Tutsak yazar ve gazeteci Uğur Yılmaz'dan yeni bir öykü: Musa'nın davası...

                                                   Musa’nın Davası

“Neden babam, anne?” Neden babamın yerini söylemiyorsun? Ben sizi oğlunuz değil miyim? Babamın yerini öğrenme hakkım yok mu? Dönülmeyen yerlere mi gitti? Söyle anne, söyle. Allah aşkına söyle. Öldüyse bir Fatiha okumak hakkım değil mi?

Kamile Hanım suskundu. Gözleri bir şey anlatır gibiydi. Gözyaşlarının yanakları sıyırıp aktığı gözler: Lütfen Musa sorma babanı, bilmek senin ölümün demek… Bilmek kötü, çok kötü…

Musa babasını kaybettiğinde henüz sekiz yaşındaydı. Nereye gitmişti babası, feci bir trafik kazasında mı öldü yoksa bir afet mi? Hayır, hayır. Bunlardan herhangi biri değildi. Doğal bir ölüm olsa annesi gizleyemezdi. O halde ölüm değil. Belki de Kamile Hanımı ve oğlu Musa’yı terk etti. Hayır, bu da mantıklı değil. Böyle bir şey olsaydı kimse Musa’nın babası Necati Bey için iyi şeyler konuşmazdı. Necati Beyi tanıyan herkes onun itibar sahibi olduğunu iyi biliyordu. O halde geriye ölüm kalıyor. Hem de feci bir ölüm, feci bir giz.

Yaşam böyle bir şey işte. Gölge kadar yakın ölümü yılan hikâyesi gibi düğümü çoktur. Musa, babasının ortadan kayboluşunu günden güne daha çok merak etmeye başlayadursun…

Kamile Hanım Necati Beyin akıbetinden sonra adeta felç olmuştu. Kendisini kurumuş bir ağaç dalı gibi yapayalnız hissediyordu. Araya zaman girince, yaşamak için bir nedeninin olduğunu anladı, biricik oğlu Musa.

Necati Beyin kardeşi ve kahvehane ortağı Kazım da olanlara çok üzülmüştü. “Ağabeyim benim, sensiz ne yaparım?” dediği duyulmuştu birkaç defa.

Ortada cenaze yoktu ki, taziye olsun. Bilinen bir ölüm yok ki baş sağlığı olsun. Geçmiş olsun dilekleri ile birlikte akıbetin meraklıları çoktu sonra sayıları azaldı, sonra soran olmadı.

Kazım kahvehaneyi tek başına yürütür oldu. Çünkü artık ortağı ve ağabeyi yok. Musa da kahvehanede çalışmaya başlamıştı. Okul okumakmış, iyi bir gelecekmiş, iyi bir tahsilmiş bunlar Musa’nın neyine, hem asgari ücretle işçi çalıştırmak meşakkatli bir şeydir. Sonra bu işçilerin sigortası falan derken perişan olur Kazım, altından kalkamaz masrafların.

Musa çaresiz amcasının düşüncesine tabi oldu. Küçük yaşta ona başka kimse iş vermezdi zaten. Hem çalışmasa eve kim bakacaktı. Kamile Hanım hasta ve okuma yazma bilmez.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalıyor, yıllar geride kalıyor. Musa kan ter içinde kahvehanede müşterilere çay yetiştiriyor. Amcası Kazım’ın ona verdiği birkaç kuruş ile evini geçindiriyor. Yaşına göre yetişkin işçilere taş çıkaracak şekilde çalışıyordu. Kazım’ın ona verdiği para çok azdı. Ona rağmen Kazım’ın verdiği parayı yüksek bir meblağmış ve minnetle veriyormuş gösterebilmek için sık sık “Sen bu işi öğrenemezsin, senin yüzünden zarar ediyoruz, kaç yıl oldu seni besliyorum” diyordu. Musa saygıda kusur etmezdi amcasına. Hatta onun yanında da çok az konuşurdu. Çok iyi biliyordu ki sabah beşte işe başlayıp, gece on ikide eve dönen başka bir işçi yoktu. Yine iyi biliyordu ki kendisine verilen düşük ücreti alan bir tek işçi dahi yoktu. Ne var ki kendisini mecbur hissediyordu.

