Tutsak yazar Ergin Doğru'nun yeni romanı "Ateşten yaşamlar" hakkında

İÇERDEN “ATEŞTEN YAŞAMLAR”I OKUMA DENEMESİ

“Her yazar doğduğu yerden gelen güçlü bir histen yola çıkarak  yazmalı”… Naipul

Susan SONTAG’a göre “edebiyatın görevlerinden biri de egemen güçlere karşı soru sormak ve yeni ifadeler üretmektir.” Zaten ancak böylesi bir anlayışla yazar toplumsal gerçekliği bu çok yönlü biçimde anlamayı ve anlatmayı başarır. Bu tarzda kendini gerçekleştiren yazarın anlatısı, bir yönüyle hakikati içirirken diğer yönüyle de egemen düşünceyi yapıbozuma uğratarak, kendi evreni içerisinde farklı düşünsel ve yönelimsel oluşlara özgürlük alanları açar.

Ergin Doğru’nun “ATEŞTEN YAŞAMLAR” (Dersim Araştırmalar Merkezi-DAM-Yayınevinden çıkan) romanını okuduğum zaman direkt üste alıntıladığım S. SONTAG’ın ifadesi aklıma geldi. Dolayısı ile metni bu ifade ekseninde okumaya çalıştım. Yazar hangi kapsamlı ve katmanları (567 sayfa) olan Ateşten Yaşamlar romanıyla bir taraftan yaşadığımız ülkede egemen siyasal aklın Kürtlere yönelik geliştirdiği politikaları sorgularken, öte yandan ürettiğini söylemler aracılığıyla, başka bir yaşam ve mücadele biçimiyle egemenlere  hem karşı koymanın ve hem de alternatif yaşamı geliştirmenin nasıl mümkün olduğunu, bizatihi dolaysız deneyimlediği yaşam ve politik pratik gerçekliği hikayeleştirerek ayrıntılı şekilde anlatır. Bu yönüyle Ateşten Yaşamlar romanı, gerçek olan ile yaratılmış olan arasındaki sınır hattı üzerine inşa edilmiştir.

Ergin Doğru bir siyasetçi ama aynı zamanda çok yönlü bir yazar da. Yazdığı şiir, öykü ve makalelerini önceden okumuştum.  Şimdi yazmış olduğu  Ateşten Yaşamlar romanıyla yazarlık serüvenini daha farklı bir boyuta taşırmış oluyor.

Metnin hikâyesini kısaca özetlemeye çalışırsam: karanlığın hâkim olduğu 90’lı yılların ilk yarısında İstanbul’a üniversite okumaya gelen  bir grup öğrencinin içine girdikleri çeşitli arayışlar sonucunda, özgürlük hareketiyle tanışmalarıyla birlikte kendilerini dair edindikleri bilinçle, bireysel ve toplumsal gerçekliklerini anlamaya başlamaları ve bu doğrultuda  tarihsel ve toplumsal olaylara karşı aktif ve sorumlu tuttum almaya karar vermelerinin gerektirdiği yeni bir kişilik ve yaşam yaratısına  girişmeleri anlatılır. Ama olayların matrisi açıldıkça, hikâye içinde çıkan yeni hikâyelerle anlatı palimpsest bir hal almaya başlar. Tarihsel düzlemde 38’de Dersim’de yaşananların güncel mücadeleyle  bağlantısı kurularak  metnin derinlik boyutu sağlanırken, duygusal düzlemde Ali ve Nevres arasında gelişen aşk;   aşk ve özgürlük denklem ve diyalektiğini, kişisel olan ile toplumsal olan özel etkinlik olarak biçimlendirilir. Yine ulusal mücadele içinde yürütülen ideolojik çizgi ve sınıf savaşının mutasyona uğrayan kişiler üzerinden tartışmaya açarak, mücadeleye içkin  olan ontolojik ve semiyotik alanlara girme yoluyla maskulinite erkek anlayış ve özelliklerini  çözümleyerek, paradigmasal dönüşümün hafıza yolculuğunu geriye dönüşlerle takip edip tarihsel özet yapar.

