ŞİİR RİTÜELİ
Telaşlı adımların hızlı bir ritimle geçtiği bir sahneydi bu şehrin sokakları. Her adımın altında ezilen gözü yaşlı bir geçmiş, her durağın sonunda kucağını açmış yaralı bir acı bekliyordu. Aşkla bu durağa varmaya çalışan ayaklar dikenliydi. Sevinçleri kırık, sokak lambaları direklerine “sokak hayvanlarını” toplatma kararı yazılı afişler yapıştırılmıştı. Toplanan hayvanları gören kimse olmamıştı bir daha. Yoksa bu bir toplatma kararı değil de bir infaz kararı mıydı?
Açık denizde alabora olmuş bir gemiden geriye kalan bir tahta parçasına sarılır gibi sarılmıştı şiire. Kendinden kaçıp şiire sarılan şairlerin dizelerini taşıyordu cebinde. Anmaların tek tanığı, ortağı, mutlulukla hüznü buluşturan, kavuşturan karanfil işlemeli bir elbise giymişti. Bahar ile kışı bir arada yaşıyor gibiydi. Başka sokaklara, başka mahallelere, başka kentlere gitmek, yasak bir dille konuşmak istiyordu.
Yalnızlığı biriktirdiği içindeki mağaradan birini yeryüzüne indirmiş, her şeyden uzak, şiire yakın yaşıyordu. Şiir, içine çektiği oksijendi. Küçüklüğünden beri şiire karşı yoğun bir ilgisi vardı. Küçük elini şiire doğru uzatmış, şiir de kendisine uzatılan o narin eli sımsıkı tutmuş, bir daha bırakmamıştı. Şiirden kaçtığı zaman da bile, şiir onun kapısını çalmaya devam etmişti. Ortaokulda şiir yarışmasına katılmayı bile düşünmüştü bir ara. Yazdığı şiiri beğenmediği için vazgeçmişti bu düşüncesinden hemen. Şiiri yazan (Şair) değil, okuyan olmayı tercih etmişti o. Yeni bir şair, yeni bir şiir kitabı, yeni şiirlerle tanışmaya aşıktı. Şimdi de yeni tanıştığı bir şairin bir şiir kitabı vardı elinde. Eski sevgilisinden geriye kalan tek şey.
“Gideni Susarak Gönder” ismini vermişti kitabına bu şair. Kim bilir, kimi susarak göndermişti de bu ismi vermişti kitabına. Ya giden? O da susarak mı gitmişti? Şaire şiir yazdıran, şairin dizelerinde gizlidir!
“Mezarına şiir okuduğun Kadın…” dizesini okuyunca durdu bir an. Tekrar tekrar okudu bu dizeyi. Bir mezara şiir okunur mu sorusu zihninde bir savaş başlattı. Daha önce hiçbir şiirde böyle bir dize okumamıştı. Duymamıştı da kimseden. Beş yıl önce bir trafik kazasında kaybettiği annesinin mezarına gidip, ona bir şiir okumamıştı hiç. Zihninde başlayan savaş üzerine düşünmeye koyuldu. Bir mezara şiir okumanın günah sayılıp sayılmayacağını sorup durdu kendine saatlerce. Annesinin mezarına gittiğinde anlamını bilmediği bir fatiha okumuştu sadece. Ve okuduğu bu fatiha’nın günah sayılıp sayılmayacağını da sorgulamamıştı ayrıca hiç. Küçükken şiir okuduğu dönemlerde annesi öğretmişti bu fatiha’yı ona. Şiiri sevdiği kadar sevmemişti ama. Şiiri okuduğu kadar da güzel okuyamıyordu zaten. Okuduğu, sevdiği en güzel şey şiirdi onun. Ama şimdi bir şair çıkmış, bir mezara şiir okumaktan söz ediyordu.
Murathan Mungan’ın “Şairin Romanı” adlı eserinde, Şairlerin gidip bir kuyuya yazdıkları şiirleri okuduklarını okumuştu daha önce. Bir kuyuya şiir okumakla, bir mezara şiir okumak aynı mıydı ki? Nasıl bir duygu olduğunu çok merak ediyordu. Günah sayılsa bile, gidip bir mezara şiir okumak istiyordu. Telefonundan en yakın mezarlığın nerede olduğuna baktı. Yeni tanıştığı bu şairin kitabını çantasına koyup çıktı evden. Çıkar çıkmaz geri dönmeyi düşünse de, zihninde başlayan savaşa yenik düşüp devam etti yoluna. Yol üzerinde gördüğü bir çeyiz dükkanına girip, bir yazma aldı. Okuyacağı bir şiir de olsa saçlarını örtmek istemişti. Saçını örtünce daha az günah sayılacağını düşünmüştü belki de. Ya da kendini kamufle etmek için başvurduğu bir yöntemdi bu. Bir savaşın içerisindeydi sonuçta; iyi bir taktik benimsemek, kendini gizlemek gayet doğal idi.
Başucuna bir zeytin ağacı dikilen bir mezara yavaşça yaklaşıp, “beni bağışlayın lütfen !” diyen utangaç gözlerle mezarın yanına çömeldi. Aldığı yazmayı başına bağlamayı da ihmal etmedi. Çok da beceremedi bunu ama. Daha önce hiç yazma bağlamamıştı. Nasıl göründüğünü de merak ediyordu. Bütün canlıların gözleri onun üzerindeymiş ve az sonra işleyeceği bu günaha tanıklık ediyorlarmış gibi etrafına bakıyordu korkak gözlerle. Şiir kitabını çantasından çıkarttı. Hızlıca bir şiir okuyup ayrıldı mezarlıktan.
