Tutsaklara Mektup Yazmayı Yeter ki İsteyin!

"İsterseniz gelin bugün kendinize küçük bir soru yöneltin! “Ben zindandaki tutsaklar için ne yaptım? Bugüne kadar yapmam gereken her şeyi yaptım mı, yapıyor muyum?"...

Biz hep “büyük işlerin insanı olduğumuz için” tutsakları düşünmek, onlar için bir şeyler yapmak, anlamlı ama mütevazi işlerle uğraşmak gibi bir derdimiz olmaz. Hiç kuşkusuz her bir tutsak istisnalar hariç, ödediği bedelin anlamını çok iyi biliyor! Ve bunun gerektirdiği her yerde başını dik tutmak, zindanda mücadelenin gereklerini yerine getirmede de bir an bile tereddüt etmiyor. Burada söz konusu olan bizim ne yaptığımız..."

 

Yeter ki isteyin!

İlk tutuklandığım günlerde mazgaldan uzanan mektup demetine koşan kıdemli tutsakları gördüğümde çok şaşırmıştım. Dışarıdaki biri için tümüyle ödenmesi gereken faturalarla özdeşleşmiş postacının hapishanedeki değeri arasındaki bu farkı çok kısa sürede anlamıştım. Ve her yeni tutsak gibi posta yolu gözleyenler listesinin baş köşesine yerleşmiştim. Birkaç gün içerisinde, mektupları dağıtan gardiyanın maltadaki ayak seslerini ve mazgala vuruşunu öğrenmiş, gün akşama dönmeye yüz tuttuğunda postanın yolunu gözler olmuştum. 

Posta dağıtım saati genellikle koğuşların sessizlik/bireysel çalışma saatine denk geliyordu. O saatlerde koğuşun büyük çoğunluğu çalıştığından, postaları alt kattaki günün nöbetçisi alırdı. Mazgalın açılmasıyla birlikte hepimiz sessizce nöbetçiye odaklanır, ayak seslerini takip ederdik. Nöbetçi üst kata çıktığında, ranzalar arasında dolaşarak, sessizce mektupları dağıtmasını, sabırsızlıkla sıranın kendimize gelmesini beklerdik. Benim gibi heyecanlı olanlar dayanamayıp, sessizliği bozardı. Nöbetçiye “Bana mektup var mı” diye sormadan edemezdik! Nöbetçinin uzattığı mektup demetinin kabarıklığı büyük bir sevinç yaratırdı. Sevinçli bir telaşla elimizdeki kitabı ya da gazeteyi bir tarafa bırakırdık. Mektubunu alan herkes, masasında ya da ranzasında mektup demetiyle eline sıkıştırılan bambaşka dünyalara kanat çırpardı. 

Mazgaldan gardiyanın uzattığı ak zarflardan çıkan dünyaların ağırlıklı olarak başka mapushanelerden geldiğini unutmadan kaydetmeliyim. Bu durum, mapusun halinden bir başka mapusun anladığının resmi olsa gerek! Öyle ya dışarıdakiler her zaman çok meşgul oluyorlar. Ellerinden düşürmedikleri akıllı telefonlarıyla sosyal medyada dolaşmak, bol miktarda oyun oynamak gibi çok önemli “işlerin” yanında yaşam gailesine eklenen başka görevleri de düşününce...

N’apsınlar! Hayatını dört duvar arasında geçirmeye mahkum edilmiş birilerine yazmak, aramak-sormak! Hani tek bir defa olsa, birazcık kendilerini sıkıp vicdanlarını bir nebze de olsa rahatlatacak bu mektup yazma işini seve seve yerine getirecekler. Ama düzenli olarak bir tutsakla yazışmak, zaman zaman ona küçük sürprizler yapmak, hapistekine küçücük de olsa bir pencere olmak... Hakikaten zor iş değil mi?

Oysa her birimiz zindanlardakilerden söz açıldığında bir çuval dolusu laf ederiz! Biliriz hasta tutsakların ve özellikle de ömrünün neredeyse büyük bir kısmını hapishanede geçirmiş ve geçirmekte olan 20, 25 yıldır hapis yatanların ve yatacak olanların insanlığımızın kanayan yarası olduğunu! Ama iş pratiğe geldiğinde!.. Söz ve eylemin uyumu söz konusu olduğunda!.. Biz hep “büyük işlerin insanı olduğumuz için” tutsakları düşünmek, onlar için bir şeyler yapmak, anlamlı ama mütevazi işlerle uğraşmak gibi bir derdimiz olmaz.

Bütün bu işler ya tutsak ailelerinin, kurumlarının ve duyarlı birkaç kişinin işi olarak görülür. Ya da üç maymunu oynarız. Arada bir tutsaklar için bağış toplayanlara bağışta bulunarak, onlara karşı görevimizi yerine getirdiğimizi düşünürüz. Bu yolla kendimizi rahatlatmış oluruz. 

Hiç kuşkusuz her bir tutsak istisnalar hariç, ödediği bedelin anlamını çok iyi biliyor! Ve bunun gerektirdiği her yerde başını dik tutmak, zindanda mücadelenin gereklerini yerine getirmede de bir an bile tereddüt etmiyor. Burada söz konusu olan bizim ne yaptığımız. Bizim zindandaki yoldaşımıza, arkadaşımıza, dostumuza ya da hiç tanımadığımız bir tutsağa dışarıdan bir pencere daha açıp-açmama pratiğimizdir. Bunun için kendimizi zorlamak bir yana, yapılan çağrılara ne kadar yanıt olmaya çalıştığımız önemli. 

İsterseniz gelin bugün kendinize küçük bir soru yöneltin! “Ben zindandaki tutsaklar için ne yaptım? Bugüne kadar yapmam gereken her şeyi yaptım mı, yapıyor muyum?” 

Bu sorulara vereceğiniz yanıtın vicdanınızla nasıl bir tartışma yürüttüğüne kulak verin. Arkası kesinlikle bir çorap söküğü gibi gelecektir. Adresleri nereden bulacağım diye hiç telaşlanmayın! www.gorulmustur.org sitesinden, tutsak örgütlerinden, İnsan Hakları Derneği’nden istediğiniz adrese(lere) rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Yeter ki, siz yazmak, bir tutsağa küçük bir pencere olmak isteyin!...

Kaynakça: Yeni Özgür Politika

Karikatür: hapishanede çıkartılan "Vız gelir" dergisinden.

İlişkili İçerik