Korkanlara ithafımdır!

Pazartesi, 14 Kasım, 2016

"hak ihlalleri, işkence, işkencenin etkili soruşturma ve belgelemesi, gözaltı muayenelerinin nasıl özensiz ve yazarlarından biri olma onurunu yaşadığım İstanbul Protokolü ilkelerine göre yapılmadığı, cezaevlerinde hasta mahpuslar, anneleriyle birlikte özgürlüğünden alıkonulmuş çocuklar, emek sömürüsüne maruz kalan yabancılar, yıllarca dile getirmeye çalıştığımız F tipleri ve tecritin her türden uyarandan yoksunluğu ile işkenceye dönen özelliği, cezaevi çalışanlarının sınırlandırılmış yaşam ve çalışma koşulları hakkında bunca deneyim ve bilgi biriktirmemi sağladıkları için, (...) suç duyurusunda bulunuyorum. "

***

Devlet büyüklerine bir suikast halinde millet cezaevlerini basacak ve tüm fetöcüleri ve PKK’lıları asacak. Halk Arasında konuşulan bu.” Hukuk felsefesinin en az iki bin yıllık tarihini yok sayan, insanlığa dair kazanımları bir çırpıda silen bu hiddetli ama yazım kurallarından yoksun dilleriyle saldırırken, gözlerimizin içine bakabilseler gözlerindeki korkuyu görebiliriz eminim. Peş peşe bastıkları 370 derneğin kapılarına takılan kağıtların baştan savmalığında, mühürlerin daha yapılırken dökülen acınasılığında, uzun namlulu silahlarla girip yerlerde sürükleyerek saldırdıkları ezilenlerin avukatlarının, kadınların, çocuk hakları için onlarca yıldır emeği ilmek ilmek dokuyanların direncinde korkularının kokusunu almamak mümkün değil. Korku çok zorlu bir duygudur, başa çıkılması çok güç… Ancak korkmadığınızda, sevebilirsiniz insanları. Korkuyla ve sevgisiz yaşamak ağır bir yüktür oysa. Geçen hafta insan hakları mücadelemizi yargılayanlara da korkmadığımızı söyledik. Mahkemede söylediğimiz sözleri bir kez de buradan paylaşalım: “Her zaman eleştirel bakma gayreti içinde olan, tartışan ve hekimlik mesleğim gereği yaşamdan, dolayısıyla öldüren, sakat bırakan ve insanlığımızı aşındıran savaştan değil, elbette barıştan, yaşam hakkından yana insan hakları mücadelesi yürüten birisi olarak, bu memlekette belki de şaşırtıcı biçimde ilk kez cezaevi deneyimi yaşattığı için bu dönemde cübbesinde düğme arayanlara teşekkür borçlu olmalıyım.

Özgürlüğünden alıkonanların yaşadıkları hak ihlalleri, işkence, işkencenin etkili soruşturma ve belgelemesi, gözaltı muayenelerinin nasıl özensiz ve yazarlarından biri olma onurunu yaşadığım İstanbul Protokolü ilkelerine göre yapılmadığı, cezaevlerinde hasta mahpuslar, anneleriyle birlikte özgürlüğünden alıkonulmuş çocuklar, emek sömürüsüne maruz kalan yabancılar, yıllarca dile getirmeye çalıştığımız F tipleri ve tecritin her türden uyarandan yoksunluğu ile işkenceye dönen özelliği, cezaevi çalışanlarının sınırlandırılmış yaşam ve çalışma koşulları hakkında bunca deneyim ve bilgi biriktirmemi sağladıkları için, ama hayır teşekkür etmiyorum. Tam tersine, bir insan hakları eylemini, bir dayanışma eylemini “terör örgütü propagandası” olarak niteleme fütursuzluğu nedeniyle ve görevlerini kötüye kullandıkları için heyetiniz huzurunda haklarında şikayetçi oluyorum/suç duyurusunda bulunuyorum. Olması gereken benim de halen başkanlığını yürüttüğüm ve bu topraklarda cezasızlıktan beslenerek varlığını sürdüren işkencenin insanda yol açtığı tahribatı onarmak için var gücüyle emek veren Türkiye İnsan Hakları Vakfı, insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılması için 30 yıldır soluksuz mücadele eden kurucu örgütümüz İnsan Hakları Derneği gibi, gerçekten bağımsız insan hakları örgütlerinin özgürlüğünden alıkonma mekanlarında bağımsız ve nesnel değerlendirme yapabilmesinin önünün açılmasıdır. Bizleri tutuklayarak cezaevine gözlemci atamaları gerekmez! Ancak tutuklandık diye, kendimize biçtiğimiz ödevi yapmaktan da çekinmeyiz, bugüne dek hiç çekinmedik!

