SAQELENGE Ümran Düşünsel’in Yeni Eseri ‘Ayağı Kırık Turnayım Katarda’ ya Dair...

 

 

Tutsak Doktor Ayhan Kavak'tan bir kitap değerlendirmesi

 

SAQELENGE  

Ümran Düşünsel’in Yeni Eseri ‘Ayağı Kırık Turnayım Katarda’ ya Dair

Yüzyıllara dayanan sözlü geleneğin halen canlı ve başat yaşandığı Kurdîli coğrafyada ses (deng) erbaplarınca dile getirilmiş stranlar (şarkı) da hayatın farklı yönlerine değinen ezgilerden mürekkeptir.

Lorîn (ağıt) ve Xerîbî (hüzün) diye sınıflandırılan stran çeşitleri farklılıklar içerse de birbiriyle ortak özellikler de barındırır. Kaba hatlarıyla lorîn stranları ölümlerin ardından yakılır. Xerîbî (Kelime anlamı yabancılık olsa da hüzün ihtiva ettiğinden “hüzün şarkıları” diye çevrilmiştir) de bununla ilintili olsa da insanların yerinden yurdundan edilmesi, yâd ellerde kimsesizliğe mahkûm olması gibi nedensellikler çerçevesinde derdini stranlarla döken, kanayan yüreklerden gelen müziktir. İcra edilen her iki şarkı biçimi birbiriyle geçirgen özelliklere haizdir. Zulüm, ölüm, sürgün, ayrılık veya hasret konularına gönderme yapan şarkılar kavrulan – acı duyan- insanların uğrunmasını hançereden taşan ezgilerle belli eder.

Alt başlığı “Ayağı Kırık Turnayım Katarda” olan “Saqelenge” yi okurken, kendimi lorîn ve xerîbî stranları terennüm eder buldum. Zira yanık yüreklerin yaktığı bu iki çeşit stranın kitapta yetkin hikâyelerle yazıya dökülmüş hâli söz konusuydu. Evet, tıpkı Saqelenge’deki öyküler gibi o stranlar da duyarlı canların kabuk bağlamaz yaralarına parmak basıyor. Yazar, “Sizi rahatsız etmeye geldim,” diyen Ali Şeraiti gibi, edebi disiplin içerisinde görünmek istenmeyeni orta yere faş eden hikâyelerle baş başa bırakıyor. Görmezden gelinen, ötekileştirilen, bile isteye ölüme yollanan, ırkçı söylemlerle yüz yüze bırakılan ve her kötülüğün kaynağı ilan edilen mülteciler hayatın her alanında karşımıza çıkmakta. Onların yüreklerine dokunmaktan çekinen, acılarını paylaşmaktan kaçınanlar o kadar çok ki… Mülteciler, güruhlaşmış kitlelere öcü gösterilmenin yanı sıra tüm kötülük ve suçların da müsebbibi olarak etiketlenmektedir. Yazarın, bu edebi verimiyle itirazını beyan etmesi ve okuru duyarlı kılacak hikâyelere dökmesi sevindirici.

41 hikâyeden oluşan “Saqelenge” de tematik bütünsellik mülteci hâlleri üzerine kurgulanmış. Rüzgâra savrulan ağıtlar, “Saqelenge”ye,  edebiyat disiplini içerisinde kitaba dönüşmüş bir çığlık biçiminde yansıyor. Bu çığlıktaki ânın hikâyesi, dilin kullanım inceliğinin edebi maharetle buluşmasıyla yazıya dökülmüş. Cümlelerdeki şiirsel örüntüler yine dikkat çekici.

128 sayfalık verimdeki hikâyelerden bir kısmı türünde öncü olduğunu düşündüğüm Hâlname /2016 adlı kitabında da yer almıştı. Kanımca, bu çalışma Hâlname / 2016’ ya işaret etmeye vesile olursa edebi lezzet açısından okura kazanım olacaktır. Böylesi oylumlu ve 2016 yılının her gününe bir öykü sığdıran bu eserin değerine vakıf olmak için edinilip okunulması edebi açıdan zenginleşmeyi sağlayacaktır.

