Ağırlaştırılmış Müebbete mahkum Deniz Tepeli’den mektup var

“Görüşmeyeli, tekli hücrelere alındık, biraz bunun yoğunluğu vardı. Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyorduk, onaylandı. Beklediğimiz bir sonuçtu. 20 Haziran’da da ben ve dosya arkadaşım Resmiye Vatansever tekli hücrelere geçtik, artık ağır. Müebbet statüsünde tutuluyoruz. Havalandırma, ziyaret, telefon haklarımız diğer tutuklulara kıyasla oldukça kısıtlı; diğer bölümlerdeki –normal tutuklu- arkadaşları görmemiz neredeyse imkansız vs. vs… Komik olan şu; müddetnamede ağırlaştırılmış müebbet tahliye tarihinin karşısında “ölünceye kadar” yazıyor…”

    Merhaba Adil Okay,

   Tüm Okay’ları sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Dilerim hepiniz çok iyisinizdir… “Görüşmeyeli” daha doğrusu ben yazmayalı 8 Mart, 1 Eylül kartlarınızı, tabi ki sevgili, tatlı Öykücüğün o harika kütüphaneniz önündeki sevimli fotosunu / kartınızı ve en son da makalenizi aldım, tecavüz konulu olan.

Çok çok teşekkür ediyorum. Ben de bu dökümü yapınca ne kadar “kötü kalpli”, gevşek bir mektup arkadaşı (ilginç tanımlama bu) olduğumu da ortaya dökmüş oldum aslında, değil mi? Bunlar dışında da sizinle “karşılaştım” aslında. Güney dergisinde yazılarınız ve beni çok etkileyen, sevgili Tülin’in Güney 70. Sayı arka kapağındaki çok ilginç, çok yaratıcı, incelikli heykel çalışmasıydı. Bıçak Taşıyan Kadınlar… Sevgili Tülin’e de selam ve sevgilerimizi iletin lütfen. O’nun 8 Mart kartını da almıştık. Mahcubum yazamadığıma, kusura bakmasın.

   Bu arada, bize Yeni Adana gazetesinin eki de gelmişti bizlere, orda sizin 12 Eylül ve Köylü Amca başlıklı yazınız çok etkileyiciydi. Hepimizin bir 12 Eylül anısı, acısı var sanırım. O zamanları yaşamamış olanların bile! Yazının beni etkileyen yanlarından biri de hastane, yaralı olduğunuz süreçlerdi. Ben de yaralı yakalanmış, yazdıklarınıza benzer şeyler yaşamıştım. Özellikle askerin tavrını anlattığınız kısım. İnsan hiç ummadığı bir yerde, koşulda çok ilginç, sürpriz şeylerle karşılaşıyor. Birden başka bir zamanda ve mekanda olduğunu hissettiren ilginç deneyimlerdi. O zamanları da yazmalıyım, diye düşündüm… Yazdım aslında hastane, yaralılık dönemlerimi, arkadaşlar bir kitap çalışması için istemişlerdi. Konu, yaralı tutsak düşen arkadaşlarla ilgiliydi, ona yazdım gönderdim. Ama insan her şeyi yazamıyor, başkaları için sıkıntı olmasın diye, az önce bahsettiğim gibi… Bu yazıyı bir arkadaşa yolladım, fırsat olursa –gelirse size de yollayacağım.

   Görüşmeyeli, tekli hücrelere alındık, biraz bunun yoğunluğu vardı. Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyorduk, onaylandı. Beklediğimiz bir sonuçtu. 20 Haziran’da da ben ve dosya arkadaşım Resmiye Vatansever tekli hücrelere geçtik, artık ağır. Müebbet statüsünde tutuluyoruz. Havalandırma, ziyaret, telefon haklarımız diğer tutuklulara kıyasla oldukça kısıtlı; diğer bölümlerdeki –normal tutuklu- arkadaşları görmemiz neredeyse imkansız vs. vs… Komik olan şu; müddetnamede ağırlaştırılmış müebbet tahliye tarihinin karşısında “ölünceye kadar” yazıyor. Ama mahkeme bizlere hem ağır müebbet hem de ek olarak 20-30 vb. yıl hapis cezası verdi. Öncelikle ağır müebbet’i uyguluyorlar. Bu durumda 20-30 yılı nasıl ne zaman uygulayacaklar? Yani kedi gibi dokuz canlı olduğumuzu mu düşünüyorlar, yoksa asgari matematik ve mantık kurallarını mı bilmiyorlar, yoksa çok şakacı, esprili olduklarından mıdır bilmiyoruz artık, böyle ilginç bir durum var J biz iyiyiz, merak etmeyin. Cezalarını haklı ve doğru oluşumuzun onlarca da onaylanması olarak okuyoruz.