Biraz sonra Kazım, Musa’yı çağırdı. Ona bugün çok yorulduğunu, eve gitmesi ve dinlenmesi gerektiğini söyleyince Musa şok oldu. Saat ona geliyordu. Gece yarısına iki saat vardı. Kazım ilk defa Musa’yı ilk defa bu saatte evine gönderiyordu. Ne kadar şaşkında olsa evinin yolunu tuttu güle güle…

“Ne dersin Musa, belki Kazım insafa gelmiştir de her gün erken gönderir evine, biraz daha fazladan dinlenmiş ve annen ile daha fazla vakit harcarsın.” İçinden gelen sesler Musa’yı daha çok sevindiriyordu. Öyle ki şaşkınlıktan annesine ısmarladığı ve gündüzden alıp, kahvehaneye bıraktığı birkaç eşyayı dahi unutmuştu. Dolu dizgin kahvehaneye döndü. Kapının önünde beyaz renkli Toros marka araba gördü. Biraz durakladı, daha önce bu arabalardan uzak durulması, gördüğü yerde kaçması gerektiğini babası Necati’den duymuştu. Camdan içeriye baktı, iri-kaba üç adam gördü. Hepsinde de hilal bıyığı vardı. Kilolu ve tıknaz tipli oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, Kazım’a bağırıp, çağırıyordu.

Kazım ise el pençe karşısında durmuştu. Sesler gittikçe yükseliyordu. Tıknaz tipli olan “Bana bak Kazım, son yardımından sonra sende gevşeme oldu. Yoksa vicdan azabımı çekiyorsun, seni bu azaptan kurtarmamı istiyor musun? Tekrar seni ziyaret edeceğiz. Senden yeterli detay alamazsak vatan hainlerinin gittiği yere seni de postalarız” diyordu.

Musa oldukça korkmuştu. İvecenlikle ayrıldı oradan.

Bu sabah hazan mevsiminin serinliği, Van Gölü’nden esen serin yelle Ahlat’ta daha da hissediliyordu. Gölün dalgaları küçük dağ tepeleri görüntüsüyle leb-i deryayı döverken, bulutlar da yüklerini hafiften çiselemeye başlamıştı. Ahlat sakinleri mevsimlik kıyafetleri yavaş yavaş dolaplardan çıkarıyordu. Kazım da yıllardır üzerinden çıkarmadığı eski bir hırkayı giyinmiş Musa’nın gelmesini bekliyordu. Kahvehaneyi erken açmıştı. Erken açması gerekiyordu da. Çünkü Ahlat’ta Sünni muhafazakarlık hâkim olup, sabah namazına kalkan yurttaşlar tekrar uyumazlar, çarşı merkezine inerler, açık kahvehaneler uğrak yerleridir. Kapalı kahvehaneler müşteri kaybına uğrarlar.

Musa bugün gecikmişti. Aklı hala dün gece duyduklarındaydı. Ne anlam ifade ediyordu dünkü duyumlar? Anlam biçmeye, bir şeyler kavramaya çalışıyordu. Kimdi o adamlar? Amcasından ne istiyorlardı? Kafası allak bullak kahvehaneye girdi Musa. Kazım sinirliydi… Gözleri, ne ölçüde kin ve nefret beslediğini gösterir gibi kan kırmızısına dönüşmüştü. Öyle ki saniyeler sonra yayından çıkacak ok gibi pörtlemişti gözleri. “Neredesin oğlum sen! Kendini memur mu sanıyorsun? Yoksa cebine birkaç kuruş koydum diye kendini bir halt mı sandın?” diyerek üstüne yürüdü. Musa, amcasını ilk defa böyle sinirli görüyordu. Zaman zaman amcasının hakaretlerini sorgulamıyor değildi. Bu sefer kendisi de kızmıştı. Çünkü amcasının öfkesi işyerine geç gelmekten öte, dünkü adamların tehditleriydi. Usulca amcasına “Tamam amca bir daha gecikmeyeceğim” dedikten sonra ocağa geçti, içten içe de söylendi. Bu kahvehane babasının iken kendisi sömürülen oldu. Orta halli durumları varken eve tavuk eti alamaz oldu. Açlık ile boğuşuyorlar; bisikleti ve lüks oyuncakları vardı şimdi hiçbirinden eser yok.