Yaşam ya İlyada gibi savaş ya da Odyssey gibi  yolculuktan ibarettir denir. Metinde savaş ve yolculuk çok boyutlu ve farklı bakış açılarıyla  ele alınmış. Her şeyden önce, hikâye kişileri savaş ve yolculuğu kendilerinde başlatıp, kendilerinden mesafe alarak kendileri ve benileri arasındaki mesafeyi kapatarak çelişkilerin bilincine varırlar. Bu anlamda metnin odak düşüncelerinden birisi, yolun cümlede ulu olduğu savını savunmaksa; Diğeri hiç kuşku-suz büyük anlatıların  ihmal ettiği doğal insani yönelimleri olağanüstü koşullarda bile  olağan biçimde yaşanması gerektiğini hatırlatmasıdır. Bu bakımdan teorik yaklaşımların kısmen, ama sadece kısmen, çözümünü sunduğu şeyin  paradoksal biçimde sorunu olduğunu da kimi örneklemeler  aracılığıyla anlaşılır kılmaya çalışması, yaptığımız yorumun metnin düşünce uykuyla kesişmesini  mümkün kılmakta.

Metin karakterlerinin gençlik coşkusuyla hep hareket halinde olup, sürekli bir yerleri varma, bir şeyleri gerçekleştirme eylemselliği  içinde olmaları ve gelişmelerini  hikaye boyunca sürdürmeleri  ama esasta varılmak istenen yerin, mekan olarak kutsal ülke, yaşamsal olarak özgürlüğün hep bir adım ötede olması; bunların bir yönüyle ütopik öte yönüyle aşırı idealize edilişiyle  ilintili olarak, esasta büyük anlatılardan ödünç alınan bir düşünceyle, önce bir “ön yaşam” formatında  ve öncüler düzeyinde  gerçekleştirilmesi gerektiği iddia edilmekte. Ardından da “asıl yaşam” için bir ön hazırlık ve geçiş süreci olarak öngörüler bu “ön yaşam” sürecinin, hayatın akışıyla uyuşmayan  yönleri görülüp  gerçekçi tarzda  giderilmediği  için  harcanan emek ve verilen bedellere rağmen hareket halindeki döngüden çıkmak giderek zorlaşmakta. Bu bağlamda  tema anlatılarla  daha fazla ilgilenir gibi. Yani bir tarihsel döneme tanıklık eden ve bu süreçte özne olma iddiası  taşıyan kişilerin yönelimlerin de, her şimdinin kendi amaçlarını  gerçekleştirmek için de kolay tahmin edilen arzulardan mümkün mertebe uzak durmaya  çalışırlar. Kendi arzularına yenik düşen kişiler ise, örneğin Osman değerlerine  ihanet eder ve gerçekliğiyle yüzleşmeyi cesaret etmediği için kalp krizi geçirip ölür. karakterler edebiyatın yaşamıdır sav sözünden  hareket eder ve Ali ve Osman özenli nominal bir okuma yaparsak, -ki  anlatının ruhu buna davetiye çıkarır- o zaman rahatlıkla öykünün konusundan fazla bir anlam içerdiğini  söyleyebiliriz. Kuşkusuz ad yorumsal  bir anahtardır ve anımsanan  ile anlatılan arasında mutlak bir kopukluk yoktur. Dahası, belirtik söylemi yüreğinde  canlandıran gizil bir söylem. Kendilik  hissimizin  ve yaratıcılığın ana bileşeni olan “içsel zaman”ı  yaratarak sözcüklerin sustuğu halde anlamın büyümesini sağlar. Örneğin Nevres’in  aşk acısıyla kendini dış dünyaya kapatması, daha büyük bir arzunun doğum sancıları çektiği gibi hissettirilmekte ve nitekim bu anlamda okurun beklentisi de doğru zamanda ve doğru biçimde karşılanmakta.

