Uyumak Uyutulmak... Tutsak Dr. Ayhan Kavak'tan yeni bir öykü

Tarih: 
Pazar, 4 Mart, 2018

UYUMAK, UYUTULMAK

 

AYHAN KAVAK Bandırma 1 No’lu T Tipi Hapishanesi

 

                Geceydi... Tekmil insanların uyuduğu saatlerde yürümekteydik. Dağın yamacından kıvrılarak giden bozuk toprak yolda yüklü atlarla giderken bizleri aydınlatıp geceyi gündüz eyleyen Dolunay vardı.

                Yorgunduk... Nice faklardan, pusulardan eller soğuk tetikte alesta halde sıyrılıp geliyorduk. İki günün uykusuzluğu kayıpsız olarak menzile yaklaşıyor olmamızın mahmurluğu çökmüştü üstümüze. Türlü badire ve tehlikeyi atlatmanın rahatlığını dolambaçlı yolda bir görünüp bir kaybolan Sülbüz Dağı'nı gördüğümüzde daha bir artmıştı. Dolunay  adeta Sülbüz Dağı'ndan çıkmaktaydı.

                Anlamı "İlahi Işık" veya "Aydınlık" (Hayea) olan Sülbüz'e de yaraşan Dolunay ile hemhal olmasıydı. Derler ki, vakti zamanında genç ve güzel bir kadınmış Sülbüz. Kavalıyla börtü böceği konuşturan Bağır Baba adlı gence tutulmuş. Bağır Baba da onu çok seviyormuş. Sülbüz'ün kardeşi Tari yani "Karanlık" (Anadilimde), iki sevdalının vuslatına ermelerine karşı gelip türlü engeller çıkararak olmadık kötülükler yapıyormuş. Sülbüz yapılanlara artık dayanamaz. Canına tak ettiğinden Tanrı'ya yakarır; "Ya Rab, nedir bu çektiklerim. Keşke insan yerine taş doğsaydım" der. Ossaat tüm insanlar taş oluverir. Tari, Sülbüz ve Bağır Baba Dağları diye halk arasında anılmaya başlanır. Tari, Sülbüz'ün arkasında kaldığından, iki sevdalının uzak erimde birbirlerini görmelerine mani olamamıştır. Sülbüz Bağır Baba'ya, Bağır Baba da Sülbüz'e asırlardır bakıp durmaya devam eder. Tar ise karanlığıyla yüzyüze kalır. Dağlaşan aşıkların kavileşmeleri ve sabretmelerinin kolaylaştırmak için olsa gerek bir yıldız kayar. Aralarında birbirlerini görmeye engel olmayacak şekilde Star olup dağlaşmış o da. Kavuşamamanın ilminde "Ya star!" (Sabır, huzur) diyebilmekten kaynaklı olsa gerek dert, keder ve elemlerine derman-takat olmaya yardımcıdır Star Dağı... (Star, anadilimde yıldız anlamına da geldiği gibi Ana tanrıça adıdır da)

                Geceydi... Ve bizler Sülbüz'e mahmüllü atlarla aheste aheste yürüyüş eyliyorduk. Sülbüz demek aydınlıktı; aydınlığa ilerliyorduk. Sülbüz'e yaklaşmak demek tehlikenin ortadan kalkması anlamına da geliyordu. Ozan'ın kullandığı dizede geçtiği gibi, nice kahpe fakları ardımızda bırakmıştık. Bir an önce varılmalıydı Sülbüz'ün eteklerine: Zira aynı zamanda kırksekiz saati aşan bir uykusuzluğun pençesinde kıvranmaktaydık. Yılankavi toprak yol bizi Sülbüz'e yaklaştırıyordu. Daha ilerimizde öncü olarak dikkatli ve tetikte giden iki özge can dışında her birimiz yularını tuttuğumuz atlarla yürüyorduk. Oraya kadar öyle kolay gelmemiştik. Çatışa çatışa, ırağı yakın edip Sülbüz'ün korunaklığına sığınmaya gidiyoduk.