Akşam üstü göl azmıştı yine. Kehanetin habercisi gibi ürkütücü bir gece çökmüştü Ahlat’a. Şimşekler saniyelik aydınlatıyor, sonra sağanak ıslatıyordu ilçeyi. Yağmura hazırlıksız yakalananlar oradan buraya kaçışırken birkaçı da kahvehaneye girdi. Kazım gelenlerin çay içeceğini bildiğinden neşesi hayliden haliydi. Bunlar hep müşteri, hep velinimet, hep para. İçlerinden orta boylu, beyaz tenli ve iri burunlu olan Kazım’ın lise arkadaşı çıkıyor.

“Merhaba Kazım naber?”,

“Teşekkür ederim Haydar, seni görmek ne güzel şey böyle”

“Ben de seni gördüğüme sevindim.”

İkili bir süre oturup sohbet ettikten sonra Haydar sıcak sohbetin sonunda ‘’ ‘’Biliyor musun Kazım, bizim Ahlat’ın mağaraları git gide ünleniyor geçenlerde 50’ye yakın bir turist grup geldi. Onlara rehberlik yapıyordum buraya ulaştıklarında saat gece yarısını geçmişti. Bu kahvehaneye gelip çay içecektik sonrasında tarihi mağaralar ve Urartululardan kala surları ziyaret edecektik. Maalesef orası da kapalıydı bizler de Tatvan’a gitmek zorunda kaldık’’  diye konuştu. ‘’ küçük Akdeniz’’ denilen Bitlis’in Ahlat ilçesi surları Urartulardan kalma kalesi ve tılsımlı mağaralarıyla bilinse de Kazım’ı ilgilendiren tek şey 50’ye yakın turiste çay kahve satma şansını kaçırmasıydı… Haydar ‘’ gece yarısı’’ demişti yani Kazım’ın kahvehaneyi kapatmasından sonra, suçlu varsa elbette kendisiydi. Ne var ki her zamanki gibi bir günah keçisi bulmak zorundaydı. Kâh kendisine kızıyor, kâh Musa’ya sövüyordu.

 Biraz sonra kahvehanedeki son müşteri de gidince, Kazım ve Musa baş başa kaldı. Elindeki gazeteyi köşeye attı ‘’ gel buraya seni uyuşuk soytarı ‘’ diye Musa’ya seslendi. Sinirli olduğu hakaretinden ve ses tonundan anlaşılıyordu. ‘2 buyur amca bir şe…’’ sözünü tamamlayamadan şiddetli bir tokat patladı Musa’nın narin yüzüne, olduğu gibi yığıldı yere. Ayağa kalkmasına izin vermeden Kazım tekmeler savurdu; başına vurdu, karnına vurdu henüz yerdeyken bile ensesine tokat darbeleri aldı Musa. Burnu kanadı yine de işkenceden vazgeçmedi Kazım. Biraz sora nihayet Musa’ya ‘’ Git burnunu temizle, bundan sonra da kahvehaneyi dörtte açacaksın’’ dedi

 

Akrep yelkovanını kovalıyor, yelkovan gece yarısını gösteriyordu. Kahvehane kapanacaktı ki, beyaz saçlı kamburu çıkmış yaşlı bir adam girdi, içeriye. Kazım’ a bakarak bir bardak süt istedi. Kazım usulca suyu hazırladı, içine biraz süt karıştırdı, az sonra müşteriye götürdü. Yaşlı adam ‘’ arkadaş su değil, süt istedim. Bademciklerim şişmiş bir bardak süt getir de biraz iyileşeyim’’ diye konuştu… ‘’ ne suyu ihtiyar bunun adı süttür. Sen yabancısın galiba.’’
‘’ ne kadar yabancı olsam da, sütün yabancısı olamam ya. Hem sen yabancı olduğum için beni kandırmak istiyorsun’’

