Gezi tutsağı Erdal Kozan'ın yazısı

İsyan Ettik

Sokağın bizi aştığı bir zamandı. Binlerce insan Kızılay Meydanı’na çıkan sokakları tutmuş, her sokak başına kurulmuş, ateşler yakılmıştı. Ne kalabalıktı? Kimdi bu insanlar? Şimdiye kadar neredeydiler? Birçoğu sokağa, eyleme yabancıydı. Belliydi ki ilk kez slogan atıkları.

Meşrutiyet Caddesi’nin sonuna polis barikatı kurulmuştu, bütün caddeye yoğun bir şekilde gaz bombaları atılıyordu. Akrep, kalabalığın içine olanca hızıyla girip çıkıyor, TOMA’lardan su sıkılıyordu. Öfke dolu birçok göz ilk kez biber gazıyla tanışıyor, yaşarıyordu. Kalabalığın içinde sokağa, gaza, copa alışkın olanlar da vardı elbette. Devrimciler TOMA’ların önünde barikatlar kuruyor, gaz bombası fişeklerini gerisin geri gönderiyorlardı. Öyle bir an geldi ki birinin eli kalktı yukarı, “Yürüyoruz, ilerleyelim arkadaşlar!” diyerek haykırdı. Bütün caddelerden ve sokaklardan binlerce insan Kızılay Meydanı’na aktı.

İşte böyle başladı Ankara’nın gezi direnişi!

12 Eylül darbesi halkı siyasetin dışına itmiş ve politikleştikleri oranda başlarına gelebilecekler konusunda net bir şekilde uyarmıştı! Darbenin ardından, işkenceden geçen bir neslin çocukları olarak dünyaya gelenler ailelerinden duydukları, “Biz yandık, siz yanmayın”, “Bunlar boş işler”, Biz yapamadık da siz mi yapacaksınız?” gibi söylemler sayesinde olabildiğinde apolitik bir hayat kurguladı. Fakat politika politikacılara bırakılmayacak kadar önemliydi.

AKP iktidarı ekonomik alanda uyguladığı neo-liberal politikalar ve buna eşlik eden toplumsal muhafazakârlaştırma çabaları her bir adımda kendisini biraz daha hissettirmeye başladı.

Öyle ki yıllardır genç yüreklere tercüman olan şairlerin dizeleri sansürlendi, değiştirildi. Severek okuduğumuz, çocukluğumuza yön veren kahramanların yer aldığı romanlar müstehcen ilan edildi. Kahkahalar atarak izlediğimiz, repliklerini ezbere bildiğimiz Kemal Sunal filmlerinin bile birçok sahnesi “ahlaki kaygılarla” kesildi. Biz İnek Şaban’ın “eşşoğlueşşek” deyişini sevdik, onlar her defasında bipledi.

Hangi diziyi izleyeceğimize de karar vermek istediler. Bir tane polis sevdik, onu da önce evlendirmeye sonra da içkiyi bıraktırmaya çalıştırdılar. Behzat Ç. bizdik, bizim nasıl seveceğimize karıştılar, bizim elimizdeki kadehe uzandılar.

Nitekim yeri geldiğinde “Avrupa’yı tanımayız” diyenler, yeri geldi, “Avrupa’da böyle oluyor “ diyerek içki satışını sınırladılar. Biz içkiyi mahallemizdeki kuruyemişçiden alırdık. Oturup tenha bir trafonun dibine orda kendimize efkârlanır, üzülür, sevinirdik. Bundan sonra yasak dediler. Oysa Laila’larda Reina’larda sabaha kadar köpük partisi yapmak serbestti.

Her köşe başına AVM’ler dikildi içlerine giremediğimiz. Rezidanslar yapıldı gecekondularımız üzerine. Yoksullar şehrin dışına sürülürken şehir merkezleri zenginlerin hizmetine sunuldu. Parklar, bahçeler, ne kadar yeşil alan varsa sermayeye peşkeş çekildi. Binlerce ağaç kesildi, birçok doğal düzelik talan edildi. Ve bir gün sıra Gezi Parkı’na geldi!

İşte biz tam burada isyan ettik!

“Neden burada?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hani bir hikâye vardır; işgalci Fransız askeri Urfalının evine girmiş, Urfalı ses etmemiş. Fransız, Urfalının hayvanlarını telef etmiş, Urfalı görmezden gelmiş. Fransız, Urfalının çocuklarını öldürmüş Urfalı bir şey dememiş. En sonunda Fransız isot tarlalarına girmiş, “Kalkın” demiş Urfalı,” Bugün savaş günüdür!” Bizimki de o hesap işte.

Bütün öfkemizi almak için çıktık sokağa. Kendimize bir kez güvendik ya, bir daha sırtımız yere gelmez, dedik. Bize bunları reva görenleri tepeleyecektik bir güzel!

Nasıl korktular ama? Nasıl çaresizdiler karşımızda! O yüzden bu kadar pervasız saldırdılar. Ben bugün bu nedenler hapisteyim.

18 Haziran günü Ankara’da Gezi eylemlerine katılan birçok kişi ile beraber benim de evim TEM polislerince basıldı. “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak”la suçlanıyordum. Delil olarak evimden 100’e yakın kitap alıp götürdüler. Acaba “silahlı” değil de “kitaplı” terör örgütü deseler daha mantıklı olmaz mı diye düşündüm!

Hapishaneye getirildiğimizde kapıda gardiyanlar “Hangi örgütten yargılanıyorsunuz?” diye sorar size. Ona göre bir hücreye yerleştirilirsiniz. Bize de sordular aynı soruyu. “Bilmiyoruz!” dedik. Evet, hangi örgüte üye olmakla suçlandığımızı bilmiyoruz. Savcıya sorduk söylemedi. Hâkime sorduk söylemedi. Belli ki onlar da bilmiyor.

Biz ismini bilmediğimiz bir örgüte üye olduğumuz için bir süre daha buradayız. İçimiz rahat, dışarıda olanlarımızın sayısı burada olanlardan çok daha fazla. Siz bir süre bizsiz idare edin, biz mutlaka tekrar geleceğiz!

Erdal Kozan

Sincan 1 bolu F tipi Hapishane

Kaynak: Teori ve Politika dergisinin 62. sayısı (http://www.teorivepolitika.net/)