   Yazınız çok etkileyiciydi. “Savaşta tecavüz” konusu çok işlenmiştir. Ancak, sizin erkeklere dikkat çekmeniz, işte bu pek rastlamadığımız ve üzerinde pek durmadığımız, daha doğrusu, kendi adıma ve bulunduğum ortam açısından söylersem kadın-toplumsal cinsiyet-beden politikaları-taciz/tecavüz gibi konulara dair çok okuyor ve tartışıyor olmamıza rağmen üzerinde nerdeyse hiç durmadığımız bir nokta da budur. Kendi adıma, zihin açıcı ve uyarıcı, uyandırıcı olduğunu da söylemeliyim yazınızın. Teşekkürler. Geçen ay Ermeni katliamıyla ilgili bir kitap okuyordum. Yine Jineps gazetesinde Çerkes sürgününü anlatan anı-öykü tarzı uzun bir dizi yazısını okuyordum. Bu sıralarda zaten uzun süredir Şengal de yaşananları izliyor, okuyor, tartışıyorduk. Acılar, duygular, yaşananlar öyle aynı, öyle benzer ki. Jineps’deki yazıda yaşlı bir kadın “allahım biz ne yanlış yaptık da bunlar başımıza geldi1 diye yaşadıklarına isyanını ifade ediyordu. Beni en çok bu söz etkiledi. Çünkü aynı ya da benzer sözcüğü Ermenilerle, Kürtlerle, Ezidilerle ilgili okuduğum yazılarda da okudum. Başka halkların, inançların da eminim en çok söylediği sözdür. Bir itiraz, anlam verememe, çaresizlik, ağıt gibi. İşte bugün de aynı söz, çığlık yükseliyor. Bir de ilginç ama bu sözü hep kadınların ağzından duydum/okudum… İntiharlar, ailelerin dağılması, sürgün, köy yakmalar, her türlü aşağılanma, açlık, tecavüzler… hepsinde ortaktı. “Tarih tekerrür ediyor” dedirten cinsten. Evet.

   Yazınızda son söze şunu da eklemek gerek aslında, cinsel saldırıların en önemli nedenlerinden biri saldırıya maruz kalan toplumda, grupta, vs. de namus ve vb. anlayışının da bir sonucu. Ataerkilliğe karşı  kurban olmak ataerkinin orada çok güçlü yaygın olmasıyla ilgili. Namusu kadın bedeni ile tanımlayan her kesim, bu en güçlü dolayısıyla en zayıf noktasından vuruluyor. Mesela ABD’nin Irak işgali sırasında Tv2ye, basına yansımıştı Kuran’ı yırtıyor, tuvalete atıyorlar vb. bu dini bütün, inançlı bir Müslüman için çok büyük bir hakaret, aşağılama, işkencedir. Mesela aynı şeyi inançsız ya da bir hristiyana yapsalar, anlamsız olur, Kuran’ın onların gözündeki önemi farklıdır çünkü. Dolayısıyla bu tür saldırıların da boşa çıkması, egemenlerin cinsel saldırıları bir araç olarak kullanmaktan vazgeçirebilmemizin bir yolu da toplumdaki ataerkiyi yıkmaktır. Yani ezilenler, mağdurlar, halklar, devrimciler safında ataerkil zihniyet aşılmadıkça, doğru çözümlenmedikçe,  aydınlanma yaşanmadıkça egemenler bunu bir silah olarak kullanmaya devam edeceklerdir.

   Size, eski bir mektup yolluyorum. Bu bir adli tutuklunun kendi kendine yazdığı, tesadüfen elime geçen yıllarca sakladığım, beni çok etkileyen bir mektup. Yoruma gerek yok, tüm dramatik ve çarpıcılığıyla kendini anlatmış…// Sevgiyle, dostlukla….

Kobanê direnci, coşkusuyla selamlar sizlere. 1 Kasım 2014/Sincan

Deniz TEPELİ

KADIN KAPALI CEZAEVİ C-4

SİNCAN/ANKARA

İlişkili İçerik