‘’ seni kandırmıyorum. Sen sütün yabancısısın bizim Ahlat’ın inekleri farklıdır. Sütü açık renkte verirler’’
yaşlı adam karşısındaki sahtekarı çözünce
‘’ sanırım size hak verdim. Sütü veren inek hakiki inekmiş. Kazançlı çıkacağını düşünse de hep zarar edecek… hadi kendine iyi bak, bol kazançlar’’ dedikten sonra bir bardak sütün on katı değerini ödeyip gitti. Kazım parayı görünce bir anda neşesi yerine geldi. Musa’ya bakarak: ‘’  Bak Musa, baban burada olsaydı benimle gurur duyardı’’

‘’ Doğrudur amca, seninle gurur duyardı. Bir verdin on aldın. ‘’

Musa kendi içinden ise ‘’ Bencil, çirkin, paragöz…’’ diyordu.

‘’Aferin sana Musa gururumu okşadın, gel bir öpeyim seni… bak evlat sana bu gece biraz kızdım ama beni de anla lütfen. Müşteriler günden güne eriyor. Gelen bir daha gelmiyor, şimdi sen söyle durum böyleyken 50’ye yakın turisti kaçırmak nasıl bir duygu acaba. Bak zarar ediyoruz bu senin yüzünden, bu kadar saf olma. Biraz yalan atmayı öğren, üç kağıtçı ol, kurnaz ol, dünyanın sonu değil ya… şiddet kullandım bunun için de özür dilerim.”

 

Kazım’ın söylemleri ve özür dilemesi Musa’da bir karşılığı yoktu, özrü kabahatinden büyüktü. Ne var ki Musa, olumsuz cevap vermeyi düşünemezdi. Olabildiğince kısa cümleler kurup, bir an amcasından kurtulup eve gidip dinlenmek istiyordu.

Bu denli karanlığa katlanan birinin ışığı yine aynı karanlıkta doğar Musa yaşamının böyle seyredeceğine hiç inanmazdı içindeki ümidinin hep diri tuttu.

 

Kamile hanım, Musa eve gelmeden asla uyumazdı. Saat gecenin 12’sini gösteriyordu. Biraz sonra 12’de geride kalmıştı ama Musa hala yoktu. Kamile hanımın merakı gittikçe artıyordu, haksız da sayılmazdı. Geçenlerde değil miydi bekçilerden azar işitmesi  ‘’ baban gibi komünist mi olacaksın, ne işin var bu saatte sokaklarda ‘’ diyerek, kızmış hatta tehdit etmişlerdi. Sonra geçen aylarda da pantolon paçasını sokak köpeklerine kaptırmıştı. Çok korkmuştu Musa, çok; annesi de öyle…
nihayetinde kapı çalındı gelen Musa’ydı. Kamile hanım kapının çalınışından Musa olduğunu anlamıştı… Büyük heyecanla koştu kapıya.’’ Büyük heyecan’’ diyorum çünkü sırdaşı, yoldaşı, evinin direği olan Necati’yi kaybetmişti. Geriye bir tek oğlu Musa kalmıştı.

Musa, yemek yedikten sonra Kazım’ın kendisine verdiği parayı annesine uzattı. Bu Musa’nın haftalığıydı. Kamile hanım, oğlunun uzattığı parayı istemeye istemeye aldı, çünkü Musa evin tek gelir kaynağıydı. Ekmek, bulgur vs alması gerekiyordu.

“ anne amcam yine kesik attı işler kötüye gidiyormuş, kahvehaneyi geç açıyormuşum. Bu yüzden müşteriler günden güne azalıyormuş”

“ sana yalan söylemiş oğlum. Senin yüzünden değil, kendi bencilliği, aç gözlülüğü yüzünden müşteriler azalıyor, birkaç yıla kalmaz şimdiki müşteriler de ayak çekerler, zaten gelenler de babasının hatrı için geliyor. Şayet bilsinler ki, kazım kardeşinin mirasına çöküp, oğlunu da angarya yapıyor. Emin ol oğlum, babanın arkadaşları o kahvehaneyi yıkarlar… sen kendine başka bir iş bul. Kazım seni sömürüyor. Ne gündüzün belli ne de gecen ‘’ diyerek serzenişte bulunan kamile hanımın gözleri dolmuştu.