                Uykusuz, yorgun, cigarasız ve çaysızdım. Atın yularını çekiştirip ilerlerken beynimin dayanamayrak   ..... kapadığından bihaberdim. Beynim uykuda ama gözlerim açık yürüyordum. Bozuk toprak yol çukur ve hendeklerle doluydu. Buna rağmen ayaklarım herhangi bir engele takılmadan hareket edebiliyordu. Önümde geçilmesi gereken bir çukur vardı. Üzerinden atlanarak geçilmesi gerekiyordu. Ayırdında olmadan, gözler açık, beyin kapalı atlamışım. Atlamamla uyanmam bir oldu. Çok şaşırmıştım. Sadece atladığım derin çukura bakakalmıştım. Kesintisiz on beş dakika süren ilginç bir deneyim yaşamıştım. O an kuş misali hafiflediğimi duyumsamıştım. Neredeyse Sülbüz'ün eteklerine varmıştık. Ve ben tüm yorgunluğumu o onbeş dakikalık gayrı iradi uyumayla atmıştım... Aradan yirmi yıl geçti. Yaşadığım bu durum her yâdıma düştüğünde şaşıp durmaya devam ederim Nasıl olur da engebeli ve dolambaçlı bir yolda, beyin daluykuda olmasına rağmen yürüyebilmiştim? Galiva derim kendime; o an Sülbüz'ün ilahi ışığına yakınlaşma ve yarım kalmış sevdasının hikayesiyle kendimden geçtiğimdendir. Zira uyumaya direnmek için Sülbüz, Tari ve Bağır Baba'yı düşünmekteydim en son...

                Adımlayan ayaklarıma rağmen beynim dış uyaranlara cevap vermeyerek işlevsizleşmişti. Kanımca, tehlike ânında uykusuzlua direnen insan, esenliğe erdiğinde koyveriyor beyninin darabasını...

                Peki ya günümüz tükenmiş toplum sendromundan hallice olan insan denen "İki kere akıllı" varlık hangi şekle sokulmuştur? Elbette uyutulma ve aldatılmanın cenderesinde posalarının çıkarıldığının ayırdına varmamaları için ellerinden gelen her yol ve yöntemi mübah kılmış bir kötülük odağı var karşımızda. Her ne şekilde olursa olsun uyutulmak, uyuşturulmak önem arz edecektir. Sistemin hegemonik yöneliminde önce zihniyetler zapturapt altına alındığından, insanın iradesizleştirilmesi temel hedef haline getirilmek istenir. Muktedirler nezdinde konuşmayan, düşünemeyen ve eyleyemeyenler makbul ve makul insanlar olarak addedilir. Bu mütamadiyen işler kılınmıştır. Mevcut sistemin sürdürülebilmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamına gelen bir uygulama devreye sokulmuştur. Haliyle makbul ve makul diye kabul edilmenin asli ölçütünü, beyinleri "tabula rasa" formatına getirilenler olmuştur. Sonrası hegemonun kendi hakikat algısını birey ve topluma sirayet ettirmesi sürecidir. Hakikat tersyüz edilirken yalan doğru diye yutturulur. Aslolan sistemin önündeki olası tehdit potansiyeli taşıyabileceklerin önceden tespitine çalışarak zararsızlaştırılmaslarını sağlamak olmaktadır.

