Urfa cezaevi, “balık istifi” ceza infaz rejiminin en tipik örneğidir

TBMM İnsan Hakları Komisyonunun hazırladığı Urfa Cezaevi ile ilgili rapora Ertuğrul Kürkçü tarafından verilen muhalefet şerhini yayınlıyoruz.

TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanlığı’na

Şanlıurfa E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu İnceleme Raporu hakkındaki muhalefet şerhim aşağıdaki gibidir. Bilgilerinize sunarım.

Ertuğrul Kürkçü

Mersin Milletvekili

1. Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi’nde 13 mahpusun nasıl ve hangi saiklerle hayatlarını kaybettiklerini araştırmak, anlamak ve ortaya çıkarmak üzere gerçekleştirilen alt-komisyon incelemesinden çıkan ve hem alt komisyon hem de komisyonda çoğunlukla benimsenen raporun başta gelen ve metnin tümüne yansıyan kusuru şudur: Rapor, bir bağlamdan yoksun oluşuna ek olarak bu cezaevinde olan biteni anlamayı ve açıklamayı zorlaştıran muğlâk bir dille kaleme alınmıştır. 13 insanın hayatlarını kaybetme riskini göze alarak eyleme geçmelerini açıklayabilmemizi ve anlamlandırabilmemizi sağlayacak bağlam, Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi’nde kendisini çok çarpıcı ve sert bir biçimde dışa vuran ceza ve infaz genel rejiminde bulunabilir: Türkiye’nin ceza ve infaz genel rejimi bugünkü durumuyla başlı başına bir sistematik işkence ve insanlık dışı muamele rejimidir. Rapor ise üstü kapalı ifadelerle Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki vahim olayın bu bağlama tam olarak yerleşmekte olduğunun anlaşılmasını önlemektedir. Bu durum son 10 yıl içinde cezaevleri nüfusundaki artış ile Türkiye nüfusundaki artış oranlarının karşılaştırılmasıyla anlaşılabilir. Türkiye’nin 2002’de 69 milyon 875 bin olan nüfusu, 2012’de yüzde 9,13 artışla 74 milyon 724 bin 269 kişi oldu. Oysa Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü istatistiklerinin de gösterdiği gibi 2002’de 59 bin 429 olan toplam cezaevi nüfusu 31 Mayıs 2012’de yüzde 230 artışla 125 bin 100’e yükselmişti. Cezaevleri nüfusunun genel nüfustan 23 kat hızlı büyüdüğünü gösteren bu yalın sayısal karşılaştırma bile Türkiye’deki ceza ve infaz rejiminin gelişmesindeki anormalliği yansıtmaya yeter. Dünya ölçeğinde bir uluslararası karşılaştırma için elverişli başka bir ölçeğe –her 100 bin yurttaş başına düşen mahpus sayısına- başvurarak söylersek Türkiye’de 2001’de 81 olan cezaevi nüfus haddi, 2012’de 167’ye yükselmiştir. Yaklaşık aynı dönemler için bu hadlerin Yunanistan’da 76 (2001)/111 (2011), İspanya’da 114 (2001)/150 (2012), Rusya Federasyonu’nda 636 (2001)/502 (2012), ABD’de 730 (2010)/685 (2001) olduğu anlaşılıyor. Kendi içlerindeki göreli büyüklük farklarına karşın, karşılaştırılan hiçbir ülkede aynı on yıllık dönem içinde Türkiye’deki gibi bir ani sıçrama olmadığı, kötü ceza infaz rejimleriyle ünlü ABD ve Rusya Federasyonu’nda ise gözle görülür bir düşüş olduğu da görülecektir. [1] Gerçi bu durum Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün Mart 2012 tarihli istatistiğinde de yansıyor. Cezaevlerinde tutulan 9 bin 83 kişinin yatacak yerinin olmadığı belirtilen istatistiklerde açık cezaevlerindeki “kapasite fazlası”nın 1007, kapalı cezaevlerindeki “kapasite fazlası”nın ise 8076 kişi olduğu tespit edilmiştir. Bu “kapasite fazlalığı”nın genellikle cezaevlerinin özgün kapasitelerinin üç kat artırılmasından sonraki “fazlalık” olduğu akılda tutulursa bu istatistiğin aslında insanların cezaevlerinde “balık istifi” yatırılmakta olduğunun itirafı olduğu sonucuna varılabilir. Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi bu ceza infaz rejiminin en tipik örneklerinden biridir. Özgün olarak 375 kişi için inşa edilmiş olan cezaevinin “kapasitesi” mümkün bütün alanlar koğuşlara dönüştürülerek ve bir kişilik hacimlere iki kişi tıkılarak “artırılmış” ve 600 kişiye çıkartılmıştır. Ancak olay tarihinde cezaevinde tam 1057, özgün kapasitenin üç katı tutuklu ve hükümlü kalmaktadır, Bunların 800’ünün tutuklu olduğu bizzat Adalet Bakanlığı tarafından açıklanmıştır. Yaklaşık 50 yıldır faaliyette olan Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi köhnemiş binası, yetersiz koğuşları, sıhhî koşullardan uzak yapısı ile adeta yıllardır tutuklu ve hükümlüler için ceza üstüne cezanın uygulandığı bir mekân halini almıştır. Mahpuslar uyuma, yemek vb. ihtiyaçlarını insan onuruna yaraşır bir şekilde karşılamaktan mahrum bırakılmışlardır. Adalet Bakanı olaydan hemen sonra cezaevinde çıkan yangını “bir isyan” olarak nitelerken cezaevindeki şartların katlanılmazlığına dair bu bilgiyle hareket etmiş olmalıdır. Şanlıurfa E Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki trajedinin gelişi, başka hiçbir şeye gerek kalmaksızın yalnızca bu fiziki arka plan üzerinden bakıldığında dahi görülebilirdi. Bunu görmek ve tedbirlerini almak aldırmak Adalet Bakanlığı’nın göreviydi. Üstelik koşulların katlanılmazlığına ilişkin sinyaller ve göstergeler de eksik değildi. Temmuz 2010’da Erkan Gümüştaş isminde bir mahkûm aynı cezaevinde kendisini ateşe vermiş, Urfa Barosu, geçtiğimiz yıl hazırladığı raporda cezaevindeki koşulları insanlık dışı ve onur kırıcı olarak nitelemiştir. Buna rağmen, 3 kişilik koğuşlarda 18 kişi barındırılmaya devam edilmiş, bir yatağı üç kişinin paylaşmasına devam edilmiş, gölgede bile 40 dereceyi aşan sıcaklıklara rağmen cezaevinde iklimlendirme sağlanmamış, bu temel sorunların çözümüne dair talepler yanıtsız kalmıştır. Raporda Şanlıurfa Cezaevi’ndeki “kapasite fazlalığı” ile ilgili konuya değinilmekle birlikte bunun nedenlerine dair yeterli görüş beyan edilmemesi, özellikle gittiğimiz bütün cezaevlerindeki gözlemlerimizde saptanan bir gerçeğin kamuoyuyla paylaşmaktan kaçınılması, ve Adalet Bakanlığı’nın birinci dereceden sorumlu olduğunun teslim edilmemesi dikkat çekicidir. Tutuklu ve hükümlü sayıları arasındaki oransızlık, uzun tutukluluk süreleri, yargı sistemi ve ceza infaz rejimi TBMM’nin üzerinde durmaksızın edemeyeceği temel problem alanlarıdır. Ölen 13 mahpustan 10’unun tutuklu olduğu düşünülürse yeni cezaevleri yapmak veya mahkumları bir cezaevinden diğerine nakletmek yerine, acilen cezaevlerinin fiziki şartlarının insan onuruna yaraşır bir şekilde düzenlenmesi ve yargı sisteminde; uzun tutukluluk süreleri, yargılanmanın uzatılması, iddianamelerin geç hazırlanması gibi olumsuzlukların giderilmesine dönük yasa ve mevzuat değişikliklerine gidilmesi gerekmektedir. 2. Rapor, esasında 13 kişinin hayatlarını kaybetmelerine yol açan yangının nasıl başladığı ve neden onlar hayatlarını kaybetmeden söndürülemediğini açıklamamaktadır. İncelememiz bu açıdan asli işlevini yerine getirememiş, yetersiz kalmıştır. Raporun sonuç bölümünde yer verilen “Yangına müdahalede görevli personelin ihmali olduğu yönünde bir kanıya varılmamıştır,” saptaması dinlenilen tanıklar ve kayıtlar göz önüne alındığında yanlıştır, gerekmediği ölçüde bağışlayıcıdır. Bu saptamanın dayandırıldığı olgular raporda şöyle sıralanmıştır: “Dış kamera kayıtlarından çatıdan yükselen dumanın ekranda ilk kez 22:39’da görüldüğü, itfaiyenin ise 22:45’te Kurumun nizamiye kapısından giriş yaptığı anlaşılmaktadır. Telefon etme ve itfaiyenin