“üzülme sen anne, ben her şeye vakıfım. Doğru zamanı bekliyorum, eğer şimdi amcama isyan bayrağı çekersem işsiz kalırım”
“ ah oğlum keşke okuma-yazma, biraz da tahsilim olsaydı. Kardeşinin mirasına çöken o Kazım’ı mahkemelerde süründürürdüm”

“belki o da bir gün olur anne “

“ neyse oğlum, şimdilik bunları konuşmayalım. Hadi şimdi git uyu. Zaten iki saat uyuyup sonra yeniden uyanacaksın”

“ ben alıştım artık anne… ha bu arada sosyal hizmetler diye bir kurum varmış, ihtiyaç sahiplerine yardım ediyorlarmış. Acaba sen de başvursan mı?”

Kamile hanım tebessümle iki elini Musa’nın yanaklarına götürdü,

“ seni şaşkın, şimdiye kadar başvurmadığımı mı düşünüyorsun? her ay başvuru yapıyorum. Her seferinde de reddediyorlar. Halkla ilişkilerde çalışan bir kadın bizim ailenin komünist olduğunu söyledi”

“komünist nedir?”

“dağ gibi babanın başını soktuğu beladır oğlum”

“nasıl yani anne. Bir şey anlamadım”

Musa uzun zamandır annesine, babasını sormamıştı. Konusu açılınca Musa’nın tehlikeli soruları kaçınılmaz oluyor.

“ anne kızacağını biliyorum ama yine de soracağım çünkü bu soru her gün beynimi yiyen bir akrep gibi, beni günden güne bitiriyor”

“sus Musa, sus yine babanı soracaksan hiç sorma. Ben de kaybolduğunu biliyorum başka bilgim yok, hadi git uyu”

Musa geçen gece Toros markalı, beyaz renkli arabayla gelen adamlardan bahsetmek istedi annesine ama kamile hanım bir hayli yıpranmış gibiydi”

Tan vaktinin uyanmasına daha vakit vardı. Van gölü bugün de çok kızgındı. Sahil boyunu döverken fesleğen ve sardunyaların kokusu Ahlat’ta hala hakimdi…

Sabaha doğru müşteriler kahvehaneye gelmeye başladı. Eskiden sandalyenin tamamı doluydu şimdiyse sadece üçte biri dolu. Kazım, bu duruma her geçen gün daha fazla öfkeleniyordu. Sinirini Musa’ya boşaltmak istiyordu ama çocuk hiç durmadan çalışıyor, kahvehaneyi de çok erken açıyordu. Ağabeyi Necati ortadan kaybolunca kazım kahvehanenin adını değiştirmişti. “Direnişti” adı şimdi ise “ Ahlat Çayevi” olmuştu…

Bir zaman sonra Kazım kahvehaneye az uğrar oldu. Günde birkaç saat, bazen biraz daha fazla, genel işleri Musa yapıyordu, Kazım ise sadece hesabı topluyordu.

Akşamüstüydü, Kazım kahvehaneye geldi hesabı toplamak için kasayı açtı. Kasada para çok azdı.

“ bu ne ulan! Çocuğumun harçlığından da az” diye mırıldandı. Hemen Musa’yı çağırdı. Musa yanına gelip

“buyur amc…” diyemeden tokat darbelerini şırakk diye yüzüne aldı.

Bu seferki darbeler çok daha ağırdı. Kahvehanede müşteriler de vardı. Buna rağmen Musa, dakikalarca karnına, başına darbeler aldı. Araya müşteriler girince de;
“ bu çocuk hırsızlık yaptı. Annesiyle birlikte hem de… Bundan sonra sana maaş da yok. O cahil annenle ne yapıyorsanız yapın” diye söylendi.

