurmak için canlarını nasıl feda ettiklerini anlatıyor.

Yeni Ülke gazetesinin Batman Muhabiri Cengiz Altun’un öldürülmesi haberini aldıklarında gizlemeye çalıştıkları gözyaşları eşliğinde genel yayın yönetmeni olarak yaptığı konuşmayı da şöyle aktarıyor: “Biz gazeteciyiz. İşimizi yapacağız. Bize düşen bu haftaki gazetemizi her zamankinden daha iyi yapmaktır. Cengiz’e ancak böyle layık olabiliriz.”

Kitapta, Aykol’un pek fazla gazeteciye “nasip olmayan” Şam’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ve Kandil’de PKK’nin öncü isimleriyle yaptığı röportajları hangi koşullarda yaptığını da okuma şansına sahip oluyoruz.

Bombalanan gazeteyi çıkarma iradesi
Devletin yetkili ağızları tarafından bizzat hedef gösterilen Özgür Ülke’nin İstanbul Cağaloğlu’nda bulunan merkez ve Ankara’da bulunan bürolarına yönelik bombalı saldırı ardından nasıl yayın hayatına devam ettiğini de gözler önüne seriyor kitap.

Baskı ve kapatmalarla önü kesilemeyen bir gazeteyi “susturmak” adına yapılan bu saldırı gününü Hüseyin Hoca, şöyle anlatıyor:

“Ben o zamanki gibi çok erkenden gazeteye ulaştığımda binadan hala dumanlar yükseliyor ve itfaiyenin çalışmaları sürüyordu. Her tarafta arabayla polisler vardı ve kimseyi binaya yaklaştırmıyorlardı.
“Binanın karşısındaki küçük parkta toplanmış meraklı insanların arasında biraz dolaştım ama tanıdık kimseye rastlayamadım. ‘İşte bu kez başardılar. Onca gözaltı, onca şehit ve kapatmayı aşmasını bildik ama galiba, bu kez işimiz bitik’ diye düşündüm.
“Hemen HEDEF dergimize giderek, o gün matbaaya verilecek sayıyı, Özgür Ülke’nin bombalanışını verecek şekilde değiştirmeye başladım dergiyi matbaaya gönderdikten sonra, başka ne yapılacağıyla ilgilenebileceğimi düşünüyordum. O zaman cep telefonu falan da yok. Kimi nerede bulabileceğim bile meçhuldü.
“Öğleye doğru büronun telefonu çaldı. Arayan Gültan Kışanak’tı. ‘Hemen şu adrese gel, gazeteyi yapıyoruz’ dedi. O gün sanki hiçbir şey düşünemedim; ama ertesi gün dört sayfalık gazetemizi bayiden satın aldığımda hissettiğim duyguyu ölçebilecek bir şey yoktu.”
Davaların çetelesi
Aykol, yine iyi bir gazeteci olarak aslında hep yuvarlak cümlelerle dile getirilen gazetelerin kapatılma tarihleri ve her birine kaç dava açıldığının da bir tarihi bir belge, çetele niteliğinde ortaya koyuyor.

Mezopotamya Ajansı