yol süresi göz önüne alınırsa altı dakika gibi kısa bir sürede olay yerine intikal edildiği ortaya çıkmaktadır. Yangına müdahale esnasında Kurum personelinin ihmali olduğu yönünde bir kanıya varılmamıştır. Yangına müdahaleye yardımda bulunan mahpusların anlatımı ve kamera görüntüleri de bu değerlendirmeyle paralellik arz etmektedir.” “Dış kamera kayıtlarından” dumanın görünmesiyle itfaiyenin nizamiyeden girişi arasında 6 dakika geçmiş olması, yangına çok kısa sürede müdahale edildiğini doğrulamadığı ve “ihmal” ve/veya tedbirsizliklere yönelik değerlendirmelerin önünü kapatmadığı halde, çoğunluğun bu yönde bir tartışmadan kaçınmış olması can kayıplarının büyüklüğü karşısında sorumsuzluk olarak görünmektedir. Rapor yangının başlamasından ne kadar süre sonra dumanların dışarıya yükseldiğini ve itfaiyenin nizamiyeden girişinden ne kadar sonra koğuşa su sıkmaya başladığını açıklamamaktadır. Yangının çıktığı bölümdeki ceza infaz görevlilerinin anlatımlarına göre, onlar ancak yanan C-15 koğuşunun kapılarının altından duman sızmaya başladıktan sonra durumu fark edebilmişler; kapıyı açtıklarında ateş ve dumanla karşılaşınca içeriye girememişler; yangın hortumlarına yöneldiklerinde hortumlar kısa kaldığından yan koğuşların kapılarını açarak mahkûmlardan aldıkları bidonlarla ateşe su dökülmesini ve onların yardımlarını sağlamaya çalışmışlar, itfaiye ise alevler her yeri sardıktan sonra içeri girmeyi başarabilmiştir. Bu anlatımlardan hareket edilirse yangına raporun yarattığı izlenimin tersine 6 dakika içinde müdahale edilmiş değildir. En iyi olasılıkla içerideki koruma görevlilerinin yangınının başlamasından en erken 10 dakika sonra haberdar oldukları, itfaiyenin de yangınının başlamasından en erken 20 dakika sonra içeri girerek su sıkmaya başladığı sonucuna varılması gerekir. 1057 kişinin kaldığı cezaevinde ve yangının çıktığı bölümdeki yangın söndürme tüplerinin sayısına ve yönetmeliklere uygun olup olmadığına raporda yer verilmemiştir. Ancak hem gardiyanlar hem mahpuslar yangın söndürme hortumunun kısa kalması yüzünden itfaiye yetişinceye kadar yangına tazyikli suyla müdahale edilemediğini defalarca ve açıklıkla belirtmelerine rağmen raporun sonuç bölümünde buna yer verilmemiş, buna karşılık olayda yetkililerin “ihmali olmadığı” kanısına varılmıştır. Bu kanı dayanaksızdır. Yangın söndürme tüplerinin olayda bir işe yaramadığı, yangın söndürme hortumlarının ise kısa kaldıkları, üstelik bu hortumların standart dışı olduğu raporda yer almamıştır. Yanıcı ve parlayıcı maddelerle dolu koğuşların bulunduğu aşırı kalabalık bir cezaevinde yangına içeriden, hızla ve sonuç alıcı bir biçimde müdahaleyi sağlayacak donanımı bulundurmamak, personeli bunları kullanacak şekilde eğitmemek “ihmal” veya “tedbirsizlik” değilse nedir? Çoğunluk görüşüne katılanların, cezaevinde çıkan/çıkartılan bir yangına müdahale için donanım sağlamayan, personeli eğitmeyen sorumlu idari makamlara bunca ölümden sonra diyecek hiçbir sözünün olmaması, ama sonuç bölümünde “devletin güvencesi altında bulunan 13 kişinin yaşamını yitirmesi kabul edilemez bir durumdur” demekten de geri durmaması siyasi literatürümüzdeki “idare-i maslahatçılık” deyimine tam karşılık gelmektedir. 