Musa sessizdi, hem de çok…

Kazım’ın siniri biraz geçince kahvehanedeki baş köşeye geçti. Kırmızı renkli, biraz da lüks koltuğuna oturdu. Elinde her zamanki gazete ağabeyi ile ilgili bir haber var mı, yok mu ona bakıyordu. Günlük ritüellerinden biriydi gazetelere bakmak…

Musa gece eve gittiğinde, amcasından aldığı darbeleri gizlemek için erken uyuma hamlesinin, kamile hanımca bir karşılığı olmamıştı. Kazım’a beddualar okuyordu… kocasının kayboluşundan sonra ilk defa bu denli gözyaşı döküyordu.

“ anne lütfen ağlama artık. Sakin ol. Sana söz veriyorum başka iş bulacağım. Hem daha fazla para kazanacağım hem de beni kimse dövemeyecek artık” dedikten sonra Musa’da ağlamaya başladı.

Kamile hanım oğluna sıkı sıkı sarıldı. Gözyaşları Musa’nın gür saçlarını ıslatıyordu, elleriyle Musa'nın kırmızı kırmızı yanaklarını okşadı. Ela gözlerinden öptü. Ébak oğlum” dedi. Musa başını kaldırıp,  annesinin gözlerine kilitlendi. Devam etti Kamile Hanım: “ bu dünya fanidir, hepimiz göçüp gideceğiz, kimse ölümsüz değildir. Ölümsüzlük sadece erdemlilikle olur. Ölçülü ol, adaletli davran, cesur kal hep ve basiret edin. Bunları baban söylerdi hep.

Musa, annesinden aldığı moral ve nasihatlerle ölgün yüzünü değiştirmiş neşe ve coşkuyla kahvehaneyi açmıştı. Bu moral nereye kadar gidecekti, kazım bir kazmalık yapar mıydı? Çünkü Kazım kendisi ağlarken başkasının gülmesine müsaade etmezdi. Akşam üstüydü, Van Gölü hala kızgındı. Dalgalar dostane görüntüden uzaktı. Kazım her zamanki köşesinde gazetelere göz atıyordu. Ağabeyi Necati hakkında bir haber yoktu. Diğer haberler içinde; “Hep aynı haberler” serzenişinde bulunup, gazeteleri köşeye attı. Musa’ya “Oğlum ben camiye gidiyorum, namaza” dedikten sonra kimi talimatları tehditsel bir dille verdi. Musa amcasının namaz kıldığını ilk kez duyuyordu. “Amca sen namaz kılıyor muydun?” diye sordu. Gülümseyen Kazım “Oğlum Müslümanım ben. Baban gibi komünist kafir değilim.”

Kör hançeri on defa Musa’nın sırtına batırıp çıkarsaydı, belki de Musa bu kadar içerlemezdi. Çok defa hakarete, işkenceye maruz kaldı. Ama babasına tek laf söylenmemişti. Her kötülüğü yapan Kazım sonunda onu da yaptı. Musa’nın neşesi yerle yeksan olmuştu. Mezardan çıkmış ruh gibi dolanıyordu kahvehanede. Biraz sonra dört kişi geldi kahvehaneye. Hepsi de yabancıydı. İçlerinden uzun boylu, esmer tenli, sıcak yüzlü ve pala bıyıklı olanı Musa’ya seslenerek; “Arkadaşım, bize dört tane çay getirebilir misin?” dedi. Sesi ince ve nazikti. Musa “Tabi ki efendim” dedikten sonra jet hızıyla hazırladı çayları. Musa kendisine “Arkadaş” diye hitap edilmesinden memnuniyet duymuştu. Kendisini artık büyümüş, yetişkin hissetmişti.

Çayları nazikçe masaya bıraktı. Yabancılara; “Başka bir arzunuz var mı efendim?” diye sordu. Müşterilerden uzun boylu olan aynı samimiyet ile “Hayır yok. Olursa sana seslenirim yakışıklı… Bu arada adın ne senin?” diye sordu.

“Adım Musa efendim”

“Tamam Musa arkadaş, teşekkür ederim”

“Peki ben de sizleri tanıyabilir miyim?”

“Tabi ki tanıyabilirsin. Benim adım Serhat” dedi ve yanındakilerin Dicle, Fırat ve İdris olduğunu, mesleklerinin gazeteci olduğunu söyledi. Bu kısa tanışmadan herkes memnun gibiydi. Diğer müşteriler de çay isteyince Musa müsaade istemek zorunda kaldı.