Günümüzde, tüketim toplumundan hallice bir hegemonik kuşatmadan edebiyat da nasibini almakta. Bir oturuşta bitirilecek öykü ve romanların tedavüle sokulup tüketilmesi sanki matah bir şeymiş gibi yutturulmaya çalışılmakta ve ne yazık ki muktedirlerce edebiyat disiplinleri de kastrasyondan geçirilmekte. Düşünsel’ in, bu yönlü, distopik diyebileceğimiz bir atmosferde has edebiyattan örnekler sunan hikâyelerle çıkıp gelmesi ferahlatıcı oldu.

Piyasada dayatılan kitapların tektipleştirilmeye evrilme tehlikesi taşımasının sebebi daha fazla kâr etme hinliğinden doğmakta. Tekelci zihniyet, marketlerde ve zincir kitabevlerinde suya sabuna dokunmayan, reklam kokan, tek boyutlu vasat anlatıları pazarlamayı marifet saymakta. Bireyin bunalımlı ruh halini, hazcılığı ve kaçış felsefesini konu edinen arkeotip bir eserin klonlanmış versiyonlarını sade suya tirit misali basıp durmakta. Edebiyat ortamı kategorize edilirken; yazarlar da böylesi bir kalıp içerisinde yazmaya özendiriliyor. Çoraklaşma bunun sonucudur işte. Hâlname 2016 gibi kaliteden ödün vermeyen verimler de bu heyulada okuruna ulaşamayabiliyor. Her şeye rağmen hayatın içinden damıtılmış, özü hikâyelere dökerek bizlere ulaştıran Ümran Düşünsel’i kutlarım. Toprakla buluşan tohumun tomurcuk heyecanını yaşatmaya devam ediyor “Saqelenge” ile. Tekrar ediyorum ki, “Saqelenge” yi okuyacakların, mutlaka, edebi verimdeki kayıp halkayı bulmakla özdeş olacak Hâlname / 2016’yı bilmesi ve antoloji misali incelemesinde fayda var diye düşünüyorum.

“Saqelenge”de de, yazarın hayata teğet geçmeyen hikâyeler toplamını bir şair inceliğiyle çattığı ortada. Bu kitapta ve diğer eserlerinde geçen kimi cümleleri olduğu gibi alt alta getirdiğimde bile, kitap hacmini geçecek şiirler elde etmek işten değil. Kendimce, bu bağlamda Saqelenge’den de kimi cümleleri şöyle dizdim:

Gözünün yaşını değdirmediği sesiyle

Savaşa savaş açtı aşkımız

Varlığının gölgesi yalnızlığımın değil

Kimsesizliğimin derin kuyusunu doldurdu

Herkesin herkese kolayca düşman olduğu

Tuhaf bir dönemden geçiyorduk

Gölgelerin büyüdüğü karanlıkta

El yordamıyla yürüyoruz

Bakışlarımız serçe sesleri arasında

Ortada kırılıp eteğimize dökülüyor.

Sonrası uçsuz bucaksız deniz

Ve martı çığlığı…

Gözlerinden mezarlar geçiyor hızla

Hazan, hüsran, hazin… Ölüm!

 

Kanımca, yerinde ve kıvamında serpiştirilmiş şiirsel cümleler, biçemi ve bütün olarak hikâyeleri üst seviyeye çıkarmakta. Ruh ve bedenin bütünsellik kazanması gibi zihnin entelektüel üretimi de edebi yaratıyla vücuda gelip birbiriyle kaynaşmayı sağlamaktadır. Yazarın arka planı şiire dairdir. Sıkıca bir araştırmayla, kabaca bulup buluşturduğum dizelerden daha yetkinleri misliyle bulunabilir.

Son olarak, Ümran Düşünsel’i “Saqelenge” için yeniden kutluyor, piyasaların dayattığı edebi kısırlığı aşmaya vesile olacak yeni verimleri için de şimdiden başarılar dilerken, yolu açık, kalemi daim olsun diyorum.

Dr. Ayhan Kavak

Siverek Hapishanesi

17 Ekim 2019