3. Komisyon raporunun hem giriş hem de sonuç bölümünde yangının “terör örgütü” ile bağlantısı olabileceğine dair aşağıdaki alıntıda ifade edilen spekülasyonlar yer almıştır. “Bir diğer ihtimal ise, yangının terör örgütü ile bağlantılı olmasıdır. Bu çerçevede Şanlıurfa’daki yangınla birlikte, ülkemizdeki muhtelif ceza infaz kurumlarında çıkan yakın zamanlı diğer yangınların, örgütlü bir nitelik arz ettiği düşüncesi kamuoyunda da dile getirilmiştir. Yangının terör örgütü kaynaklı olduğu ihtimali adli ve terör suçları nedeniyle ceza infaz kurumunda tutulanların arasındaki etkileşimin zannedildiğinden fazla olduğu, kendilerine has yöntemlerle (havalandırmadan mesaj atmak, duvara bardak dayamak, rögar kapaklarını kullanmak gibi) haberleşebildikleri düşüncesinden kaynaklanmaktadır. C-15 koğuşunun hemen komşu koğuşunun terörle bağlantılı suçlardan ötürü mahpus edilenlerden oluşmasının, etkileşim için yeterli zemini hazırladığı düşünülebilir. Bununla birlikte bu etkileşimin yangını ortaya çıkardığına ilişkin herhangi bir kanıta rastlanmamaktadır.” Bu spekülasyon aslında çoğunluk görüşüne katılanların da itiraf etmekten kaçınamadıkları gibi mesnetsizdir, “herhangi bir kanıta rastlanmadığı” halde rapora içerilmekten bir türlü kaçınılamamıştır. Bu spekülasyona vesile olarak gösterilen “Şanlıurfa’daki yangınla birlikte, ülkemizdeki muhtelif ceza infaz kurumlarında çıkan yakın zamanlı diğer yangınların, örgütlü bir nitelik arz ettiği düşüncesi” de bir spekülasyondan ibarettir. Şanlıurfa’daki yangını izleyen günlerde gene Şanlıurfa, Kürkçüler, Gaziantep, Ceyhan ve Osmaniye cezaevlerindeki yangınlardan Şanlıurfa, Kürkçüler ve Ceyhandakiler çocuk koğuşlarında, Osmaniye’deki ise adli hükümlülerin kaldığı koğuşta çıkmıştır. Sadece Gaziantep’teki yangında 1 siyasi hükümlünün “dayanışma” amacıyla yatak yaktığı haber verilmiştir.[2] İncelemelerimiz sırasında, hiçbir mülki amir ve/veya idarecinin Şanlıurfa Cezaevindeki yangını siyasi hükümlülerle irtibatlandıran bir beyanına şahit olmadık. Siyasi hükümlülerin koğuşunda milletvekilimiz İbrahim Ayhan’ın da tutuluyor olması bu yöndeki bütün şüpheleri bertaraf etmeye yetmeliydi. Bir TBMM heyetinin bir milletvekiline bu şekilde üstü kapalı da olsa suçlama yöneltmeden evvel dokuz kere yutkunması gerekirdi. Ona ve diğer siyasi tutsaklara yönelik bu küçük düşürücü spekülasyonun raporda döne döne tekrarlanması aslında bir başka küçük düşürücü varsayımdan, sıradan adli mahkûmların isyanı “akıl edemeyeceği” varsayımından kaynaklanıyor. Bu spekülasyon için ölenlerin bir kısmının Kürt olmasının yeterli zemini oluşturduğu, cezaevindeki her Kürdün potansiyel “terörist” olduğuna dair ayrımcı bakışı yansıttığı anlaşılıyor. Ölenlerden ikisinin Arap olması dahi çoğunluğun bu konudaki şüphelerini gidermeye yetmemiş, bazı yerlerde üstü kapalı, bazı yerlerde ise açık bir şekilde bu anlayış kendini dışa vurmuştur. Bu kabul edilemez bir yaklaşımdır. İnsan Hakları İnceleme Komisyonu her protestonun ya da muhalefetin ancak “terör örgütü” kaynaklı olacağına dair bir önyargıya kendisini teslim edemez. Bu yaklaşım, haksızlıklara yönelik protestoların kriminalize edilmesine, olayların nedenleri üzerinde durmak, düşünmek ve çözüm yolları önermek yerine “terörle mücadele” zihniyeti içinde önyargılar ve vesveselerle hareket edilmesinin yolunu açmaktadır. Nitekim, aşağıda aktardığımız, sonuç bölümünde yer alan tavsiyeler arasında da bu zihniyet kendisini açığa vurmaktadır: “(…) adli suçlardan ötürü mahpus bulunanlarla terör suçluları arasındaki etkileşimi en aza indirecek önlemlerin alınması gerekmektedir.” Çoğunluk, bu görüşe nereden, hangi olgulardan hareketle varmıştır. Hangi somut belirti, ihbar, şikayet, gözlem onları bu sonuca ulaştırmıştır? Bu soruların yanıtı olmasa da işin kolayı bulunmuştur: Gerçek sorunlarla ilgilenmek yerine mevhum bir düşman ile savaşmak. Bu, bağımsız bir insan hakları inceleme heyetinin uzak durması gereken bir bakış açısı olmalıydı. Bu bakış açısının rapora nasıl sindiğinin, aynı cezaevini birlikte ziyaret ettiğimiz alt komisyon çoğunluğunun gerçekte kendi şahsiyetlerini de zedeleyen bu çıkarsamalara nasıl onay verdiklerinin akılla izah edilmesi zordur. 