Bahçıvanın bahçedeki ayrık otlarını ayıklaması gibi ehlileştirme edimi çerçevesine oturan bir süreklilik içerisinde hareket ederler. İnsan denen varlık böylece uyanıkken uyutulmuş ve uyuşturulmuş olur. Komutlara göre hareketlenen robotik nesnelere dönüştürülürken, güdülmeleri işler kılınmak istenir. Oyun hamuruna biçim veren eller, görünürde tamamlanmışlık hissiyatına kapılacak figüratif 'insan' üretiminde iştahlı bir kötülük odağıdır. Muktedirlerin kendi meşreplerince şekillendirip tedavüle soktukları insancıklar, ayaklarının kapladığı alanın farkında olmadan iktidar ilişkileri içerisinde mikro iktidar odağı haline getirilmekten de geri durmazlar. Bu boyut teşvik edilmenin yanısıra görevmişçesine ulaşılmak istenen bir hedef gibi özendirilir. Metamorfozdan geçirilmiş böylesi insan müsveddeleri, hegemonyanın koruyucu, kollayıcı kollarında, kendilerinin de bir gün bu güç merkezinden nasipleneceğinin hesabıyla, kadermiş gibi çizilmiş bir yolda yürüyeceklerinin hayaliyle iktidara nemalanmanın namzetleri olurlar. Daha küçücük çocuklara sorulan ilk sorularda bu durumun hazırlığı yapılır.

"Büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna verilen cevaplar, sistemin çarkını döndürecek mesleklere şartlanmayla ilintili olmaktadır. Oysa bilinçlendirilen çocuklara, "önce insan" olunması öğretilmelidir. Ne yazık, eser miktarda kalan ebeveynler ancak böyle yapmaktadır. Bunun içindir ki Hızır Paşalılaşma bir istisna değildir. Bizatihi pompalanan başarı hikayesi biçiminde imrenilen bir vakıa olarak benimsetilir. İktidarı arzulamak demek, gönüllülük besleyerek fosseptik çukuruna dalmak anlamına gelir. Hiç düşünmeyen bakar körler bu şekilde yaratılmıştır. İktidarla kirlenmiş veya kirletilmiş insan, gölgesini kaybetmiş, çılkı çıkmış bedenden öte bir anlam taşımaz. Değil mi ki gölgesiz insancıklar egemenlerin vazgeçilmez mamul malları düzeyine indirgenmeden hallicedirler. Nitekim böylelerinin birey ve toplum derdi olmayacağı gibi zulüm cenderesinde daha bir kıvranmaları uğruna canla başla çalışmaktan da geri dbir uygulamaya dönüşmüştür. İktidar ve devletten şerbetlenmek veya buna erişmeyi amaç haline getirmeyi özendirme süreklileştirilmiştir. Haliyle oyun hamurundan açığa çıkarılacak şekil iktidar olacaktır.

                Belirtmekte fayda var; gölgesiz insan düşüncesi (siz buna akıl tutulması da diyebilirsiniz) doğal hayatın akışına aykırılık ihtiva eder. Tabii ki tarihsel-toplumsal zmansallığın deformasyonuna delalettir. Mütemadiyen ötelenip tahrif ve tahip edilen hayat karşısında insan ve toplumun nesneleştirilmeye yatırılması zulmetin zulmü açısından ehemmiyetli bir konu olmuştur. Hegemonya bu vesileyle sürekli iktidar üretmenin binbir yoluyla haşir neşir vaziyette tuzaklar kurmaya devam eder. Pelteleştirilmiş, pörsümüş beyinler taşıyan gölgesiz insancıklar oluşumu teşvik edilir. Böylesi toplumsal doğa karşıtı hale getirilmiş ucubeler yaratımı iğrençtir. Hegemonya, gölgesiz insan oluşumuyla bağlantılı bir şekilde ayakta uyuyanların üretimini de öncelikli hedefleri halinde işler kılmıştır. Zihniyetlerin kuşatılmışlığı sömürü sistemlerinin dakik bir saat gibi çalışmayı koşullar. Bu yüzden insan müsveddelerinin açığa çıkması uğruna her yol ve yöntemden yararlanmayı meziyet sayarlar. İnsanlığı, bir taraftan tükenmiş toplum sendromu kıskacında bunalım, tatminsizlik ve şehevi arzular batağında debelenmeye sürüklerken; öte yandan insan ilişkilerinden, kadına yaklaşımdan ve aile kurumunu kutsallaştırmadan başlayarak iktidar üretimini tüm yönleriyle tatbik ve teşvik ederlerkern, daha fazla kâr kazanma gayesiyle kapitalist moderniteyi 'tarihin sonu' safsatasıyla yutturmaya çalışırlar. Kitleye indirgenmiş toplumu dış uyaranlarla, sistemin prezentabl gösterilen maskeli yüzünün, salvo atışı ihtiva eden simularklarını hakikat diye algılatmalarını dimağlara silinmemezcesine nakşederler. Kapitalist modernite her ne şekilde işle yaparsa yapsın, özü hayat ve insanlığın bitirilmesini daha fazla kâr uğruna kurban etmektedir. Sorgulamayan, araştırmayan insan gerçekliği yaratılırken toplumsal yapılanmalar iktidarcı ve devletçi zihniyet tarafından iğfal edilmekten kurtulamamaktadır. Esbabı mucibesinde zihniyet tarafından iğfal edilmekten kurtulamamaktadır. Esbabı mucibesinde zihniyet hegemonnyası olan sistemin kurulumu birey ve toplumu nesneleştirme üzerine oluşturulmuştur. Nesneleştirme yolunda beyinler uyaranlara kapatılırken insan denen mahluk bir otomat seviyesine düşürülür.