“Ödevin olduğunu bildiğin şeyi yaptığında seni görürler diye çekinme, halkın yargısı ne kadar kötü olursa olsun, iyiyse, seni düşünmeden mahkûm edecek olanlardan ne diye korkuyorsun!” demiştir Stoacı düşünürlerden Epiktetos bundan 2000 yıl önce. Nedir peki ödev diye tanımladığımız? Stoacılar ve aydınlanmacılar gibi dışarıdan ve dayatmacı ödevler değil elbet kendimize biçtiğimiz. Kapsayıcı yükümlenmelerin peşindeyiz bizler, bir hekim olarak, insan hakları mücadelesini temel alan ve ömrünü bu mücadele içinde geçiren bir insan olarak tanımladığım, tanımladığımız ödevler insana ve özgürlüğe dairdir. Özgürlüğümüzden vazgeçmek aynı zamanda Rousseau’nun da ifade ettiği gibi, insan olma niteliğimizden vazgeçmek, hatta ödevlerimizden vazgeçmek değil midir? Düşünce özgürlüğü insanlık tarihi boyunca pek çok düşünürün de dile getirdiği gibi insan haklarının temelidir. Özgürce düşünen, özgürce eleştirebilen insan dünyanın ilerlemesinde itici-yapıcı güçtür. Düşüncelerine katıldığımız, düşüncelerimizi ilettiğimiz başka kişilerle toplu olarak düşünemediğimiz zaman çok düşünebilir miyiz, iyi düşünebilir miyiz, diye sorar Kant. İnsanlardan düşüncelerini başkalarına açık açık iletme özgürlüğünü alan dış güçlerin düşünce özgürlüğünü de kaldırdığını söyleyebiliriz. Düşünce özgürlüğü tüm kötülüklere derman olabilecek olan en temel özgürlüktür. İnsan hakları ise ancak eleştirel bir ortamda gelişebilir. Bu eleştiriler, düşünceler çok sarsıcı, rahatsız edici olsa dahi… Bazı insanları değil, tüm insanların değerli olduğu bir toplumda hem kendi değerimizin farkındalığı ile davranmak, hem de tüm insanlara değer vermek, onurlu insanı yaratmak insan haklarının temelini oluşturur. Değerleri olmayan bir insanın kendine ve topluma yabancılaşması kaçınılmazdır. Bizim gerçek gücümüz aklımızı yüreklilikle kullanabilme direncimizdedir.

Aklımız, bize 90’lı yıllardan beri pek çok muhabiri öldürülmüş, öldürülmeyenleri cezaevlerinden geçirilmiş, defalarca kapatılmış bir gazetenin yayın yönetmenleri 21. yüzyılda hala benzeri tehditler ve baskılarla karşılaştığında yürekli davranıp onların yanında olmayı söylemektedir. Şimdi ödevimiz cezaevinden gelen İnan Kızılkaya ve Zana Kaya’nın mektuplarına neden el konulduğunu, neden tecritte tutulduklarını, istedikleri gazetelerin kendilerine verilmemesi, çıplak arama ve kötü muamele iddialarını sorma zorunluluğudur. Zeus’un üstün güçleri vardır, ahlaksızlıklarını da bencilce bu güçlerle gerçekleştirir. Prometheus ise insana adanmışlığıyla yücelir. Devletler adamayı değil kendisine adanmayı hedefledikleri ölçüde devlet ahlakını Zeus ahlakına dönüştürür. İnsan hakları mücadelesinin neferleri ise Prometheus ahlakıyla kendilerini insanlığa adarlar. Devletler güçlü, dokunulamaz, eleştirilemez ve denetlenemez bir varlık, her şeye muktedir Leviathan olarak düşünüldükçe güçlü ve tutarlı bir yaşam düzeni oluşturulamaz. Devlet ve devlet dışındaki güçlerin dengesi demokratik bir yaşam biçiminin nitelik ve niceliğini belirler. Yetkin bir bilinç, ahlaklı ve vicdanlı olma her koşulda eleştirel olmayı gerektirir. Bu bir mücadeledir, düşünce ve insanlık yararına eylem üretmek bu mücadelenin ana unsurudur, Voltaire’in dediği gibi “insan eylem için doğmuştur, alevin yükselmesi, taşın düşmesi gibi” ve ancak bu düşünme ve eylem sürecinde birlikte olduğumuzda var olabiliriz. “İnsan dünyayla sarılmış ve dünyayla içerilmişse dünyayı sarar ve içerir” der Henri Delacroix. Dayanışma da dünyayı sarma ve içermenin gereğidir. İnsan olmanın, insan hakları mücadelesinin bir neferi olmamın gereğidir. Ben ödevimi yaptım ve suçlamaları kabul etmiyorum.”*

*Tarihe adını yazdırmış tüm düşünürlere saygıyla…

Kaynak: Evrensel Gazetesi