“Anlatı kuramındaki en temel ayrımlardan biri ‘hikâye’ ve ‘söylem’ söylem arasındadır. Jonathan Culler’in söylediği gibi, anlatı bilimin temel öncülü anlatının çift yapısının olmasıdır. Anlatının(hikâyenin) düzeyi ile anlatımın(söylem) düzeyi.

Ergin DOĞRU geliştirdiği anlatı tekniğiyle, bu düzeyler arasındaki farkı eriterek dile ulaşmayı başarmıştır. Metin bağlamında bir hakikat dili olarak büyük oranda kaba anlam mecazlardan  ve kinayelerden  arındırılmış olduğu  düşünülen bir  dildir bu. Ve bu değil aynı zamanda alışkın olanın rahatlığına sığınan okura daha çok  kendisine aşina geldiği için mecazlı olduğunu genellikle fark etmediği sade ama aynı zamanda oylumlu bir dildir. Bu dilin ürettiği söylem ya da söylemin ürettiği dil, İmge imgesel anlatının içinde yaşanan olayları, gerçek yaşamdaki olaylarla birbirine yakınlaştırıp iç içe geçiren birikim ve deneyimle.

Yaşananları doğal bir biçimde anlatıya dönüştürdüğü için, okurun metne ve yazarına inanmasını, metne doğru açılmasını  ve sahiplenmesini sağlıyor. Özellikle Ali ve Nevres arasında geliştirilen duygu yüklü diyaloglar sahiciliğin, derinliğin değeri ve deneyimiyle kurulmuştur metinde.

Yine Ali’nin Dersim’e yaptığı yolculuk çok yönlü ve anlam doludur. Yolculuk esnasında tanıştığı ve bizlere tanıttığı kişinin öyküsü özelinde Dersimlilerin kapanmayan yarası olan “kayıp çocuklar” kanatılır. Ailesi katledildiği için ablasıyla yetim kalan bir çocukken, bir subay tarafından evlatlık olarak alınan ve özbeöz Türk olarak yetiştirildikten sonra Dersim’e “eşkıyaların kökünü kazıyıp, medeniyet götürmek” üzere bir subay olarak gönderilen ve bu kutsal görevini icra ederken 38 ruhunu “üstün başarı” ile yürürlüğe koyduğu için ödüllendirilen ve çok sonra hayatı boyunca baba bildiği kişinin vefatından hemen önce,(cennet bileti kapmak için olsa gerek) büyük günahlarından arınıp, ömür boyu sakladığı “sırrı” kendisine açıklamasıyla sarsılan ve Dersim’e dönüp kardeşini bulan kişinin hikâyesi, daha derin bir hikâye olarak metinde yer alır. Kendisiyle birlikte yine bir asker tarafından evlatlık alınıp dinci bir tarikat üyesi olarak yetiştirilen ve bu sonradan bünyesine enjekte edilen kültürü özümsediği için, kardeşini reddeden kadının hikâyesi de hikâye içinde hikâye olmaktadır.