Musa’nın ilk defa gördüğü bu müşterilere içi ısınmıştı. Çay servisi yaparken dahi kulakları onlardaydı. Adı Serhat olan içlerinde en çok konuşandı. Sesi de gürdü. Kurduğu cümleler, verdiği örnekler Musa’yı daha fazla etkiliyordu.

Gazeteci Serhat arkadaşlarına kapitalizmin ahlaki erozyonunu anlatırken, “Kapitalizm kurucularından Adam Smith “Kapitalizm insan ruhundaki köklerin, bencillik, aç gözlülük olduğunu” söyler. Ve bunun her ne kadar ahlaki bir düşüklük gibi görünse de toplumsal fayda açısından yararlı olduğunu, böylece bencil çıkarları peşinde açgözlüce koşuşan insanların piyasayı canlandıracağı ve bu sayede bolluk olacağını söyler” diye konuştu. Musa’nın fazlasıyla ilgisini çekmesinin nedeni belki de bencil kavramını amcası Kazım ile bütünleştirmesiydi. Biraz sonra yeni tanıştığı misafirlere dört tane tavşan kanı çay götürdü.
“ bu çaylar da benden “ dedi. Musa’nın bu hamlesi onun geleceği için de önemli bir adımdı. Samimiyet bir hayli ilerledikten sonra, gazeteci Serhat, Musa ile sohbeti Derinleştirdi.  Serhat “ gazetecilik, hakikat arayışı demektir. Ya hakikat yolundan sapmayacaksın ya da yolunu değiştireceksin” dedi.

Musa “ ben buna ek olarak erdemliliği de eklemek istiyorum. Çünkü babamın deyişiyle ölümlü insanın ölümsüzlüğüdür erdemlilik. Bence her gazeteci ölçülü olmalı, cesur olmalı, basiretli olmalı. En önemlisi adaletli olmalı. Kalemini oynatırken mazlumun hakkını savunmalı. Vicdanıyla konuşmalı, helalleşebilmeli…” diye konuştu.

Musa, henüz çocuk yaşta konuşan biri değil de, televizyon programına katılan aydın bir yorumcu gibi konuşmuştu. Gazeteci Serhat da Musa’yı çok sevmiş hem de Musa’nın değerlendirmesini çok beğenmişti.

Saatler ilerlemiş, müşterilerin de kalkma zamanı gelmişti. Serhat hoşça kal demeden önce, Musa’ya gazete dağıtımcılarının bir süre sonra işi bırakacağını ve dolayısıyla bir dağıtımcıya ihtiyaç duyduklarını söyledi.

Musa için bu kaçınılmaz fırsattı. Kendisinden daha iyi dağıtımcı mı olurmuş; kim bilir belki bir gün yazamaya da başlar, babasının kayboluşuna suskun annesini, amcasının hilal bıyıklı heriflerle karanlık işler çevirdiğini hayal ediyordu Musa kurduğu düşler yüzüne neşe olarak yansıyordu. Şarkılar, türküler mırıldanarak eve gitti.

Ertesi sabah kahvehaneyi açmadı, saat öğlene doğru geliyordu ki, öyle uyandı. Kamile hanım şaşkındı. Musa, Gazeteci Serhat’ın verdiği adrese geldi. Kapıyı çaldı… Henüz kapı açılmadan, içeriden bir ses duyuldu, “ arkadaşlar, Musa mı geldi dersiniz?”

Kapıyı açan Serhat’la birlikte kahvehaneye gelen Dicle’ydi. Orta boylu, kıvırcık saçlı, esmer tenli bir kadındı Dicle. Musa’yı görür görmez

“ Evet, arkadaşlar beklediğimiz misafir geldi “ dedi

Musa şaşkın şaşkın içeri girdi. Kendisinin geleceğini nereden biliyorlardı ki, onlar Musa’dan sadece bir dağıtımcı istemişlerdi.

Serhat, Musa’yı samimi ve sıcak bir edayla karşıladı.

