Tekirdağ Hapishanesinde yazılan bir öykü: "Yılanla Tanışma... "

 

 

YILANLA TANIŞMA

Köye ilk gelişim değildi. Birkaç yıl öncesinden annemin kucağında tarlaya gidişimiz ve oradan günebakan hasadıyla ilgili puslu anılar vardı hafızamda. Bu defa babam var yanımda, annem İstanbul’da kalmış.

Gece amcamlardaydık ve babam beni gün doğmadan uyandırdı. Avluya çıktığımızda ayazdan titrer durumdaydım. Yola çıkmadam önce babam elime bir ekmek parçası tutuşturdu.

“Yolda  köpekler havlayıp üzerimize gelecek. Onlara atarsın bunu.” dedi.

Yola çıkıp amcamın evinden 10-15 metre uzaklaşmamıştık, komşu avlunun köpekleri havlayarak üzerimize koşmaya başladı. 4-5 köpek hemen etrafımızı sardı. Korkup elimdeki ekmeği hemen onlara attım.

Babam : “Ne yaparsın be ! Niye atarsın hepsini. Atacaktın parça parça.”dedi.

O hiç temposunu bozmadan yürümeye devam ediyor, bense çevremizdeki köpeklerin durumuna göre babamın bacakları çevresinde dört dönüyordum. O halde yürürken elindeki poşetten bir parça daha ekmek uzattı. Bu defa ekmeği köpeklere minik parçalar halinde atmaya başladım. Köyden çıkana kadar önünden geçtiğimiz her evin köpekleri sardı çevremizi. Elimdeki ekmek de çabucak bitti. Haliyle ben de babamın bacakları çevresinde dört dönmeye devam ettim.

Köyden çıktığımızda köpek saldırıları bitti. Tarla yolunda babamın yürüyüş temposu arttı. Tarlaya varana dek kırk dakika kadar babamın peşinde koşturdum. Tarlanın bir köşesinde pazar tentesinden yapılmış bir çadır vardı. İçine girip hava aydınlanana kadar kısa bir süre kestirdik. Hava aydınlanmaya başlayınca kalktık ve kahvaltımızı ettik. Kahvaltı sonrası babam beni dolaştırmaya başladı. Bizim tarlanın sınırlarını gösterdi. Tarlanın büyük kısmı günebakan ekiliydi. Bir kenarıysa ince uzun şekilde bostan ekilmişti. Bostanı dolaştırırken bana olmuş kavunun, karpuzun nasıl anlaşılacağını anlattı. Sonrasında bostanda bir sınır göstererek :

“Burdan ötesi amcanların, berisi bizim. Bizim taraftakileri istediğin gibi kopar, ye. Başkalarının tarlasından, bostanından onların haberi, izni olmadan birşey alınmaz” diye uyardı.

Tarla ile ilgili anlatacakları bitince tarlanın batı tarafına doğru meşelikler içinde biraz uzaklaştık. Tarlanın yakınındaki bataklığı gösterip öğretmek istememişti. Önce sopa ile çamurun yumuşaklığını gösterdi, sonra da oraya ağır bir taş atarak yavaş yavaş çamura gömülüşünü.

“Buraya yaklaşma, buraya girersen ya da düşersen seni yutar. Tamam mı ?” diye uyardı sonrasında.

Sabahın ayazı yavaş yavaş geçiyor ve ısınıyordum. Hem onun hem de yeni yeni şeyler öğrenmenin etkisiyle neşelenmeye başlamıştım. Bataklık dönüşü babam tarlanın köşesindeki kuyuyu gösterdi.

“Suyumuzu buradan alırız. İçine doğru fazla eğilme, düşersen boğulursun. Bak suyu da bu kova ile alırız” deyip kuyuya saldığı kova ile suyu çekti ve kuyu çevresindeki domates-biber fidelerine döktü. Kova boşalınca :

“Ver, ben de çekecem” dedim.