Ergin Doğru

Ali ile birlikte Dersim yolculuğu yapan bu kişinin hikâyesi, “mecbur insan” hikâyesi olarak da okunabilir. Bunun sosyo-psiko analizi daha derin yapıla bilinir  ama bu yazının boyutunu aşar. Daha farklı açıdan hikâyeyi yorumlamak gerekirse; Sebald’dan ödünç alacağımız bir cümleyle belirtelim ki: Bu hikâye-ler  “kolektif hafıza denen soyut şey ile yıkıma uğrayanın somut hafızası arasındaki giderilmez fark üzerine düşünmemizi” sağlar. Yolculuk aynı zamanda Dersim inanç ve kültürüne doğru açılmamızı da olanaklı kılar. Dersim inanç sisteminde büyük bir rolü ve yeri olan Xizir’ın Ali’nin rüyasında varlığını hissettirip, hayatın akışını değiştirmede oynadığı rolü vurgulamak açısından kıymetlidir. Freud rüyayı, imgelerle düşünmeye doğru gerilmeye yol açan bir arzu gerçekleşmesinin ifadesi olarak görür. Konuyu anlamak açısından bunu da hatırda tutmak gerekir sanırım. Kritik ve tarihsel dönemlerde üretilen edebiyatın, en güçlü yönlerinden biri de, önceden tasarlanmış veya arzulanan tarihsel bir gerçeklik hakkında alternatif bakış açılarını geliştirmek ve dahası hayal edebilme yeteneği ve özgürce düşünme gücünü geliştirmektedir. Bu anlamda toplumsal yaşantı ve hikâye anlatısı arasında bir mesafenin olması gerektiğini sevgili Ergin Doğru göstermekte. Mesafeyi görünür kılan ise çerçevedir ve hatırayla bir olma hali, hatırayı hatırlatıcı olmayan bir iz olarak yaşamak olduğunu duyuran da hikâye içinde oluş süreçlerini sürdüren kişilerdir.

Nevres ve Babası A. Rıza Beyin yaşadıkları radikal dönüşümle, asimilasyon politikasının iflası duyurulurken, acılarımızın ve dayanma sınırlarımızı ölçen bir kavram olarak Xızır’ın varlığı, çaresizlikte hayatımızın bir hissidir ve ebedîleştirmeyi bizden talep etme hakkına sahiptir. Ama yine de bizim başımız her sıkıştığında yürekten YA XIZIR demeyi ihmal etmeyelim ki, kelimelerin ve bizim kemiklerimizin üstünü örtecek bir avuç toprağa bakabilelim.

Sonuç olarak, eğer politika deneysel bir etkinlikse ve yine eğer “en iyi politik romanlarda, bir ifade aracı olarak romanın da hala dünya üzerine ışık saçmaya muktedir olduğunu kanıtlayandır; ama özellikle de ortalığı fazla velveleye vermeden politikayla edebiyat arasındaki uyumsuzluğu çözendir” görüşüne inanıyorsak, acıların ikonografisinin uzun geçmişini, deyim yerindeyse soyağacını yazıp-okumaktan imtina edelim ki, sözün, ruhu tedavi etmedeki etkisini aşındırmayalım demeye getiriyor sözü yazar.

Bu bağlamda Ateşten Yaşamlar romanı, yazarın ilk romanı olması gerçekliğini de hesaba katılarak okunursa iyi bir roman olduğu anlaşılacaktır. Her şeyden önce insanların giderek neredeyse kolajlandığı günümüz dünyasında; insanın kendi değerleri ve benliğiyle yaşamayı savunduğu ve bu doğrultuda bütün zorluklara karşı büyük bir irade ve bilinçle mücadele edip mağdurların onurunu çiğnetmeyen insanların hikâyesini okumak gerekir. Metnin iç düşüncesini oluşturan bu perspektif ekseninde hareket eden geleneksel okur, kanımca hikâyeyi daha doğru anlayıp hemhal olur.

Metnin temel iletisi olan, çözüm uyanmış zihinlerin etkin isyanıyla mümkündür gerçekliğine katıldığımı belirtiyor ve bu yönüyle kendi içinde bir çığlık kopartan metnin anlattığı ve önerdiği yaşam arasında sıkışmadan, dıştan dayatılan heteronrmatif baskıya aldırmadan okuma zevkinden kendimizi mahrum etmeden, ahlaki ve vicdani yönelimlerimizi daha netleştirelim sözümüzün bir değeri olsun.

*Murat Çetinkaya Bolu F. Tipi C.Evi 

Kaynak: Dersim Gazetesi

İlişkili İçerik