4. Olaydan sonra mahpusların, özellikle siyasilerin, apar topar -şu anda yoğun hak ihlalleri yaşanmakta olduğuna dair sayısız şikayetin komisyonumuza ulaştırıldığı- Yenişakran Cezaevi’ne konması bir çözüm değil bu cezaevindeki krizin yönetilmesinde düşülen aczle ilgilidir. Nakillerin sorunu çözmeye değil “günü kurtarmaya” yönelik önlemler olduğunu açıklamaya bile gerek yoktur. Kaldı ki, bu nakillerle mahpuslardan ve onların haklarından ayrı düşünülemeyecek olan mahpus yakınları içeridekileri görmek ve onlarla ilgilenmek için evlerine 1200 kilometre uzaktaki bir cezaevine gidip gelmeye mahkûm edilmekte, mahpuslar da her duruşma için aynı mesafeyi çok ağır koşullarda kat etme ya da savunma haklarından yoksun kalma ikilemiyle karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Sonuçta tutuklu ve hükümlü haklarının zalimce ihlalinden kaynaklanan bir faciaya çare olarak tutuklu ve hükümlü haklarının başka bir şekilde zalimce ihlalinde bulunmuştur. 5. Raporun dikkat çekici bir diğer bölümü ise Şanlıurfa valisinin açıklamalarıdır. Cezaevi önünde çocuklarının hayatından endişe eden ailelere dönük polisin şiddetli saldırı ve orantısız güç kullanmış olması vali tarafından “olağan müdahale “ olarak görülmekte, komisyon raporu ise bunu eleştiren veya buna yönelik telkinlerde bulunan herhangi bir pozisyon almaktan kaçınmaktadır. Yangının çıktığı gecenin sabahında, Alt Komisyonun cezaevine gelmesinden bir gün önce Şanlıurfadaydım. Valinin emri altındaki güvenlik güçlerinin, tazyikli su, biber gazı ve coplarla halka nasıl saldırdıklarına şahsen tanık oldum, Şanlıurfa Milletevekilimiz İbrahim Binici’yle birlikte bu darbelerden kendimizi zor sakındık, ıslanmaktan ve biber gazından ise korunamadık. Güç halle kendimizi tanıtıp içeri girebildiğimizde cezaevi yöneticilerinin panik içerisinde olduklarını, mahpusların ise serinkanlı bir biçimde müdahalenin sonuçlanmasını beklediklerine tanık olduk. Sadece gece çıkan yangına müdahale açısından değil, ertesi gün cezaevi önünde haklı olarak toplanan mahpus yakınlarına yaklaşım, onlara yapılan muamele ve kriz yönetimi açısından da Şanlıurfa’daki yetkililerin sorunların üstesinden gelmekte başarısız, halka karşı ise hoyrat olduklarının altını çizmek isterim. 6. Komisyon raporundaki önerilere ek olarak aşağıdaki çözüm önerileri ceza infaz sisteminde uygulanmak üzere komisyon tarafından kabul edilmelidir.

  • Yeni cezaevleri yapmak yerine, Ceza ve İnfaz Yasası ile CMK’da insan haklarına dayalı düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Mevcut cezaevlerinde fiziki şartlar biran önce iyileştirilmeli ve insani standartlar sağlanmalıdır.
  • Ağırlaştırılmış infaz rejiminden vazgeçilmeli, tutukluluk istisnai hale getirilmeli, denetimli serbestliğin kapsamı genişletilmeli, infaz süresinde adli ve siyasi ayrımına son verilmeli ve infaz süreleri kısaltılmalıdır.
  • İşkenceye karşı sözleşmenin seçmeli protokolü uyarınca kurulması öngörülen ulusal önleme mekanizması tarafsız ve bağımsız bir mekanizma olarak kurulmalıdır.
  • Cezaevleri STK’ların ve DTÖ’lerin denetimine açık hale getirilmelidir.
  • Cezaevlerindeki olaylar nedeniyle etkili bir soruşturma yapılabilmesi için sorumlular açığa alınmalı ve etkin bir soruşturmanın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.

İlişkili İçerik