“Kova çok ağır, sen çekemezsin. Bak senin için bunu getirdim.” Deyip kuyu kenarındaki iki kiloluk plastik kutuya ip bağlayıp bana verdi. Kutuyu kuyuya atıp su çektim. Keyfime diyecek yoktu. Kutudaki suyla çadıra döndük.

Babam çadırın içindeki radyoyu açtı ve çadır çevresindeki işlerle uğraşmaya başladı. Benimse minik bedenim yorgun düşmüştü, çadırın içinde babamın parkasına sarınıp uyudum. Öğlen babam tavada menemen yapmıştı. Beni uyandırdı ve beraber yedik. Yemek bittiğinde babam boş plastik kutuyu bana gösterip :

“Tek başına kuyudan su getirebilir misin ?” diye sordu.

“Tabi getiririm” dedim yüzümde güller açmış  bir halde.

Babam kutuyu elime verip :

“Hadi o zaman, git bize su getir. Ama dikkat et, içine çok eğilme kuyunun, düşersin” dedi.

Kutuyu alıp yeni öğrendiğim bir şeyi tek başıma yapacak olmanın heyecan ve coşkusuyla kuyuya doğru yürümeye başladım. Kuyuya tam varmak üzereydim ki kuyunun dibinde bir yılan gördüm. Daha önce yılanı televizyonda görmüştüm. Televizyonda gördüğüm görüntülerde dev bir yılan ile bir yetişkin bir insan boğuşuyordu. Haliyle yılanı görünce çok korktum. Ağlaya ağlaya babama geri döndüm. Babam sesimi duyup merakla beni bekledi. Yanına geldiğimde :

“Ne oldu” diye sordu.

“Yılan” dedim.

“Nerede” diye sorduğunda kuyuyu gösterdim. Elimden tuttuğunda sakinleşmiştim. Kuyuya doğru yürümeye başladık.

“Büyük müydü” diye sordu.

Kollarımı açıp “Kocaman” diye yanıtladım. Sanırım ellerimi açtığımdaki uzunluk yılanın boyu kadar vardı. Yine sordu :

“Peki rengi nasıldı ? Kara mıydı, yoksa alacalı mı ?”

Renk olarak karayı biliyordum ve yılan kara değildi. Bilmesem de “Alacalı” diye yanıtladım, ki öyleydi.

Kuyuya vardık ve yılan gördüğüm yerde yoktu. Gördüğüm yeri gösterdim.

“Yılan burdaydı, gitmiş” dedim. Babam kuyunun çevresine baktı, yılan yoktu.

Kuyudan suyu alıp dönerken babam anlattı :

“Öyle büyük yılanlar içinde kara olanlarından  korkma. Isırsa da birşey olmaz, onların zehri yok.  Ama alaca olanlarından korkacaksın, yaklaşmayacaksın onlara. Onlar zehirlidir, ısırdı mı öldürür insanı. Tamam mı ? Bir de küçük yılanlar var, yeşile çalar rengi. Onlar engereklerdir. Çok hızlı hareket ederler ve onlardan çok var buralarda. İnsanı farketti mi kaçar ama çok var, çok karşılaşırsın. Küçük diye merak edip oynamaya kalkma, çok zehirlidir onlar.”

Daha lafını yeni bitirmişti ki  bir iki metre yanımda, çimenler üzerinde bir engerek belirdi. Daha sonraları o tarlada geçireceğim zamanlarda sık sık burun buruna gelip zıplayacağım  engereği ilk o zaman gördüm. Babam “Bak işte, engerek bu” deyince istem dışı olduğum yerde zıpladım. Ben babamı yılanla arama alacak şekilde kaçarken, yılan da bizi farkedip ortadan kaybolmuştu çoktan...

Kasım 2019  

   

MESUT DENİZ

2 NO'LU F TİPİ HAPİSHANE

TEKİRDAĞ

İlişkili İçerik