                Uyutulmuş insanlık ve gölgesiz insan yeniden ve yeniden üretilen iktidardan kopuk değildir. Onlar açısından uyutularak düşünmelerine ipotek konan insan yaratımı sömürü düzenlerini kalıcılaştırmak için elzem bir uygulamadır. Keza insan gölgesiz yapılır ki, toplumsal gözeneklerde isyan yerine nisyan ve iktidar üretilebilsin istenir. Birbirini tamamlayan bu iki boyutla birlikte muktedirlerin tezgahları hal yoluna koyulmuş olur. Ötesi mi? Ötesi, kötülüğü şahikaya çıkaran sömürü ve azami kâr elde etmeyi değişmez yasa diye yutturmak olmaktadır. Serencamı elbette hiç düşünülmez. Zira insan, toplum, doğa ve bir bütün olarak hayatın yok dilmesi umurlarında değildir. Aslolan insanları bu kıvamda tutmaları olduğundan uyutulma edimi farklı araçsallaştırma yöntemi olarak uygulanmaktan vazgeçilmez unsur halinde ele alınır...

                Peki ya benim o uyumam nasıl bir şeydi? Aşırı fizik, yorgunlukla doğalında gelişmiş ayakta uyuma deneyimim bambaşka bir boyutta ele alınmayı gerektirir. Bir kere iktidar üreten zamanlarını reddetmiş ve bunu değiştirmek için irade gösterip farklı bir zaman akışına geçmiştim. Uçsuz bucaksız mekansal bir enginlik içindeydim. Kronos'un iktidar üreten zamanına karşı Kairos'un geçmiş, ân ve geleceğin ahenkli bütünselliğine tekabül eden zaman düzleminde türlü badireler atlatıp gelmekteydik. Sistemin düz çizgisel hatta ilerleyen zamanını reddederek o an olması gereken mekan olgusuyla kendimizi ifade ediyorduk. O ânki mekan da Sülbüz Dağı'ydı. Bağrını açıpbizi ışığıyla sarmalayacak, koruyacak ve kollayacak Sülbüz'e ulaşmaya çok yaklaşmıştık. On beş dakikalık yürürken uyuklamam ardından dinçleştirici uyanıklık haliyle Sülbüz'ün yamacında hedeflediğimiz noktada durmuştuk. Atların yüklerini indirip palanlarını çıkarmamın ardısıra hayvanları gür otlu bir alana götürerek bağlamıştık.

                Geceydi henüz. Dolunayın aydınlığıyla daha bir ihtişam kazanan Sülbüz Dağı'na hayretle baktığımı hatırlıyorum. Dolunayın dağ ile bütünleşmiş halinin yanında, dağdan çıkıyormuşçasına güneşin doğuşu ve batışının en güzel görünümünün dağlarla hemhal olmasıyla gerçekleştiğini düşündüm o ân.