“Mezarına şiir okuduğun Kadın…” dizelerini yazan şairin bir şiirini, bir mezara okumuştu. İlginçti! İçinde günah işlediğine dair bir his yoktu. Aksine, tarifini yapamadığı bir duygu yaşıyordu yüreğinin en derininde. Çocukken okuduğu o ilk şiirin tadı geliyordu bu duygudan. Gidip bir mezara şiir okuduğunu anlatsa arkadaşlarına “delisin kız sen…” diyeceklerini hayal edip, küçük bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Kimseye bahsetmeyecekti gerçekleştirdiği bu şiir ritüelinden. Kimselere görünmeden birkaç kez daha gidip bir mezara şiir okuyup dönmüştü duvarları şiire boyanmış evine.
“Dizelerimi çarpıyorum kalbimin en tenha yerlerine,
Sen sesimi alıp gidiyorsun fırtınalara…” diyen şairin dizelerini alıp bir mezara götüren Kadın’ın sesi hangi fırtınalar koparacaktı? Sesin göğsünde yalnızlık yaraları açan fırtınalara kim, nasıl merhem olacaktı? Sesinde, kalbinde, yalnızlığında açılan tüm yaralarına şiir taşıyordu bir gül dikeninin battığı elleriyle.
Günlerce çıkmadı evden. Yeni tanıştığı bu şairin tüm şiirlerini okuyarak geçirdi zamanını. Bu şairin de bir mezarı olduğunu, şairin şiirlerini araştırdığı esnada öğrenmişti. Üzülmüştü. Oysa bu şaire sormak istediği çok sorusu vardı. Kimi susarak gönderdiğini? Mezarına şiir okuduğu Kadın’ın kim olduğunu? Sormak, imzalı bir kitabını almak istiyordu.
“Soruların yanıtını bilseydim
Şiir yazmazdım.
Git sen de herkes kadar
Payını al güneşten.” dizelerini okumuştu Şair Şükrü Erbaş’tan. Kendi payını almak için şiir yoluna gitmeye karar verdi. Yeni tanıştığı bu şairin mezarına gidip ona da bir şiir okumak istiyordu. Bu şiir ritüel fikrinin sahibi olan şairin mezarına gidip ona bir şiir okumayı farz biliyordu kadın. Yalnız bu sefer okuyacağı şiirin bir şairin yazdığı değil, kendisinin yazacağı bir şiir olmasını istiyordu. Küçüklüğünden beri dilinin ucunda bağdaş kurmuş, yazılmayı bekleyen o şiirin yazılma vakti gelmişti artık. Bir şiir yarışması için değil, bir şairin mezarı başında ilk nefesini vermek için yazılacaktı bu şiir.
Biletini aldı. Yanına bir şiir alıp çıktı evden. Kimselere haber vermeden şairin mezarına giden bir yolcu oldu. Şairin mezarı ceylanların şehrinde idi. Ceylanların gözlerine, güzelliğine de şiirler yazmıştı bu şair. Sadece bir kadının mezarına değil, ceylanların gözlerine de şiir okumuştu. Kadın girdiği bu yola “Şiirin Yolu” adını vermişti. Bu şiir yolunun son durağı bir şairin mezarı olacaktı.
Şairin mezarı bulunduğu şehrin girişinde iki ceylan figürü karşılıyordu gelen konukları. Kadın bu ceylanlara şiir yazan, okuyan şairi şimdi daha iyi anlıyordu. Kim yazmazdı ki bu ceylanların gözlerine iki dize. Şairin mezarı bulunan mezarlığa geldi. Mezarlığa bakan görevliden şairin mezar yerinin tam olarak nerede olduğunu öğrenip, şairin mezarına giden patikaya girdi. Her mezarın bir mezar taşı vardı, ama her mezar taşına yazılmış bir dize yoktu. Şairin mezarı başına geldiğinde fark etmişti bunu.
“Bi dilogên helbestan
av didim
darên bihuştê!”* yazılmıştı mezar taşında şairin anadiliyle. Şairin anadilini bilmediğinden anlamamıştı ne yazıldığını. Daha sonra kendi diline çevirip öğrenecekti yazının anlamını. Yavaşça mezarın kenarına oturup, kutsal bir törene hazırlanırcasına yazdığı şiiri cebinden çıkarttı. Başka şairlerin yazdığı şiirleri taşımıştı cebinde hep. Ama şimdi cebinde taşıdığı şiiri kendisi yazmıştı. Şiir yazılı bir kağıdın özensiz katlanmasının şiirin canını acıtacağını düşündüğünden, özenle katlardı şiir yazılı kağıtları hep.
Küçüklüğünden beri yazılmayı bekleyen o şiir, bir şairin mezarı için yazılıp, onun mezarına okundu. O şiiri yazıp okuyan kadın, bu sefer başına bir yazma da bağlamadı. Şiirin özgür ve günahsız olduğunu biliyordu o da artık. Bir şairin mezarına gidip ona bir şiir okumak günah değil, sevap sayılırdı ancak.
“Mezarına şiir okuduğun kadın…” dizelerini yazan şairin mezarına şiir yazan kadının son dizesi;
“Mezarına şiir okuduğun şair… “olmuştu.
*”Şiir damlasıyla
suluyorum
cennetteki ağaçları”
Hasan KILIÇ
Yüksek Güvenlikli Hapishane
Ereğli/KONYA