“ Uzun zamandır seni bekliyorduk Musa. Hoş geldin, gel otur kahvaltı yaptın mı?” diye sordu Musa’nın şaşkınlığı gittikçe artıyor, meraka evriliyor, beynini yiyen sorularla bağdaş kuruyor;

 “ Daha dün tanıştık Serhat arkadaş, nasıl oluyor da uzun zamandır beni bekliyorsunuz?”

“Dün kahvehaneye çay içmeye değil, seninle tanışmaya ve seni işbirlikçi ajan olan Kazım’ın elinden kurtarmak istedik”

“Peki gazeteci olmanın dışında kimsiniz? Size bu görevi kim verdi?”

“Duvardaki fotoğrafa bak Musa”

Musa bir köşede asılı duran fotoğrafa baktı. Hemen tanıdı. Bir gece kahvehaneye gelmiş süt içmek istemişti. Kazım’da ona su verip, parasını almıştı. Peki şimdi nerede bu kişi?

“Bak Musa bu kişi de senin adaşın, adı Musa. Kahvehaneye süt için değil, seni görmek için geldi. Çünkü Musa Amca, baban Necati’nin yoldaşı, can arkadaşıydı. Tıpkı baban gibi geçenlerde karanlık eller tarafından vurularak öldürüldü. Sürekli seni düşünüyor, merak ediyordu. Sık sık kahvehaneye birilerini gönderip, seni gözetliyordu”

Musa değişik duygular içinde hapsolmuştu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Karanlık ellerin babasını öldürdüğüne hemen inanmış ve böylesi bir neticeyle karşılaşacağını da tahmin etmişti. Kendisi de kimi karanlık adamların gece yarısı kahvehaneyi ziyaret ettiğini, arabalarını, tiplerini anlattı. Ve tabii ki annesinin bir şey anlatmadığını da…

“ o adamları biz de takip ediyoruz. Onlar faili meçhul cinayetlerin failleridir. Babanın da, Musa Amca’nın da katilleridir. Şunu söylemekten korkarım ki…”

“ Söyle Serhat arkadaş, söyle amcam da onlarla çalışıyor, babamın kanında amcamın parmağı var. Şimdiye kadar düşünmekten bile korktum. Ama gerçeklik ortada. Şuan aklımda intikamdan başka bir şey yok.”

“ Elbette alırsın intikamını Musa, hakikate koşan iradenle, faşizme korku salan cesaretinle, arılara dayanma basiretinle, doğaya-insana değer veren adaletinle” diye konuştu Serhat…

Musa, bir yandan gazetecilik eğitimi alıyor, bir yandan günlük gazetelerin dağıtımına yardımcı oluyordu.

Bu arada Kazım, Musa’nın yokluğuna bir türlü alışamadı. Çünkü kahvehanedeki tüm işler sırtına kalmıştı. Sürekli Musa’ya sövüyor “ vatan haini, terörist, hırsız, namussuz; seni o kadar besledim, cebine para koydum. Ah Musa ah gidip komünistlerle iş tuttun. Amcana ihanet ettin” diye söyleniyordu.

Aradan tam 4 ay geçmişti.  Van Gölü hiç olmadığı kadar durgundu, ürkütücü en ufak dalgası yoktu. Ahlat sakinleri de çok şaşkındı. Güneş uzun zaman sonra kara bulutları aşıp Ahlat’ı aydınlatıyordu.

Kazım, kahvehanede her zamanki köşesinde günlük gazetelerini okuyordu. Musa'yı da araya giren onca zaman unutturmuştu.

Gazete yapraklarını çevirirken; “ Musa’nın Davası” başlığıyla bir habere denk geldi. Kazım’ın günahları yazıyordu, hem de birçok delillerle. Kazım, bu sefer gazeteyi köşeye fırlatmadı, fırlatamadı. Korku rüzgârı onu içine aldı. Kaçıp kurtulmayı düşündü;

Dışarıda polisin siren sesleri… Güneş yeniden doğar gibiydi…

 

Uğur YILMAZ

Karakoçan hapishanesi. Elazığ

 

 

İlişkili İçerik