                Can yoldaşlarım duldalarda günlerin yorgunluğunu üstlerinden atıp yeni yolculuklara hazırlanmak için uyuyorlardı. Her ihtimali gözönünde bulundurarak yüksekçe bir kayanın üstünde pür dikkat etrafı kolaçan ederek gecenin güne akmasını gönüllülük temelinde üstlenmiştim. Zira uyuma istemi duymuyordum...

                Ay Sülbüz'den çekilirken, bu kez de parıldayan ilk güneş huzmeleriyle, Sülbüz'ün zirvesi ışık harelenmesiyle adeta dansa durdu. Doğanın bağrında kuş cıvıltıları dışında herhangi bir ses gelmiyordu. Her türlü tehlikeden ırak, sütliman bir gün başlıyordu. Güneşin ilk ışıklarıyla beraber, ortam ve koşullar uygunsa şayet ilk yapılacaklardan biri çaydır. çay olmazsa olmaz bir seramoniydi bizler için. Kimseyi uyandırmadan Alibozar dediğimiz koca çaydanlığı yakındaki soğuk pınar suyuyla doldurup gelmiştim. Kemikleri ısıtan harlı ve dumansız bir ateş yakarak çaydan, üstüne sürmüştüm... Kısa sürede fokurdayan suya çay atıp demlemiş; "Roj baş" (Günaydın) diyerek özge canları uyandırmıştım. Demli kaçak çaya, kamaş tütünden sarma sigara eşlik ederken fiziki dayanma sınırlarımın sonuna geldiğimin ayırdındayım elbet. Çay ve sigaradan sonra bir kenara çekilerek öğlene değin deliksiz uyumuştum. Evet, böylesi yatmalar iradenin çok üstünde zorlanmanın neticesinde fizyolojik bir ihtiyaçtan kaynaklanmakta. Toplumsal doğayı ve ekosistemi geri dönülmez tahribatlara uğratan hegemonik zihniyetin hayatı ve insanlığı öteleme üstüne oturttuğu uyutma, belleksizleştirme ve iktidar hayranlığıyla şerbetlendirmeye karşı duran direnişçilerden olmuştuk. Onların dayattığı akıl tutulmasından hallice uyuma ve iktidar yaratımını her daim reddetme mottomuz olmuştu ve halen de olmaya devam ediyor. Zira bizler hayata, insanlığa, doğaya saygı duyan özgür yaşam sevdalılarıyız. Sülbüz'ü Bağır Baba'ya kavuşturma gayesini yakıcı olarak duyumsayanlardan yana taraftık.

                Fizyolojik uyuma yeniden güç ve takat kazanmak içindi. Uyumamız, bir nevi bedenin yeniden şarj edilmesi anlamına geliyordu. Bu da kötülük odaklarına karşı duracak enerji depolamaydı...

                İşte o onbeş dakikalık yürürken uyumanın kıymetine bugünden baktığımda daha bir anlam biçebiliyorum. Zulme karşı durmanın yakıcılığı bu soğuk duvarlar ardında keskin bir şekilde hissedilmekte. Bitimsiz yönelimlerin deney tahtasına dönüştürülmek isteniyoruz. Haliyle bilinçle donanmış öfke kabarması da bitimsiz olmaktadır...

                Hasılı her nerede ve hangi koşullarda olunursa olunsun, doğal akışta uyumak bünyeyi dinçleştirir. Ama iktidar doğurmanın araçsallığına dönüşmüş uyuma, uyuşma ve belleksizleşme insanlığın bitirilmek istenmesiyle bağlantılıdır. Böylesi uyutulanları uyandırmaya var mısınız?

 

 

                AYHAN KAVAK

                Bandırma 1 No’lu T Tipi Hapishanesi